Yaşar Kemal

Edebiyat Kavramı Üzerine

Atilla Özkırımlı
Yaşar Kemal
Yaşar Kemal

Günümüzdeki kullanımıyla edebiyat kavramının Türkçe’de ki geçmişi çok eski değildir. Türetildiği Arapça edeb sözcüğü; eskilerce, ustalıklı söz söylemenin yollarını öğreten bir bilgi dalı sayılmaktaydı. Nitekim Tahir-ül Mevlevi (Tahir Olgun) bu anlamda ilm-i edeb’i şöyle açıklar: “Zerâfet, nezâket gibi haller söz ile gösterilebileceğinden söze müteallik malûmatın da edeb kelimesinin ihậtası dairesine girmesi tabii görüldü. Binânaleyh söz söyleyeni yanlışlıktan ve küçük düşmekten muhafaza edecek olan lügat, sarf, iştikak, nahiv, meâni, beyân, arûz, kafiye, inşa, şiir, muházarat ve imlâ fenlerine ulûm-i edebiyye ünvanı verildi.(Edebiyat Lügati)

Şinasi

Bu yaygın kullanılış, ilk kez Şinasi tarafından bilinçli olarak değiştirildi. Batı’da edindiği yeni edebiyat anlayışıyla ilm-i edebi,Fenn-i edeb bir marifettir ki insana hasletâmûz-ı edeb olduğu için edeb ve sâhibi edîb tesmiye edilmiştir” biçiminde ahlaki bir işlev yükleyerek tanımlayan Şinasi, gerek bu kavramın, gerekse türleri ya da anlatım yollarını bildiren şiir ve inşaâ, nazım ve nesir kavramlarının litterature kavramını karşılamadığını, bunun için yeni bir kavram gerektiğini biliyordu. Yukarıdaki tanımın, yeni kavramı türetirken edeb sözcüğüne dayanmayı gerektirmesi de bu açıdan doğaldı. Ama Şinasi‘nin edebiyat kavramı üzerinde ayrıntılı olarak düşünecek, edebiyatın ne olduğunu araştırıp açıklayacak vakti olmadı. Bir gazeteci olarak dil üzerinde durdu daha çok…

Namık Kemal

Edebiyat kavramı asıl ondan sonra, onu izleyenlerce yaygınlaştırıldı. Bu konuda öncülüğü yüklenen Namık Kemal, Şinasi‘nin düşüncesini geliştirerek edeb’ten türetilen edebiyat kavramını şöyle tanımladı: “Sözün ahvâl-i vicdaniyyeyi tahvil de olan te’sir-i beliğine mebni bir büyük faidesi dahi milletin hüsn-i terbiyetine hizmetidir ki hakikat-ı halde lafzen edebiyyatin mehaz-ı iştikâkı edeb ise manen edebin masdar-ı inti şarı edebiyyattır denilebilir.” (Lisan-i Osmani’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şâmildir, Tasvir-i Efkâr, sayı 416-417, 1866). İşte Namık Kemal‘in bu saptamasından sonra bir terim olarak yerleşti edebiyat sözcüğü…

Günümüzde edebiyat kavramı şu anlamlarda kullanılıyor: 1. Düşünce, duygu, olay ve imgeleri güzel ve etkili bir biçim de anlatan söz sanatı. 2. Bu sanatın ilkelerini, kurallarını ve bu yolda oluşturulmuş ürünleri inceleyen bilgi dalı. 3. Bir çağ da, bir dilde yaratılmış sözlü ya da yazılı, sanat değeri taşıyan yapıtların bütünü. 4. Herhangi bir bilim dalıyla ilgili yazı ve yapıtların tümü. (Türkçe’de bu anlamda genellikle İngilizce literatür sözcüğü kullanılmaktadır.) Ayrıca deyim olarak edebiyat yapmak, bir konuda gereksiz, boş, süslü söz söylemek anlamına gelir.

Yalnız hemen bu tanımların bir sanat olarak edebiyat kavramını nitelemeye yetmediği belirtilmelidir. Nitekim birinci tanım edebiyatın konusunu, kullandığı aracı ve bunun kullanılış biçimini vermektedir, ama sanat olarak edebiyatın ne olduğunu açıklamaya yetmez. Çünkü öze, edebiyatın işlevine ilişkin niteliksel bir belirleme yoktur tanımda. Bir çeşit söz ustalığı sayılmaktadır edebiyat. Tıpkı ilm-i edeb gibi. Örnekse, alalım tanımdaki “güzel ve etkili” sözlerini. Ne demektir güzel ve etkili biçimde anlatmak?.. Güzel ve etkilinin ölçüsü nedir? Ya da bu yolda koyduğumuz kurallar edebiyat yapıtlarından çıkarıldığına göre değişmez olabilir mi?.. Edebiyat da, öteki sanatlar gibi, tarihsel süreç boyunca gelişip değişen nitelikler taşımıyor mu?.. Üstelik güzel ve etkili sözlerinin yüklendiği anlam yalnız çağlara göre değil, değişik edebiyat anlayışlarına bağlı kişilere göre de değişmiyor mu?.. Kısacası, soruları çoğaltmadan sözü bağlarsak, varılacak sonuç şu: Edebiyatın biçim bakımından da kesin, değişmez bir tanımı yapılamaz

Nitekim edebiyatın ne olduğu üzerinde düşünenler, belli kuramlar öne sürenler kimi özellikleri, nitelikleri önemli sayıp tanımlarında bunlardan yola çıkmışlardır. Önemli saydıkları nitelikleri taşımayan bir yapıtı edebiyat ürünü olarak değersiz bulmuşlardır. Oysa aynı doğru, edebiyat yapıtı için başka niteliklerin varlığını gerekli sayan karşıt anlayış için de doğrudur. Üstelik değişik kuramları savunanlar, edebiyata genellikle işlevi açısından yaklaşmaktadırlar. Bu nedenle “Edebiyat nedir?” sorusu, temelde “Sanat nedir?” sorusu kapsamında ele alınmaktadır. Sonuç yine şudur: Edebiyatın işlev bakımından da kesin, değişmez bir tanımı yapılamamaktadır.

Doğrusu da budur. Yaratma eylemi, ne öz (içerik) ne de biçim bakımından sınırlandırılabilir çünkü. Öyleyse çok genel bir nitelemeyle, edebiyatın söze dayalı, sözü araç olarak kullanan sanatsal bir eylem olduğunu belirtmekle yetinmek gerekmektedir.

Edebiyatın başlangıcına ilişkin sorular da bizi, genelde sanatın başlangıcına götürmektedir. Sanatın doğuşuysa insanın yeryüzünde var oluşuna, ilkel insanın doğayla savaşımına dek uzanmaktadır. Doğayı dönüştürmeye yönelik yaratıcı bir çalışmadır burada söz konusu olan. Ama insan bununla yetinmez, doğada bulunmayan nesneler yapmaya başlar. Böylece araç yapımıyla karmaşıklaşan çalışma düzeni yeni bir bildirişme dizgesini de gerekli kılar ve dil ortaya çıkar.

İlk aşamada bu dil müzik ve dansta birliktedir. Başka bir deyişle ritmiktir, ezgisel bir vurgu taşır, el-kol hareketleriyle bütünlenir. İşte anlatım aracı dil olan edebiyatın başlangıcını da bu aşamada aramak gerekmektedir. İnsan, dili basit bir anlaşma aracı olarak kullanmakla yetinmemiş, bir başka yaratıcı eylemde, sanatsal üretimde de dile başvurmuştur. Öyleyse ilk çağlardan günümüze dille yaratılmış sözlü-yazılı bütün ürünleri edebiyat kavramıyla nitelemek gerekmektedir.

Bu nedenle edebiyatın tarihi, yazının bulunuşu temel alınarak sözlü ve yazılı biçiminde ikiye ayrılmaktadır. Yalnız bu ayrım, yazının bulunuşundan sonra edebiyatın tek bir çizgide geliştiğini düşündürtmek gibi bir sakıncayı da yanında getirir. Oysa burada, yalnızca edebiyatın gelişimindeki bir aşamayı saptamak söz konusudur. Yanılgı, sözlü kavramının yazının bulunuşundan önceki edebiyatla günümüzde de varlığını ve gelişimini sürdüren bir edebiyat türünü kapsamasından geliyor.

Edebiyatın asıl gelişimi yazıyla başlamış olsa da, yazılı edebiyatın başlangıçta sözlü edebiyata dayandığı gözden uzak tutulamaz. Başka deyişle yazı, ilk aşamada sözlü birikimin değerlendirilmesine yaramıştır. Üstelik yazılı edebiyat, uzun süre (çağlar boyu demek gerek) sözlü edebiyatla beslenmiş, sözlü edebiyattan kopamamıştır.

Ayrıca sanat bir gereksinimse kopamazdı da. Bu gereksinimin salt toplumların okur-yazar kesimleri için var olduğunu ileri sürmek nasıl yanlışsa, seçkinlerin tüketimine sunulan yazılı edebiyatın da tek edebiyat olduğunu savunmak o ölçüde yanlıştır. Yazılı edebiyat sınırlı bir topluluğa seslenebiliyordu ancak. Soylulara, yöneticilere, din adamlarına söz gelimi. Yazabilen sanatçı, toplumun alt kesimlerinden gelse de, ayrıcalıklı sınıfın üyesi oluyordu ister istemez. Onlar için yazmak zorundaydı çünkü. Oysa halk kavramıyla nitelenen toplumun alt kesimleri için yazma-okuma değil söyleme-dinleme ilişkisiydi edebiyatı biçimleyen. Bu nedenle, pratik olarak, sözlü edebiyat derebeylik döneminin sonuna kadar dinamik yapısını korudu

Ama toplumların uygarlık yolunda ilerlemeleri (teknik gelişim, matbaanın yaygınlaşması vb..), bu tarihsel süreç, sözlü edebiyatın zararına, yazılı edebiyatınsa yararınaydı kuşkusuz. Burjuvazinin ortaya çıkışı ve kentleşmeyle birlikte sözlü edebiyatın, büyük ölçüde geleneksel biçimler içinde dönenen gelişimi duracaktı doğallıkla. Durdu da. Toprağa bağlı üretim biçimi ve bu üretim biçiminin belirlediği ilişkiler sanayileşme sürecinde nitelik değiştirince, sanayileşmiş toplumlarda, özellikle Avrupa’da sözlü edebiyat hayattaki karşılığını yitirdi, hayat dışı kaldı. Bu hayat dışı kalış ise, sözlü edebiyatı araştırılması, incelenmesi gereken bir geçmiş nesnesi durumuna indirgedi. Folklorun XIX. yüzyılda yeni bir bilim olarak ortaya çıkışı da bu gelişimin sonucudur.

Oysa geri kalmış, sanayileşememiş toplumlarda yazılı edebiyatın yanında sözlü edebiyat da sürdü. Okuma-Yazma oranının yüzde ellinin altında bulunduğu toplumlarda doğal bir olguydu bu. Önce de belirttiğim gibi, sanat bir gereksinimse, okuyamayan insan alıcı olduğu sürece sözlü edebiyat yaşarlığını koruyacaktı. Üstelik yazılı edebiyat, özellikle dil alanında sözlü edebiyata başvurmak, ondan yararlanmak gereğini duyacaktı. Nitekim iki edebiyat arasındaki etkileşim yazılı edebiyatın yararına gelişti. Onun, tıkandığı kimi noktalarda kendini aşmasına yol açtı. (Şiirde sayısız örneği gösterilebilir bunun. Ama kanımca, Asturias ve Marquez‘le Yaşar Kemal‘in romanlarının bu açıdan incelenmesi ilginç sonuçlar getirebilir…)

Bağlarsak, edebiyat kavramına yüklenen anlam, toplumsal gelişme sürecinde, bu sürecin değişik aşamalarında farklılık taşır. Ayrıca edebiyat söze dayandığı için ideolojiden doğrudan etkilenir. Bu etkilenme, hem ideoloji oluşturma, hem de ideolojiyle biçimlenme gibi karmaşık bir ilişkinin ürünüdür. Dolayısıyla edebiyatı salt söz sanatı saymak, dilin kullanımıyla, biçimle sınırlamak yanıltıcıdır. Söz konusu olan edebiyat kavramının nelere işaret ettiğini bilmek, edebiyatın öteki sanat türleri arasındaki yerini belirlemektir. Atilla Özkırımlı (Gösteri, s. 8, Temmuz 1981)

Atilla Özkırımlı kimdir?

Atilla Özkırımlı, bir eleştirmen ve Türk edebiyatı üzerine yaptığı inceleme ve araştırmalarıyla tanınmış bir yazardır. Özkırımlı, 9 Mayıs 1942’de Konya’da doğdu. Ortaöğrenimini 1960’ta Maraş’ta tamamladı. Atilla Özkırımlı’nın ilk şiir ve öyküleri 1963-1964 yılları arasında Su ve Düzlem dergilerinde çıktı. Daha sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1968’de bitirdi. 1968-1969 yıllarında Altın Kitaplar Yayınevi’nde ve Meydan Laro-usse Ansiklopedisi’nde çalıştı. 1969-1972 arasında Ankara Hacettepe Üniversitesi Temel Bilgiler Yüksek Okulu Türkçe Bölümü’nde okutmanlık yaptı. Bir süre Cumhuriyet gazetesinde çalıştı. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde (bugünkü Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi) ve İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda edebiyat öğretmenliği yaptı. 1984’te Günümüzde Kitaplar dergisinin genel yayın danışmanlığını üstlendi.

Yazın yaşamına şiirle başladı. Daha sonra deneme ve öyküler yazdı. İlk çalışmaları 1963-1964 yıllarında Su ve yönetimine katıldığı Düzlem dergilerinde yayımlandı. Bir süre edebiyat yaşamından ayrı kaldı. 1967’den sonra Papürüs dergisinde yayımlamaya başladığı inceleme ve eleştiri yazılarıyla dikkati çekti. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazılarını sürdürdü. Mercimek Ahmed’in Kâbusnâme’sini günümüz diliyle baskıya hazırladı. Ayrıca Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ve Sabahattin Ali’nin bütün yapıtlarının toplu basımlarını düzenledi. Türk edebiyatını, destanlar döneminden bugüne, yazarları, yapıtları, terim ve kavramlarıyla tanıtan 4 ciltlik Türk Edebiyatı Ansiklopedisini yayımladı.

 1982 yılındaki Yükseköğretim Kurulu Yasası ile Devlet Konservatuarı’nın Mimar Sinan Üniversitesi’ne bağlanmasını protesto etme amacı ile görevinden istifa etti. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde Türkçe dersleri öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı.

Kitap değerlendirme yazılarındaki irdeleyici, çözümleyici, nesnel tutumu ile tanınmıştır. Edebiyatın güncel sorunlarıyla ilgili deneme ve eleştiri yazılarında, toplumsal gerçekçi sanatın ilkelerini savunmuştur. Türk edebiyat tarihinin kaynaklarına, edebiyatın toplumsal yapı ile olan bağlarına yönelik inceleme ve araştırmalar yapmıştır.

Yazılarını May, Yeni Dergi, Ulus, Gösteri, Türk Dili, Soyut, Birikim, Milliyet Sanat ve Cumhuriyet gibi çeşitli dergi ve gazetelerde sürdürdü. 1989 yılında bir süre televizyonda kitap tanıtım programları hazırlayıp sundu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ve Sabahattin Ali’nin eserlerinin eleştirel basımlarını hazırladı. Eleştirilerinin yanı sıra Türk edebiyat tarihine ilişkin incelemelerinde de sanatın toplumsal yapı ve ilişkilerini ele alma tavrını benimsedi.

Sennur Sezer, Atilla Özkırımlı hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Şimdi daha iyi kavrıyorum Erdek’teki karşılaşmamızdaki susuşlarını. Benim için yeniden gençliğimize döneceğimiz yaz günleriydi. Yenikapı’yı anımsayabilirdik. Tasarılarımızı anlatırdık. Yorgunluğunu önemsememiştim. Kuşağımız koşuşturmaktan, ekmek parası için tasarılardan yorulmaya başlamıştı. Bezginlik pek yakışmazdı ona. Ama o kapalı kutuydu sanki. Kırgın mıydı? Galiba. Yoksa yeni bir kitabı basıldığının ertesinde hiç ölür mü?”.

Atilla Özkırımlı’nın Anadile ilişkin görüşü şöyle: ‘‘Duygularını ve düşüncelerini başkalarına iletebilmenin, okuduğunu anlayıp anlatabilmenin yolu, anadilini doğru kullanabilmekten geçer. Anadilini doğru kullanabilmek için de anadile ilişkin kimi temel bilgilerin edinilmiş olması gerekir. Kuşkusuz, anadil bilincinin de…’’

KİTAPLARI

ARAŞTIRMA-İNCELEME: Kabusname (önsöz ve notlarla, Mercimek Ahmet’ten, 1973), Nedim (1974), Ahmet Haşim (1974), Tevk Fikret (1978), Sabahattin Ali (Filiz Ali Laslo ile, 1979, gen. yeni bas., 1986), Edebiyat İncelemeleri: Yazılar I (1983), AlevilikBektaşilik Edebiyatı (1985), Yazarları da Vururlar (Celal Üster ile, 1987), İlkokullar İçin Türkçe Konuşturan Sözlük (1989), Ortaokullar İçin Türkçe Konuşturan Sözlük (Selahattin Kaya ile, 1989), Tarihe Not Düşmek (1989), Toplumsal Bir Başkaldırının İdeolojisi: Alevilik-Bektaşilik (1990), Çağdaş Türk Edebiyatı (1991), Açıklamalı Edebiyat Terimleri Sözlüğü (1991), Türk Dili (T. Baraz, N. Karasar ile, 1992), Ömer Seyfettin – Seçilmiş Hikâyeler (İnceleme-derleme, 1992), Romanların Dünyasında (1994), Türk Dili Dil ve Anlatım (1994), Tarih İçinde Türk Edebiyatı (1995), Türk Edebiyatı Tarihi (2 cilt, 2004).

ANSİKLOPEDİ: Türk Edebiyatı Ansiklopedisi (5 cilt: 1982, eklerle 4. bas., 1987).

DENEME: Hayatımıza Sevgisizliğe ve Yalnızlığa Dairdir (1991), Sevgim Acıyor (1995).

ELEŞTİRİ: Öykülerle Romanlarda Yaşamak (1995).

BİYOGRAFİ: O Güzel İnsanlar: Edebiyatımızdan Portreler (1998).

SÖZLÜK: İlkokullar İçin Türkçe Konuşturan Sözlük (1989), Ortaokullar İçin Türkçe Konuşturan Sözlük (Selahattin Kaya ile, 1989), Açıklamalı Edebiyat Terimleri Sözlüğü (1991).

DERLEME: En Güzel Türk Hikâyeleri (3 cilt, 1999).

YAYIMA HAZIRLAMA: Mustafa Kemal Atatürk / Söylev (Yalınlaştırılmış özet metin, 1991), Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1969), İslâm ve Çalışma Miti (ed., Fred Halliday’den çeviri, çev., Umut Özkırımlı).

Etiketler

Bir Yanıt Yazın