Dünyanın En Asil Mesleği Hamallık Üzerine

Yaşam

Bu yükle öleceksin, dedim hamala,
Ölüm kolay, sen umuttan haber ver, dedi.
Umut varsa, dünyayı vur sırtıma…
İlhan Berk
50 yıl geriye sarmak istiyorum filmi. 1965-1972 yılları İstanbul’da geçirdiğim çocukluk yıllarım. Kalabalık bir aileyiz. Fatih’te oturuyoruz. Tamamımız babamın eline bakıyoruz. Okullardayız. Lüksün, konforun olmadığı, kıt kanaat, ama güzel yıllar. Büyük marketler, şarküteriler yok. Herkes haftalık sebze meyvesini semt pazarından alıyor. Yağını, balını, peynirini, bulgurunu memleketinden getirtiyor. Bizim de ünlü çarşamba pazarından alışverişimizi o 7 yıl tek başına babam yapıyor. Para onda, evin de reisi. Yaz kış çarşambaları işinden 2 saat evvel çıkıyor alışveriş için. Fileler dolunca bir hamalı çağırıyor. Adam soruyor:
-Ağabey ev nerede?
-Balipaşa’yı az geçince.
-Epey varmış ama neyse.
(Şimdinin taksi şoförlerinin kısa mesafeye gitmek istememesinin tam tersi, adam az mesafeli yere gitmeyi sanırım tercih ediyor. Yeni müşteriye çabucak dönmek için)
Neyse pazarlık yapılıyor hemen. Elindekileri tek tek koyuyor adamın sırtındaki küfeye. Az biraz da son alışverişler için dolandırıyor yanında.

Hamal
Hamal

Sepeti hıncahınç dolduruyor. Onun yarısı ağırlığındaki iki filesiyle birlikte evin yolunu tutuyorlar. Hamal soruyor babama yeniden:
-Sırtıma 25 kiloyu koydun. Sende de en az 10 kilo.
-Kaç kişisiniz yahu siz evde?
-Başkası 5-6 kilo oldu mu “tamam gidelim” der. Adam epey bir dökülüyor. Babam sadece tebessüm ediyor. Soruyor gene bu:
-Hani nerde ev? Balipaşa’yı geçtik.
-Az daha gitcez.
-Olmadı. Buraya kadar pazarlık ettik.
-Yahu az kaldı, sabret.
-Eee abi, Vatan Caddesi’ne geldik neredeyse.
-Hah tamam. Ev de zaten oranın bir üst sokağı.
(Vatan Caddesi bilindiği gibi Fatih’in en alt sınırı)
-Kabul etmiyorum. Balipaşa’ya kadar niye pazarlık yaptın?
-Evin sokağını söylesem gelmezdin. Merak etme.
-Paranın üstüne biraz daha koyarım. Rahat ol, deyince adam sesini kesiyor. Neyse apartmanın 5 katını kan ter içinde çıkıyorlar. Hamal boşaltıyor küfeyi. Parasını alıp gitmek için müsaade istiyor. Babam onu tam o an kurulmuş sofraya buyur ediyor. Utangaç adam daveti geri çevirince eşikteki son merdivene bir minder atılıyor, önüne de kocaman tepsi içinde dumanı üstünde sıcak ev yemekleri konuyor. Adam bir yandan mendiliyle terini siliyor. Diğer yandan kaşığını afiyetle sallıyor yemeklere. Çocuğu olup olmadığı soruluyor. O gün için uygun olan giysi, ayakkabı, oyuncak ve birkaç kitabı alan hamalın parası ödeniyor, teşekkür edilerek yola vuruluyor.
Bu enstantaneler 7 yıl boyu, 52 hafta hiç değişmeden sürüp gidiyor, belleğime de hoş kareler olarak nakşediyor. Ailemin sevecenliği, sıcaklığı o dönem İstanbul’da yaşayan tüm ailelerde vardı. Komşuluk, mahallelilik, insanlık hukukunu bilen herkeste vardı. Teknolojik enstrümanların, 4000 liralık laptopun, 6000 liralık akıllı telefonun, led televizyonların, 100 -150.000 liralık arabaların bizi çepeçevre kuşatmadığı, teslim almadığı, birbirimizden haberdar olduğumuz, hemdert olduğumuz, yoksul ama mutlu yıllar… Servet Zülfikar

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir