Keçi

Döl Tutmak

Yaşam

Doğa Ana’nın özgür çocuklarıdır yörükler. Dağların her düzü onların evidir. “Şurası eyice” dediler mi kara çadırlarını oraya kuruverriler. Şehirliler gibi açgözlü de değildirler. Çadıra her uğrayanı doyururlar, buyrun diyerek konuk severliklerini gösterirler.

Her şeyin doğaya ait olduğunu bildiklerinden her yerden hem yer, hem de yedirirler. Bazı köylüler onlar için, “Evine eriği, damına yörüğü sokma” deseler de Yunus gibi, yaradılanı severler yaradandan ötürü. Dikbaşlı, onurludur ama sevmeyi,  sevişmeyi, bölüşmeyi de bilirler. Özcesi, Evrenin dengesini bozmadan yaşamayı bilir Yörükler.

Yörük çocukları da doğanın kucağında, özgür dağların ocağında büyüdükleri için doğada olan her şeyin farkındadır. Kuşların sevişmesi, koçların döğüşmesinin ne anlama geldiğini bilirler.  Eşekler, köpekler, keçiler, koyunlar çiftleşirken, ayıp diye sağa sola bakmazlar. Doğa yasalarının bilincindedirler. Adları da çocuk  çok olduysa Yeter, olup da öldüyse Satılmış’tır.

Dedik ya dağların, Yörüklerin kendilerine uygun, doğa yasalarına ters düşmeyen gelenek, görenekleri vardır. Doğadaki bir bitki susuz kalırsa hemen tohuma döner. Neslim yok olmasın diye.  Döl tutma da bunlardan biridir. Her ekonomik sistem kendi kültürünü de yaratır.

Geçmişte uygulanan geleneklerin çoğu yaşanılan ekonomik sistemin ürünüydü. Bu gelenekler aynı zamanda yörük ve köy toplumunun birlik, beraberliğinin çimentosu görevini görüyordu. Küçükbaş hayvancılığın yarattığı saya gezme geleneği de bunlardan biriydir.

Tüm köy halkı zenginiyle, yoksuluyla saya şenliğine katılırdı. Yaz ortalarında koçlar sürüden ayrılarak özel bir bakıma alınır, ekim sonu sürülerde güz seçimi yapıldıktan sonra koç sağmala katılırdı. Sürü sahibi, sürünün içindeki en gösterişli, boynuzlu erkek kuzuları koç olarak ayırır, diğerlerini kısırlaştırırdı. Koç katımının yüzüncü gününde döl tuttuğuna inanılırdı.

Şubat ayının ortalarına denk gelen bu günlerde sürü kışı köyde geçirdiyse kış ağılına çıkılır. Bu kış ağıllarına da döl adı verilirdi. Çok kar yağmadığı yıllarda sürünün kış ağılında kalması yeğlenir. Buralarda sürünün bakımı, beslenmesi daha kolay olurdu.

Genellikle suya yakın, dağların güney eteklerine yapılırdı kış ağılları. Yarım ay biçimi geniş bir girişi olur, girişin bir yanına çobanın barınması için çobansalık yapılırdı.

Kuzular ilk doğduklarında soğuktan korumak için pin adı verilen kuyulara konur, biraz serpilince ağılın içine yapılan kuzuluğa alınırlardı. Dikkat edilmezse pin tehlikeli olabilir, kuzular sıcaktan, havasızlıktan boğulabilr.

Şubat ortalarına gelince köyün delikanlıları saya gezme için hazırlıklara başlarlar. Bu köy seyirlik oyununa bazı yerlerde tekecik oyunu adını verirlerdi. Saya gezme günü delikanlılardan ikisi deve kılığına girer, elleri, yüzleri çıra isiyle boyanır, üzerlerine eski çullar örtülür, delikanlının biri deveci kılığına girer, onun da eli, yüzü kapkaradır.

Kocaman uzun bir deynek taşır. Diğer delikanlılar süslenmiş, üzerine heybe atılmış eşeğin peşinden yürürlerdi. Önde yürüyen deveci uzun deyneği ile vardığı bütün kapıları çalar, saya manileri söyleyerek hakkını ister. Zengin, yoksul evde ne bulunursa vermemezlik etmezdi. Kapısı çalınmayan olursa kırılır, gücenirdi. Toplanan şeyler eşeğin sırtındaki heybeye doldurulurdu.

Sayacılar akşam bir odada toplanır un, bulgur, pekmez, kak ne toplanmışsa bir araya getirir ferfene ederlerdi. Böyle değişik ve zengin kurulmuş sofraya ferfene sofrası derlerdi. Un ile peşmaniye çekerler, bulgur gibi hemen yenmeyecek şeyleri köyün bakkalına satarak bisküvi, lokum, fıstık gibi şeyler alırlardı.

Sabahtan akşama yapılan bu ritüeller dölün bereketli olması için yapılan bir dua gibidir.Sayadan kısa bir süre sonra döl tutar, erken alınan koyunlar doğurmaya başlar, köylüler bereketli bir döl umarlar.” (Zeki Oğuz)

Bizi biz eden gelenek ve göreneklerimizden de koptuk bir bir. Sanayi toplumu dediğimiz, doyumsuz kapitalizm bizi nerelere götürecek kim bilir. Yeni buluşların yaydığı dalgalar yüzünden arılar kovanlarını bulamaz oldu. Biliçsiz kullanılan ilaçlarla zehirlenip öldüğünden bitkilerde tozlaşma olmuyor.

 Döl de tutmuyor artık. İnsanlar egemen güçler tarafından planlı olarak yedirildiği gıdalarla kısırlaştırıyorlar. Doğada var olan döl tutma, üreme, üretme dengelerini bozduğumuz an dünyamız yaşanmaz hale gelecek.

Kazım Mirşan, Oğuzların Uzaydan gelenler olduğunu inanır ve söylerdi. Uzaydan, yıldızlardan geldiğini söyleyen pek çok kabile var dünyada. Ben de insanın ürettiği teknolojinin, dinamitin, atom bombası gibi pek çok buluşun doğa dengelerini bozarak, bir gün dünyamızın yaşanamaz hale geleceğini inanıyorum. Doğa dengelerini bozarak, açgözlü yaşamaya devam ederken bir gün gömütümüzü kazacağız….

Etem Oruç

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir