Şinasi Şair Evlenmesi

Düzyazının Gelişimini Belirleyen İlk Tarihsel Olgular

Atilla Özkırımlı

İlk Türk gazetesi Takvim-i Vekayi 1831 yılında devlet eliyle çıkarılır. 1844‘te müverrih (tarihçi) Hayrullah Efendi’nin yazdığı, yayımlanmayan, teknikçe tiyatro bile denilemeyecek «Hikâye-i İbrahim Paşa be-İbrahim-i Gülşeni» adlı oyun görülür. Ama Batılı anlamda ilk tiyatro denemesi, 1860‘ta Tercümân-ı Ahvâl gazetesinde tefrika edilen Şinasi‘nin «Şair Evlenmesi» dir. İlk roman ise Yusuf Kâmil Paşa‘nın Fenelon‘dan çevirdiği Telemak‘tır.

Yukarıda sıraladığım birkaç örnekten de anlaşılacağı gibi, günümüz Türk edebiyatının kökleri pek de uzaklarda değildir. Bir nokta açıkça bilinmelidir: Türk romanı ve hikâyesi yüzyıllar boyu birikimini sağlamış bir düzyazı geleneğine sırtını da yayamamıştır. Gerçi Türk edebiyatı boyunca süregelen bir düz yazı vardır. Ama bu «Divan Edebiyâtı» denilen «Yüksek Zümre Edebiyatı» içinde gelişmiş, Arap-Fars etkisini en aşırı biçimde sürdüren divan nesridir. Üstelik bu düzyazının şuârâ ya da terceme-i hâl tezkireleri, tarihler, bir-iki seyâhâtnâme, fermânlar ve resmi yazılar dışında uygulama alanı pek yoktur. Halk edebiyatı ise sözlü geleneği içinde bir başka oluşumu sürdürmüştür. Bir halk hikâyesi vardır ama düzyazının dışında kuşaktan kuşağa, bellekten belleğe geçerek yaşamıştır ve el yazması olarak saptananlar bile sözlü anlatımdan kopup yazı dili özelliklerini geliştirmemişlerdir.

Sözün kısası, Türkçe‘de düzyazı XIX. yüzyılda kendini yenilemeye başlamış, yeni Türk edebiyatı bu uygarlık değişiminin üzerinde filizlenmiştir. Ama sözümüzün tam bu noktasında konuyu tarih alanına kaydırmak ve temel bir durumu belirlemek zorundayız.

-1-

Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı karşısındaki ekonomik güçsüzlüğü daha XVIII. yüzyıla gelmeden ortaya çıkmıştı. Batı‘da burjuvazi feodal düzeni yıkmış, coğrafi keşiflerle sağlanan ticaret yolları sonucu sermaye birikimini sağlamış, sanayi devrimini de gerçekleştirerek kapitalist sisteme geçmişti. Yeni kurulan uygarlığın kolları bir yandan Amerika‘ya, bir yandan Doğu Avrupa‘ya uzanıyordu. Bu gelişme XV. ve XVI. yüzyıllarda Osmanlı askeri gücü karşısında boyun eğiciydi ama, Batı sermaye birikimini ve ardından sanayi devrimini gerçekleştirirken, imparatorluk hep aynı düzeni ve uygarlığı sürdürüyor, ekonomide üretimi arttırıcı ve sermaye birikimini sağlayıcı değişikliklere gidilmediği için, bir bakıma, ilerleyen Batı karşısında gerilemiş oluyordu.

Yazımızın konusu Osmanlı toplumunun ekonomik ve sosyal düzeninin çözümlenmesi değildir. Okuyucu bu konuda son iki yılda yayımlanan ve soruna çeşitli açılardan yanaşmaya çalışan birkaç kitaba başvurabilir. Biz bu kısa saptamayı yaptıktan sonra XVII ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı toplumunun ekonomik ve sosyal yapısını, Batılılaşmanın gelişimini açıklayabilmek ve asıl konumuz olan düzyazıyı tarih içine oturtabilmek için, kısaca özetleyeceğiz.

Sözünü ettiğimiz yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu‘nun ekonomik görünümü ve bu görünüme bağlı gelişimi şöyledir:

a — Devletin gittikçe artan giderlerini karşılayan dış gelirler kurumuş, iç kaynaklar yetersizleşmişti. Bu nedenle birikmiş servetler bir iç talana uğrayacak ve imparatorluk kendi kendini sömürerek üretim ekonomisini engelleyecekti.

b – Bu duruma göre ticaret ve tefeci sermayesi imalât sanayiine akamayacak, bunun sonucu olarak da üretim güçleri gelişemeyecekti.

c — Bu tıkanma nedeniyle, üretim aracı sahibi olan yeni bir sermayedar sınıf ve üretim araçlarından kopmuş emeğini satan işçi, ayrıca bankalar, sermaye piyasası gibi Batı’da görülen kurumlar ortaya çıkamıyordu.

d – Artan giderleri karşılayabilmek için, temel üretim aracı olarak kalan toprağa dayanan kurumlarda çözülmeler başlıyor, XVII. yüzyıl sonunda tımar sistemi yıkılıyordu. Tımarlar küçük üniteler halinde has‘lara çevrilerek satılıyor, bu, ekonomik ve politik güçte bölünmelere neden oluyordu. Böylece vergi aracısı mültezimlerin sayısı artıyor, köylüler bir tek tımarlı sipahi yerine birçok mültezimle karşılaşıyordu. Mültezimlik servet edinmenin kolay ve kârlı bir yolu oluyordu.

e — Vakıflara çevrilen servetler devletin gelirlerini azaltıyordu.

f İmalât sanayiinin gelişmemesi ve paranın sürekli olarak ayarı düşürülüp piyasaya sürülmesi sonucu yaratılan enflasyon nedeniyle lonca sistemi, kendini korumak için tutucu oluyor ve esnaf yeniçeri ocağına kaydoluyordu. Böylece yeniçerilerin sayısı artıyor, ama bu onun askeri gücünü düşürücü bir etken oluyordu.

g — Para halindeki sermaye, gelişme olanakları sınırlanmış manifaktür yerine toprak satın almaya yöneliyor, bu toprak mülkiyeti eyaletlerde âyan ve derebeylerin belirmesine neden oluyordu. Borçlanan köylülerin topraklarının ya da has’ların malikâne olarak satışı ile güçlenen âyan ve eşraf takımı gittikçe büyüyerek ekonomik, politik ve askeri gücün bölünme sini gerektirecekti.

İşte imparatorluk XVIII. yüzyılın sonuna kadar tamamlanan böyle bir yıkımın içine girmişti. Bu durumda, hem yeni hammadde kaynakları, hem de sanayi ürünleri için pazar ara yan Batı‘nın etkisi altına girmemesi olanaksızdı. XIX. yüzyıla kadar ekonomik-sosyal yapısının iç çelişkileri ve daha çok iç etkenler yüzünden çözülmeye başlayan imparatorluk bir değişim süreci içine girdi. Ne var ki bunu belirleyen artık dış etkenlerdi.

Bunun en somut örneği 1838’de İngilizlerle imzalanan ticaret anlaşmasıdır. Aslında II. Mahmut‘un amacı Rusya‘ya ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘ya karşı askeri yardım sağlamaktır. Ama Türk ordusunun İngiliz subayları eline verilmesi söz konusu olunca II. Mahmut buna yanaşmaz. Ardından kendisini destekleyen İngiltere‘ye bir lütuf (!) olmak üzere bu anlaşma yapılır. Böylece imparatorluk bir açık pazar niteliğine kolayca itilir. Çok geçmeden 1839‘da Reşit Paşa tarafından Gülhâne Hatt-i Hümayunu denilen ve Tanzimat reformlarının taslağı olan ünlü ferman ilân edilir. Bu fermanla yerine getirilmek istenen amaç «Batı kapitalizmi yararına kurulan bu açık pazar düzeninin gerekli kıldığı idari, mali vb. reformları» (Doğan Avcıoğlu) yaparak yabancı sermayenin güvenliğini ve aracı azınlıkların can ve mal emniyetini garanti altına almak, iç gümrükleri kaldırmak, özel mülkiyet hukukunu yerleştirmektir.  Atatürk bu gerçeği şu biçimde dile getirir: «Gayr-i müslim unsurları memnun etmek zaruretinden, bunların memnuniyetini iltizam eden Avrupa’nın ve garbin karşısında bir şey yapmak lâzım geldi. Gülhane Hatt-i Hümayunu meydana çıktı

Bütün bunlar İngiltere‘nin zorlamasıyla olur. Çünkü Rusya’nın, XIX. yüzyılda uyguladığı himaye ve endüstrileşme siyaseti sonucu dış ticarete karşı gümrük duvarlarını çekmesi İngiliz sanayiine büyük darbe olmuştur. Nitekim İngilizler ve Fransızlar birleşerek, bir zamanlar Türklere karşı destekledikleri Rusları tepelemek için imparatorluğa başvururlar. Kırım Savaşı bu koşullarda başlar ve Paris Konferansı‘na kadar gider.

Bu arada istikrazlar dönemi başlamıştır. Dış borçlar ar tar. 1875‘te imparatorluk bir hasta adamdır artık. Rusların kışkırtmasıyla dış borçların faizlerinin ödenmesi bir süre ertelenir. Bunun üzerine Batı telaşlanır, bu sorunun çözülmesi için Ruslarla işbirliği yapılır. İstanbul Konferansı‘nın aldığı kararları Osmanlılar reddedince Rusya savaş ilan eder ve Yeşilköy‘e kadar gelir. Berlin Antlaşması yapılır, bir iki yıl sonra da «Muharrem Kararnamesi» ile Düyûn-i Umumiye kurulur. İmparatorluk doğrulma şansını yitirmiştir artık.

2

Batılılaşma hareketleri  yukarıda çizdiğimiz tablonun koşulları içinde yapılmıştır. Daha Tanzimat Fermanı ilan edilme den yenileşme hareketleri olmuştu. Batı‘nın gelişmesinin ger çek yönünü anlayamayan yöneticiler artan yenilgilerin nedeni yeniçeri ocağının yetersizliğinde aramışlar, Batı‘dan örnek alınarak yeni bir ordu kurmak yoluna gitmişlerdi. Ayrıca XVIII. yüzyılda önemli sayılabilecek bir iki olay geçmiştir: 1721‘de Paris’e elçi olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi‘nin Sefaretname‘si, Evliya Çelebi’nin Seyahatname‘sinden sonra Avrupa‘dan söz eden ilk önemli kitaptır. Nitekim bu temastan sonra Batı özentisi küçük değişiklikler başlar. Ama XVIII. yüzyılın en önemli olayı «Yirmisekiz Çelebi‘nin oğlu Sait Mehmet Efendi‘nin İbrahim Müteferrika ile açtıkları matbaadır.» (Ahmet Hamdi Tanpınar). 1734‘te ise Üsküdar‘da Kont de Bonneval adlı bir yabancının etkisiyle «Hendesehậne» açılır.

Bunları kısaca saptadıktan sonra asıl konumuz olan edebiyata, daha doğrusu düzyazının gelişimine dönebiliriz.

  • 3

Türk düzyazısında ilk değişmeler gazeteler aracılığıyla başlar. Daha önce, 1831‘de Takvim-i Vekayi adlı yarı-resmi gazetenin çıkarıldığını söylemiştik. Gerçi Takvim-i Vekayi‘nin dilin de bir yalınlık görülmez, Müverrih Esat Efendi’nin yazdığı «Mukaddime»de tarih üslûbu egemendir. Ama gazetenin fonksiyonu gereği bu dilde ister istemez bir çözülme olacaktır. Ayrıca Takvim-i Vekayi‘de yazanlar medrese kültürüyle yetişmişlerdir ve gazete devletin olduğu için padişahla ilgili haberler, resmi kararnameler, «tevcihat» denilen devlet memurlarının atanmalarını ve yükselmelerini gösterir listeler sayfaları doldurmaktadır. Bunların dışında bir iki yangın haberi ve Avrupa devletleri ile politik ilişkilerden söz eden üç beş satıra rastlanır o kadar. Zaten Takvim-i Vekayi ilk yıllarda haftada bir çıkmaktadır.

Asıl önemli değişiklik Tanzimat Fermanı‘ndan bir yıl sonra çıkan (1840) Ceride-i Havadis‘tir. Burada bir nokta önemlidir ve ilgi çekicidir: Gazetenin sahibi İngiliz uyruklu Vilyam Çörçil adında biridir. Aslında Türkiye‘de ilk gazete daha Takvim‘den 32 yıl önce yabancılar tarafından kendi dillerinde çıkarılmıştır ama, bu küçük bir azınlık çevresi içinde kalmıştır. Oysa Ceride-i Havadis‘in yazı kurulu Türklerden kurulmuştur. Yukarda çizdiğimiz ekonomik tablo gözönünde tutulursa kültür emperyalizminin ne yolla ve nasıl girdiği kolayca anlaşılır. Bati edebiyatının ilk örnekleri de bu gazetede görülür: Bilim, ahlak, edebiyat üzerine makaleler, oyun özetleri, basit hikâyeler biçiminde kısaltılmış romanlar, Avrupa gazetelerinden alınmış haberler vb. Ayrıca 1838 Serbest Ticaret Anlaşması’ndan sonra alıp yürüyen liberalizm övgüsünün şampiyonluğunu bu gazete yapmaktadır.

Bu arada Batı kültürüyle beslenmiş, dil bilen bir kadro yavaş yavaş oluşmaktadır. 1820 ile 1830 arasında doğmuş olan kişilerin oluşturduğu bu kadro içinde Şinasi de vardır. Şunu da eklemeli: 1832‘de gençlere dil öğretmek için kurulan Tercüme Odası 1839‘dan sonra gelişmiş, bir okul görünümünü almıştır.

Ama düşünce hareketi hep Batı paralelinde gelişir. Yazılıp çizilenler 1789 Fransız Devrimi‘nin yaydığı ilkelerden öte yeni bir düşünce getirmezler. Denebilir ki, Osmanlı aydınları çağdaş oldukları Batı‘yı yüz yıl geriden izlemektedirler. Aslında bunlar da bir yeniliktir ve ilk kez insan kavramı belirmeye başlamıştır. Ne var ki, bu insan Batı burjuvazisinin yaratmaya çalıştığı, değişen ekonomik koşullar sonucu liberal ve kuşkucu bir ahlaka yönelmiş insandır. Sonra idari alanda reformdan söz edilirken, ekonomi nedense kimsenin aklından geçmez. Ya da Batı‘nın vergileme sistemi, ekonomik önlemleri söz konusu edilir yalnız. Tıpkı bir zamanlar padişahın ve yönetici kadroların Batı karşısındaki gerilemeyi yeniçerilerin güçsüz düşmelerine bağlayıp askeri alanda reform yapmaya gidişleri gibi, bu dönemdeki aydınlar da Batı’nın gelişmesini, Fransız devrimini yaratan koşullardan çok, bu devrimin getirdiği yönetim değişikliğinde aramışlar. Osmanlı toplumunun gelişmesinin soyut özgürlükler ve haklarla sağlanacağını sanmışlardır.

Batı kültürüyle oluşmuş bir kadronun yetişmekte olduğunu söylemiştim. Bu kadro 1850‘den sonra sahnede görünür. Adları Cevdet Paşa (1822), Ahmet Vefik Paşa (1823), Ziya Paşa (1825), Şinasi (1826) ve Münif Paşa‘dır (1828). Türk düzyazısının ilk atılımı için de 1860 yılını beklemek gerekmektedir. Gerçekten 1861‘de çıkan ve «mukaddime»sini Şinasi‘nin yazdığı Tercümân-ı Ahvâl gazetesi ile 1862‘de çıkan Tasvir-i Efkâr Türk edebiyatında düzyazının ilk bilinçli aşamalarıdır. Tercümân-ı Ahvâl‘in «mukaddime»sinde Şinasi, daha ilk satırlarda bir dil sorununu ortaya atıyor ve halkın anlayacağı bir dille yazmanın gereğinden söz ediyordu. Burada bir noktayı açıklamak gerekmektedir: «Edebiyat tarihimize dikkatli bir bakış onun daima bir dil meselesi, mihverinde kaldığını görmekte gecikmez». (A. H. Tanpınar) Gerçekten Türkler Müslümanlığı kabullenip bir başka uygarlığın boyunduruğuna girdikten sonra (ekonomik düzeyde bu göçebe bir toplumun, yerleşik düzendeki bir başka toplumun boyunduruğuna girmesi demekti), Türk edebiyatı İslami bir özle yuğrularak gelişmiş, dile ise zorunlu olarak Arapça ve Farsça sözcükler doluşmuştu. XIII, XIV, XV. yüzyıllarda görülen Türkçe söyleyişler ise ya kişisel bir iki örnekten öte gitmemiş ya da mistik bir düşünceyi halka aşılamak amacını gütmüştü.

Tanzimat‘ta benzer olay bir başka biçimde tekrarlanır. Batı‘da güçlenen burjuvazinin yönetimi ele geçirebilmek amacıyla krallığa ve derebeyliğe karşı yürüttüğü halkın egemenliği ilkesi Şinasi ve çağdaşlarınca benimsenir. Bu ilke gazete aracılığı ile halka iletilmek istendiğinden ve gazete, fonksiyonu gereği, yığınlarla karşı karşıya olduğundan, anlaşılır bir dille yazma zorunluğu sonucu Şinasi‘nin öne sürdüğü dilde yalınlaşma sorunu ortaya çıkar. Bu ilk planda gerçek bir ayıklama değildir, hattâ tersine Batı‘dan alınan kavramlar türetilen Arapça sözcüklerle karşılanır. Ama çok önemli bir değişiklik, kısa, süssüz, seci’siz bir cümle yapısı gerçekleştirilir. Şinasi ve arkadaşları belki gerçekten iyi niyetlidirler, ama gerçek Batı‘yı tanımamakta ya da kendilerine gösterildiği kadarıyla tanımaktadırlar. Teşhisleri, kurmaya çalıştıkları dil ve düzyazıyla anlatmak istedikleri yanlıştır, ama şurası da gerçektir: Türk edebiyatını temelinden başlayan bir değişikliğin kıyısına getirmişler, ona sağlıklı bir ufuk açmışlardır.

Şinasi’nin asıl eylemi Tasvir-i Efkâr‘da görülür. Onun kalemiyle yeni düzyazının örnekleri sergilenir. «Şair Evlenmesi» ise yalın dilin ilk baş eseridir.

Roman ve hikâye oldukça geç görünür. Telemak 1856‘da çevrilir, ama el yazmasıdır. İlk baskısı 1862’de yapılır. Kitap büyük ilgi görür, okullarda örnek kitap olarak okutulur. Nedeni açıktır bunun: Telemak tam anlamıyla bir roman değildir. Fenelon’un amacı akıl hocası olduğu veliahde birtakım düşünceleri aşılamaktır. Bir devlet adamı olan Yusuf Kâmil Paşa kitabin bu öğretici yanı üzerinde daha çok durmuş, üstelik kitabı ağır bir dille çevirmiştir. Konu Homeros‘un İlyada‘sından alınmıştır, ama yöneticilik, ahlak gibi konular üzerine savrulmuş «hikmet»lerdir okuyucuya ulaştırılmak istenen. Sonra sırasıyla Sefiller (özetlenerek, 1862), Hikâye-i Robenson (1864), Atala (1869), Pol ve Virjini (1870) görülür. İlk yerli hikâye ve roman için ise Ahmet Midhat‘ı beklemek gerekecektir.

Burada bir soru çıkıyor karşımıza: Tarihsel gelişim Türk toplumunu ekonomik bağımlılığa ve giderek bir yarı-sömürge durumuna getirirken, nasıl olmuştur da edebiyat Batı‘ya öykünülse de sağlıklı bir gelişimi sürdürmüş ve bir üstyapı kurumu olarak ileriye doğru açılabilmiştir? İşte asıl amacımız bu nasıl sorusunun cevabını araştırmak olacak. (Papirüs, sayı 40, 1969)

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir