Erol-Toy

EROL TOY’DA MATERYALİST TARİH ANLAYIŞI

Edebiyat

1938 Kara Harp Okulu Davası A. Kadir, Orhan Akkaya, Ömer Deniz, Şadi Alkılıç’ın Nâzım‘ın şiirlerini okudukları gerekçesiyle, “askeri isyana teşvik” savıyla açılmıştı. İhbarcı karşıt görüşlü Sürreya, Cemal, Ziya isimli öğrencilerdi. Her şey Ömer Deniz‘in Nâzım Hikmet‘i ziyaretiyle başlamıştı. Adil olmayan yargılama sonucu Nâzım Hikmet on beş yıl, Harp okulu öğrencileri de onun yarısı kadar cezalandırıldılar. Yargılananlar arasında Hikmet Kıvılcımlı, Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Haydar Korcan, Nuri Tahir Tipi, gedikli üstçavuş Kemal Tahir de vardı. Nâzım‘ın başına gelenler bu kadarla da kalmadı Donanma Davası ile cezası yirmi sekiz yıla çıkarıldı. Emekli Albay Fuat Uluç‘a kalsa Nâzım bir defa değil, defalarca asıl malıydı.

Askeri isyana teşvik savıyla yargılanan ikinci yazar ise Erol Toy‘dur. Toy’un 1982 yılında yayımlanan Aydınımız, İnsanımız, Devletimiz adını taşıyan kitabı Nâzım‘ın şiirleri gibi sakıncalı sayılıyor ve Toy askeri isyana teşvikle suçlanıyordu. Toy hakkında yazdığı kitaplar nedeniyle dört yüz otuz iki dava açıldı. Hakkında en çok dava açılan yazarlardan biridir Toy. Davaları açanlar tıpkı Çinli filozof, erol toy-imparator eğitimci ve yazar Konfiçyüs’ün “İnsanları kolay yönetmek istiyorsanız karınların doyurun, kafalarını boşaltın” dediği gibi insanları kolay yönetmek istiyorlardı. Toy aksini yapıyor, boşaltılan kafaları dolduruyordu.

Yazarın görevi Giordano Bruno gibi odun ateşinde yanmayı göze almaktır. Zaten yazar tekinsiz sokaklar da dolaşır. Nikolas Kopernik ya da Charles Darwin gibi diyeceğini demek için tozun dumanın yatışmasını beklemez. Külhanbeylik/kabadayılık ona buna sataşmak değil, güçlünün karşısında güçsüzden yana olmak, yalanın karşısında doğruyu savunmaktır. Yazar bunu yapmayacaksa anlamsızdır, işlevini yitirmiştir.

Yazınımızda değer aşınması kapitalizmin ortaya çıkışıyla başlar. Bu egemen düzen içinde; tarihsel ve toplumsallıktan uzaklaşılmış, düşünsel eylemlilikten kaçınılmıştır. Tarihsel ve toplumsal olandan kopuş, düşünsel eylemlilikten kaçış, egemen ideolojinin politikasıdır. Bütün bu olumsuzluklar yaşamı yaşanılmaz kılmış, bütün insansal değerleri dışlamıştır. Yaşamı ve insanı dışlayan bu anlayış, insanın evrenden ve evrensel birikimden yararlanamamasına, kültürel üstyapının çöküşünü hızlandırmıştır. Çağımız kapitalizmin en üst ve daha vahşi olan emperyalizm çağıdır.

Yazı bir eğlence aracı değildir. Boş zamanları değerlendirme aracı da değildir. Yazmak yaşamaktır ve tek amacı da yazarak, öğrenerek, öğreterek yaşamaktır. Neruda gibi “Yaşadığımı itiraf ediyorum” diyebilmektir önemli olan. Gerçeği dile getiren herkes toplumsal yaşamın bir ucundan tutmuş, ona katkıda bulunmuştur. Bir ekonomi yazarı ulusun ekonomisini düzeltmek için yazar, bir öykücü, ya da romancı ulusunun toplumsal yapısını düzeltmek, daha iyi, daha yaşanılır kılmak için yazar. Bir yazarın görevi de iyi yazmak ve aydınlatmaktır. Aydınlatmayan aydına aydın denir mi?

Toy, soy yazarlardandır.

BİLİNCİ BELİRLEYEN MADDİ İLİŞKİLERDİR

Marks, bilinçten söz ederken bu bilinci maddi ilişkilerin belirlediğini söylüyordu. Bilinci belirleyen varlığın kendisi ve içinde yaşanılan toplumun sosyo-ekonomisi, üretim araçları, üretim güçleri ve üretim ilişikleriydi. Toy’un kitaplarının altyapısını da bu ilişkiler belirler. Çocukluğu ve ilk gençliği ev hanımı olan annesi, aşçı olan babasının maddi ilişkileri içinde oluşmaya başlar. Beş yaşından itibaren ortaokulu bitirene kadar kendisi de babasının çalıştığı lokantada çalışır. Bu yapı üzerindeki ilk kırılma Halkevlerinde yazınla tanışmasıyla olur. Babanın lokantada kendisine yardım etme talebini geri çevirmesi, yeni kültürel ilişkilerin sonucudur. Babanın karşı çıkmasına karşın tek başına İzmir‘e gelir ve lise öğrenimini sürdürür. Bir süre ekmek fırınında, üzüm işletmesinde çalışır, sendikacılık, sigortacılık, bankacılık, Yazko Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Somut dergisi genel yayın yönetmenliği yapar. Somut dergisinin yöneticiliğini yaparken dergide yayımladığı işkence tutanağı nedeniyle on altı ay hapis cezasına çarptırılır. Toy’un bilincini oluşturan onun sosyo-ekonomik üretim ilişkiler içinde aşağıdan yukarıya tırmanırken edindiği toplumsal yapılaşmadır. Bu bilinç romanlarına, yazılarına yansır, toplumsal sorunları işler. Toy roman karakterleriyle gerçekçi bir tarih anlayışı çizer. Yazma eylemi bilincin dışavurumudur.

MADDECİ TARİH ANLAYIŞI

Erol Toy’un romanlarındaki tarih felsefesi Marks‘ın maddeci tarih anlayışına uygun biçimdedir. Toy tarih romanlarını tarihsel materyalizme ve diyalektiğe uygun biçimde yazar. Her romanının iletisi yapbozun parçaları gibi bir araya gelerek toplumsal yapının bütününü oluşturur. Marks‘a göre de “ideolojiler, fikirler ve kültür gibi ögeler ikincil bir düzey olan üstyapıya aittirler ve birincil düzey olan altyapı tarafından belirlenirler. Çok açıktır ‘maddeyi belirleyen düşünce değil düşünceyi belirleyen maddedir. Aydın ve Çağı’ndaki bir yazısında kendisini basit bir yazıcı olarak kabul eder. Kendisine toplumsal işbölümü içerisindeki yerinin neresi olduğu, kimliğinin bir anlamı olup olmadığı, gücünün, değerinin, toplumsal ağırlığının ne kadar olduğu gibi sorular yöneltir. Bu soruların yanıtın Toy’un romanları, denemeleri ve oyunlarında vermeye çalışır.

YAZICILAR VE AYDINLAR

Aydınımız, İnsanımız, Devletimiz‘de (Yaz Yayınları, 2000) Toy daha girişte çok önemli dört çıkarsama yapar. Toy‘a göre ‘Türkiye ekonomisi emperyalist aşamaya gelmiştir.’, ‘Amerika Birleşik erol toy Aydınımız, İnsanımız, Devletimiz Devletleri ve Sovyetler çöküş sürecini yaşamaktadır.’, ‘Türkiye’nin bölgedeki süper güçlerle hesaplaşması kaçınılmazdır.’, ‘Ekonomi-politik yapısını buna uygun düzenlemeye koşuludur.”

Kitap 1982‘de yayımlandığı sırada Sovyetler Birliği dağılmamıştı, Amerika bugünkü ekonomik bunalıma henüz düşmemişti. Toy Aydınımız, İnsanımız, Devletimiz‘de Sovyetlerin çöküşünü on yıl önceden, Amerika‘nın çöküşünü neredeyse kırk yıl önceden öngörmüştü. Türkiye ekonomisinin emperyalist aşamaya gelmesini, emperyalizmin Türkiye ekonomisini alt üst etmesi olarak kabul edebiliriz. Bugün de emperyalist aşamada olduğunu ileri sürmek olanaksız olduğu gibi doğrusu emperyalizmin baskısı altında olduğudur. Hiç kuşku yok ki dördüncü önermede olduğu gibi Türkiye ekonomi-politik yapısını sayılan diğer koşulların gerektirdiği gibi düzenlemeye koşuludur. Aksi takdirde üretmeyen, yalnızca dışa bağımlı pazar olmaktan kaçınamayacaktır.

Toy, aydına da benzeri görevler verir. Yazar ve yazıcı ayrımına değinirken de Sokrates‘i aydın, Platon‘u yazıcı bulur. Yine de hakkını teslim eder ve Platon‘u da ilki kadar değerli bulmasa da, değerli olanları aktardığı için aydın sayar. Platon‘dan beklenen kendisinin değer üretmesi değil, sözün kalıcısını seçip, geleceğe bırakabilmesidir. Platon için yargısını verirken “Ksenephon, Oripides, Platon ve Aristo olmasaydı bütün düşünce üretimi ve buna değgin olarak direnci unutulup gidecekti. Onu kalıcı kılan “Aydın’lığı değil ardıllarının yazıcılığıdır” yargısında bulunur. Aydın yazmazsa, yazıcının aydınları yazması bir görevdir. Hallac-ı Mansur da aydındır. Yazıcılar olmasa onun da söyledikleri buz üzerine yazılar gibi silinip gidecektir. Hayyam hem aydın hem yazıcıdır. Bielinski bir aydındır, Gançorov yazıcı. Sartre aydındır, Roger Martin du Gard yazıcı. Aydın olmak bir meslek değildir, yazıcılık ise meslektir. Toy aydın olmayı yaptığını en iyi yapmakla özdeşleştirmenin ötesinde aynı zamanda çağıyla hesaplaşmayı göze almakla özdeşleştirir. Aydın edilgen değil etkin olmakla yükümlüdür. Toy aydın’ın iktidarla çatışmasını da kaçınılmaz görür. Yine aydın‘ın görevi iktidar olmak değil iktidarın denetleyicisi olmaktır.

Toy aydın olma kavramını aydının kendine bırakmaz tarihe bırakır. Çerkes Ethem örneği üzerinden yapar bunu. Parti Pehlivan Ethem için şunları söyler: “Biz Yunanla vuruşmak için yola çıkmıştık. O gün Gediz’de ölseydi… Hadi Batı Cephesine katılmayı kendine yediremiyordu, ya çarpışarak, ya kendini vurarak ölseydi heykelleri dikilen ilk kahraman o olurdu. Bazı adamlar ölmenin yerini ve zamanını bilmeli.” Kahramanlıktan hainliğe geçiş arasında ince bir zar vardır. Çerkes Ethem, Kuşçubaşı Eşref gibiler zarın her iki yanında da olmuşlardır. Yine de tarih önyargısız olarak her aşamayı nesnel biçimde değerlendirir.

Öner Yağcı, Toy’un romanlarını (Erol Toy’a Merhaba, Cumhuriyet, 2.3.2019) “Arinna’nın Gölgesi’nde Hititleri; Obadan Ulusa, Ulustan Devlete, İlk Kırılma adlı üç ciltlik Bade Harap’ta Oğuz boylarının birleşerek Selçuklu İmparatorluğu’nu kurmasını anlattı. Azap Ortakları’nda Osmanlının Fetret Dönemi’nde halkın baskı ve zulme direnişini, Şeyh Bedrettin’in kardeşlik, eşitlik savaşımını işledi. Kuzgunlar ve Leşler’de Celali isyanlarını, bastırılışını, Anadolu Beyliklerini, din devleti-töre devleti hesaplaşmasını, Türkmen kıyımını gözler önüne serdi. Yitik Ülkü de Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişine kadar uzayan Tanzimat sürecini işlerken Gözbağı’nda Cumhuriyetin ilk yıllarından 1970’lerin ortalarına kadarki Türk işçi hareketini ve sosyalist hareketin gelişimini romanlaştırdı. Toprak Acıkınca’da Ege yoksul köylüsünün Kurtuluş Savaşı’ndaki mücadelesini, Acı Para’da bir Ege kasabasında kıraç topraklarını zorluklarla bağ durumuna getiren ailenin çektiklerini anlattı. Doruktaki Öfke’de orman yasasının orman köylülerini içine düşürdüğü zor durumu sergiledi. İmparator’da bir burjuvanın yaşamından yola çıkarak Türkiye’de burjuva sınıfının nasıl doğduğunu, devlet eliyle geliştirilip yönlendirici olduğunu romanlaştırdı. Kördüğüm’de 1950’lerden 1970’lere yaşadığımız toplumsal siyasal bunalımı, aydınların savaşımını, öğrenci hareketlerinin doğuşunu, Kilittaşı’nda 70-80’li yılların, Sır Küpü’nde 90’lı yılların siyasal çekişmelerini, Son Seçim’de ırgatlarla topraksız köylülerin ağa baskısına direnişini anlattı. Zor Oyunu’nda yurtsever subayların bakışıyla Atatürk’ün öldüğü günden 12 Eylül’e kadar ki döneme ışık tuttu. Hocaefendi’de, ‘sümüklü bir vaiz’in yaşamını Anadolu’ya bela kesilen din tüccarlığı ekseninde aktardı.” olarak değerlendirir.

GERÇEKLERİN, BİR GÜN ORTAYA ÇIKMAK GİBİ KÖTÜ BİR HUYU VARDIR

Marks tarihi tümden gelim olarak yorumlar. Tarih kendinden önce gelenlerin geride bırakarak geleceğe aktarıldıklarıdır. Bu sınıf çatışmaları olan tarihtir. Toy‘un romanları da kendinden önce gelenlerin geleceğe bıraktığı mirastan başka bir şey değildir.

Hegel de tin‘in tarihin içeriğini oluşturduğu görüşündedir. Bilinç önceden var olarak gelenlerin ve ilerlemenin kendisidir. Tarihteki her ilerleme ve bu ilerlemeyi sağlayan şey us‘u özgürleştirir, özgürlük bilincine varmayı olanaklı kılar. Tarih bizi özgürleştirir, önceyi değerlendirerek sonraya ilişkin çıkarsamalar yapmamızı sağlar. Bu anlamda tarih bir yineleme değildir, her benzerlik eskiden gelenin şimdi olanla geleceğe doğru aşkınlaşmasıdır. Marks “Louis Bonaparte’in 18. Brumaire‘i ‘nde Hegel‘e gönderme yaparak doğrular bunu: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur” der ve ekler “Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.” Trajedi asla komedi değildir, komedi de trajedi… Aydınımız, İnsanımız, Devletimiz trajedinin basiretsizlikle nasıl komediye dönüştüğünün kanıtı gibidir. Yazılanlara tahammül edemeyenler yeni, doğru bir tarih yapmak yerine, susturmaya, kitabı yasaklamaya çalışır.

Ne var ki gerçeklerin kötü bir huyu vardır: her nasıl olursa olsun bir biçimde açığa çıkarlar!

Halit Payza

Berfin Bahar Ekim 2020

Etiketler

Bir Yanıt Yazın