dokumcu

Dökümcü Yusuf

Celal Ulusoy Öykü

Gürül gürül yanan ve ağzından alevler saçan ocağın etrafında yoğun bir hareketlilik vardı. Herkes büyük bir ciddiyet ve dikkatle işini yapıyordu. Geleni gideni görecek halleri yoktu. Potada eriyen maden, iki kişi tarafından teskereye benzeyen metal kaplarla taşınarak, kapalı alandaki önceden hazırlanmış kalıplara dökülüyordu. Dışardaki Ağustos sıcağı yetmiyormuş gibi, bir de kupol ocağının yaydığı sıcaklık cehenneme çevirmişti ortalığı.

Madeni, elleri yüzleri kapkara olmuş iki ekip taşıyor, biri gidip biri geliyordu. Hasan da pota başında, taşıyıcıların boşalan kaplarını dolduruyordu durmadan. Kan ter içinde adeta ateşle oynuyorlardı. Buna rağmen yüzlerinde ne bir bıkkınlık, ne de yorgunluk izi görünüyordu. Kimisi atletli, kimisinin üstü çıplak, kimisi de gömlekle tam bir disiplin içinde ve destansı bir şiir güzelliğinde aralıksız çalışıyorlardı; yuvalarına erzak taşıyan küçük bir karınca kolonisi gibi… Bu güzelliği bozamazdım. Bir süre, belli etmeden seyrettim onları.

Sanayi sitesinin her noktasında bir telaş ve heyecan vardı. Bir yanda tamirciler; kaportacısı, frencisi, lastikçisi, motorcusu… Bir yanda marangozu, mobilyacısı… Öte yanda bakırcısı, demircisi, tornacısı… Emeğini alın terine, alın terini ustalığın inceliklerine aktarabilmenin kavgasını veriyorlardı. Çekicin, motorun, hızarın, ateşin, yoldan geçen motosikletin, at arabasının, insanın ve de olmazsa olmazlardan simitçinin sesi bir senfoni oluşturuyordu her gün.

Bir ara içeri giren çocukların gecikmesinden faydalanan Hasan, serinlemek amacıyla potadan uzaklaşınca fark etti beni. “Kolay gelsin!” diyerek el salladım uzaktan.” “Sağ ol, sağ ol!” karşılığını verdi o da. Tanımıştı. Her zamanki gibi içten gülümsemesiyle baktı bir süre, sonra yaklaştık birbirimize. Elini uzatarak:

“Hoş geldin arkadaş! Seni hangi rüzgar attı buralara?” diyerek kucakladı beni.

“Ortalıkta rüzgar filan yok, sadece adama ihtiyacınız olduğunu duydum, yardım etmeye geldim” dedim.

“Gelmişsin, iyi etmişsin de, bizim işler sana göre değil be Ali Kemal! Sana yakışmaz bizim gibi böyle kan ter içinde çalışmak!

“Şimdi ayıp ettin be Hasan! Hiç kan ter içinde çalışmadık mı sanki… Bak, çocuklar seni bekliyor. Ben işinizi aksatmayayım.”

“İşimiz aksamaz merak etme! Zaten az bir şey kaldı. Yarım saatte biter. Yusuf abi var kalıpların başında… Sen onun yanına geç istersen, konuşursunuz! Hem bu sıcakta dışarda durmak yaramaz sana!..”

Dediğini yaptım: “Kolay gelsin Yusuf!” diyerek girdim içeri onu görmeden. İçerisi yüksek tavanlı geniş bir alandı. Gözlerimin içeriye alışmasını bekledim bir süre.  Yusuf, kumsal zeminin üzerine oturmuş, küçük bir delikten, madenin kalıba güvenli bir şekilde akışını sağlıyordu.

“Kalkma sen işine bak!” desem de… O, gülümseyen sakin haliyle kalktı: “Hoş geldin Ali Kemal!” diyerek dostça kucakladı beni. “Yahu nerelerdesin bunca yıl! Kayboldun gittin be arkadaş! İnsan bu kadar da özletmez ki kendini…”

“Öyle oldu be Yusuf! Biraz uzak kaldım buralardan. Meslek icabı nereye gönderirlerse oraya gittik… Sizin ekmeğiniz buradaymış!  Bizimkisi ise bazen çok uzaklardadır; alabilmek için uzanmak gerekir. Biz de uzanıp gidiyoruz işte!..”

Diğer gençler “Hoş geldin abi!” dediler el sıkışmadan. Hepsiyle merhabalaştım.

“Ayakta kalma!” diyerek kürsü denen alçak oturaklardan birini sürdü altıma Yusuf.

“Nerelerdesin şimdi? Bir ara doğuda bir yerlerde olduğunu duymuştuk.”

“Bir süredir oralardaydım. Şimdi de Trabzon’un  S…  ilçesindeyim. Biz de böyle, bir orada bir burada be Yusuf! Sizler nasılsınız? İşler nasıl? Hasan’la fazla konuşamadık! Hemen sana gönderdi… Ne döküyorsunuz? Belediye işi mi?”

“Hala belediyelere çalışıyoruz bildiğin gibi. Arada bir başka işler yapsak da daha çok logar kapağı, pik boru gibi işler… Fason iş yaptığımızdan fazla bir şey bırakmıyor ama idare edip gidiyoruz. Asıl para motor parçalarında olsa da, onu da bize düşürmüyorlar. Bize düşen arada bir iki damla… Bu piyasada güçlü olacaksın Ali Kemal! Sermayen olacak ki büyük oynayasın! Bizim anadan yok babadan yok… Bir emeğimiz var! Onun da değerini bilen yok. Bu yüzden de bizim gibi garibanlara ancak suyunun suyu düşüyor; o da açlıktan ölmeyecek kadar işte…”

Yusuf hem konuşuyor hem de maden eriyiğinin kalıba dökülmesine nezaret ediyordu. Maden, deliğin sağına soluna dökülüp ziyan olmamalıydı. Ayrıca dökülen maden kalıba yetecek kadardı. Eksik veya fazla değildi; eksik olursa döküm bozuk çıkar, fazla olursa da kalıptan taşardı. Velhasıl ince işlerdi bunlar; dikkat isterdi… Taşıyıcı gençler gidince gülümseyerek yüzüme baktı. “Bizimkisi arada bir işi rastgelen köylünün işine benzer; on yıl çalışırsın on birinci yıl bir iyi iş yakalar kazanırsın. Bunun için de sabırla beklemek gerek. Ama burası köy değil ki! Artık biz de köyde yaşayan o köylülerden değiliz… Burada her şey para!… Paran yoksa açsın ve kimse sana bir dilim ekmek vermez bilirsin. Acımasız şehir ortamında ekmek, söylendiği gibi aslanın ağzında değil ta midesinde. Ulaşmak için kolunu değil, gövdeni de sokman lazım aslanın ağzından içeri… Eeee! Bu durumdan sağ çıkabilirsen bir iki lokma yiyebilirsin. Hepsi o kadar…

“Bizim iş, iş değil ya, ne yaparsın? Bir kere meslek edindik, çekeceğiz! Herkes bizim gibi değil aslında. İşleri iyi gidenler de var tabi. Ama şu koca sanayide kaç kişi: olsa olsa iki elin parmakları kadar. Ya diğerleri… Serbest piyasaymış da… Çok iyiymiş de… Dünyaya açılıyormuşuz da… Bunların hepsi palavra! Bizimle hiçbir alakası yok! Her şeyden önce enflasyon büküyor belimizi. Sağa sola açılma hayalleri kuracaklarına, şu canavara bir dur deseler ya…”

Hiç bu kadar tepkili görmemiştim Yusuf’u. Anlaşılan işler iyi gitmiyordu…

Döküm işi bitmiş, hepsi dinlenmeyi hak etmişti. Pota taşıyan gençlerin dördü de ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra, kendilerini adeta atıverdiler bir kenara. Zannedersiniz ki güneşlenmek için kumsala uzanıverdiler. Kum tamam da hiç de plaja benzemiyordu burası. Buradakiler de tatilci değildi. Hiçbir zaman da olamamışlardı…

Bu ara Yusuf’un çayı da demlenmişti. Herkes çayını kendi alıyordu. Bizimkini Hasan getirdi. Yusuf, “Sen de otur şöyle yeğenim!” dese de “Ben şöyle gençlerin yanına oturacağım” diyerek bizi yalnız bıraktı. Ustaya saygının bir ölçüsü olsa gerekti… Sıcak demli çaylar ilaç gibi gelmişti yorgun dökümcülere; çift şekerle bir mutluluk iksiri taşıyordu adeta. Kıskanarak baktım onlara. “İşte çalışmak, üretmek; emek, alın teri ve de hak edebilmek bir parça ekmeği!.. Bunun yanında bizimkisi ne?” dedim içimden.

Yusuf ne düşündüğümü anlamış gibi, “Bu kadar emeğe, Ağustos sıcağında kan ter içinde kalmaya rağmen bize düşen yine yoksulluk be Ali Kemal! Bu hak mı, adalet mi şimdi? Hak ve adalet buysa eğer, hay ben böyle adaletin anasını avradını…” dedi ve sustu. Öyle olur olmaz yere küfretmezdi Yusuf, yerini ve zamanı gelince de basardı kalayı… Ne diyeceğimi biliyordu: “Tamam bu düzen değişmeli! Ama nasıl?” sorusunu bir daha sorma ihtiyacı duydu. Ona, “Küfür de bir tepkidir; yeri gelince bunu da yapmalı insan. Fakat salt küfürle bir yere varamayız. Ama nasıl sorusunun yanıtını bir gün mutlaka bulacağız, inan bana!” deyince o her zamanki doğal haliyle güldü ve “İnanmasına ben de inanıyorum buna ama, ömür bitiyor be arkadaş!..

“Bizi bilirsin, bugüne kadar hep dürüst olmaya çalıştık, işin hilesine gidip kimseyi kandırmadık. Belki bu yüzden olduğumuz yerde dönüp duruyoruz. Ayrıca, şahsen bencillik etmedim; her zaman haklıdan yana oldum. Haksızlıklara ve kahpeliklere karşı durdum. Bu uğurda canları pahasına mücadele eden gençleri gönülden destekledim. 12 Eylül darbesiyle gelen tüm baskılara rağmen, kalbim yine onlarla… Aklımın ermediği birçok şey olsa da, Cumhuriyet’in bize kazandırdığı hakların gasp edildiğini, kazanmak için de mücadele etmemiz gerektiğini biliyorum” dedi. Sonra da kalktı, boşalan bardaklarımıza çay doldurmaya gitti. Çay bardağını önümdeki sehpaya koyarken “Sen bana bir on dakika kadar müsaade edersen yan taraftaki komşuya bir mesele için söz vermiştim, bir gidip gelivereyim. Sen çayını bitirmeden dönerim. Ondan sonra hem rahat rahat konuşuruz, hem de…!” dedi, güler yüzüyle  kapıya yöneldi.

Zaman ne kadar da hızlı geçiyordu; su gibi akıp gitmişti sanki. Yusuf hapisten çıkalı 11 yıl olmuştu. Birçok şey unutulmuş, hayat yaraları sara sara akıp gidiyordu. Ama ben Yusuf’un bir katil olduğuna hala inanamıyordum. Onun gibi sakin ve dengeli biri nasıl olurdu da bir insanı öldürebilirdi? Onu o noktaya götüren neydi? Herkesin sevdiği, sanayinin gözde kalfası Dökümcü Yusuf nasıl olmuştu da eline silah almıştı?.. Bu konuyu hiçbir zaman konuşamadık onunla; ne ben bir şey sordum, ne de o anlattı kendiliğinden. Öyle anlaşılıyordu ki, onun için de içinden çıkılmaz bir durumdu bu… Bunları düşünürken geçmiş yıllara gittim.

***

Yusuf çocukluk arkadaşımdı; birlikte büyümüştük köyde. Ortak çok anılarımız vardı geçmişe dair… İyi bir arkadaş, iyi bir dosttu. Öyle de sürdü… Yaptığı her şeyde bir ustalığın bir olgunluğun izleri olduğu gibi, türkü söyleyişi bile farklıydı… İnsana güven veren bir duruşu, sakin ve dengeli bir yapısı vardı. Her davranışında yaşından büyük bir özellik taşıyordu; büyümüş de küçülmüş dedikleri türden… Bir yandan arkadaş, diğer yandan abi gibi duruyordu. Bizden bir iki büyük olduğundan daha güçlüydü ve kendine çok güvenirdi. Olur olmadık yerde kavgaya karışmaz, ama kavgadan da kaçmazdı. Bileğine kuvvetliydi. Kimse kolay kolay ona sataşmayı göze alamazdı. Yaşıtları arasında güreşte yenen yoktu onu. En kötü ihtimalle yenişemezlerdi.

O da ilgisizlikler, imkansızlıklar, ihmaller yüzünden okuma olanağı bulamayan zeki köy çocuklarından biriydi. Bütün çocuklar gibi onun da hayalleri vardı; ama ona hiçbir zaman bunu ifade etme şansı verilmemişti. Ailesi bir kentte veya kasabada yaşıyor olsaydı hayat çizgisi bir başka şekilde seyrederdi belki de… Ne yazık ki, ne çevresi, ne ailesi ve ne de kendisi kendi kaderlerini belirleyebilecek, kendi yollarını çizebilecek durumda değillerdi. Babası, hem son yıllarda köyde meydana gelen, yakın çevresini de ilgilendiren tatsız olaylardan uzak tutmak, hem de bir meslek edinmesi amacıyla, iki yıl önce şehre taşınan bacanağının yanına göndermişti onu.

Küçük sanayideki bir dökümcü ustasının yanına çırak verdiler hemen. Getir götür, temizle, süpür, tut, ver işlerine baktı uzun süre. Şahin usta yüzü kolay kolay gülmeyen sert bir adamdı. En azından öyle görünüyordu. Yanlış bir şey yapınca azarlayıveriyordu adamı. Ona alışması günler aldı Yusuf’un. Çok yorucu bir işi yoktu aslında, ama akşama kadar nerdeyse on iki saate yakın bir zaman sürekli ayakta durmak mahvediyordu… Usta otur demeden oturulmaz, usta izin vermeden bir şey yenip içilmez ve ihtiyaç giderilmezdi. Sanayide çıraklık zor işti yani…

Yusuf sabırlı ve dayanıklı bir çocuktu; o güne kadar yaşadıklarından edinmişti bunu. Bazen bıkkınlık gösterse de, ustaya ve kalfaya kızsa da, arada bir kaçmayı düşünse de bırakmadı; hırsla işi öğrenmeye çalıştı. Kimseye “Bir işi beceremedi, bir meslek edinemedi, fos çıktı” dedirtmeyecekti. Başladığı bir işi yarım bırakmak, zayıflık ve zafiyet göstermek onun tarzı değildi. Dost ve düşmana karşı mutlaka başarmalı, kendini kanıtlamalıydı. Tüm bu sıkı çalışma disiplininin ne anlama geldiğini de yıllar sonra, usta olduğu zaman daha iyi anlayacaktı.

***

Şehre gelişinin ikinci yılında bir akşam, Tahir’in köy meydanında öldürülmesi Yusuf’un hayatında tam bir dönüm noktası oldu. Tahir, Yusuf’un hem halasının oğlu, hem de kardeşten ileri en yakın arkadaşıydı. Tahir’le ilgili acı haberi alan Yusuf, eski sebze haline yakın, Kör Halil’in kahvesine giderek amcalarını buldu. Onlardan cinayetle ilgili bilgi almak istedi. Herkes üzgün, kırgın ve öfkeliydi; burunlarından soluyorlardı. Ortada gergin bir hava vardı. Gerçek katilin kim olabileceğini tahmin ediyorlardı ama kimse ağzını açmadı. Burası yeri değildi. Yusuf, “Beni asıl kahreden rahmetlinin sırtından vurulmasıdır. Bu kahpeliği yapsa yapsa Deli Şevket yapmıştır; iki yıl önceki kuyruk acısının intikamını almak için” deyiverdi birden. “Yavaş ol yeğenim! Dostumuz var düşmanımız var! Biliyorum acımız büyük, ama bu işlerde sabırlı olmak lazım. Durun bakalım, yakında gerçeği öğreniriz!” dedi büyük amcası.

Tahir’in vurulmasından dört gün sonra; cinayetten hemen önce olay mahallinde görülen iki kişi yakalanmış, tutuklanarak cezaevine konulmuştu. Bir süre sonra başlayan yargılama sürecinin sonunda, yeterli delil olmamasına rağmen, bu iki tutuklu 12’şer yıla mahkum oldu.

Oysa olayın gerçek faili bir başkasıydı. Görgü tanıkları iyice sinmişler bildiklerini, gördüklerini fısıltının ötesine geçirememişlerdi. Ama bazen sessizlikte bile iyi çalışan bir haber ağı vardır. Bir süre sonra Yusuf haklı çıkmış, şehirde yaşayan köylüler dahi gerçek katilin kim olduğunu öğrenmişti. Buna rağmen, nasıl olmuştu da kimse tanıklık yapmamıştı? Köyün tam ortasında hem de güpegündüz işlenen bir cinayet nasıl görmezlikten gelinmişti? “Kral çıplak!” diyecek bir kişi bile çıkmamıştı. Koca bir köy ya susmuş, ya da susturulmuştu. Bu iş bu kadar kolay mıydı? Gözler yumulunca gerçekler saklanabilir miydi? Herkes, kafasını kuma gömerek saklandığını zanneden Devekuşu mu olmuştu? Bu nasıl bir ahlaktı? Nasıl bir vicdandı, nasıl bir insanlıktı?…

İki masum insanın göz göre göre zindana atılmasına nasıl izin verilmişti. Ve devletin koskoca mahkemesi asıl faili tespit etmekten nasıl aciz kalmıştı?… Yusuf’un içi yanıyordu. Kafasındaki sorulara yanıt arıyor bulamayınca da çıldıracak gibi oluyordu. Yaşananları enine boyuna ölçüp biçiyor ama içinden çıkamıyordu. Günlerce bu düşüncelerle gidip geldi. “Adam köyün ortasında ikindi ile akşam arası, köyün en hareketli olduğu bir saatte adam öldürüyor, kimse görmüyor! Elini kolunu sallaya sallaya da ortalık yerde dolaşıyor. Ama üç dakika önce oradan geçenleri çok iyi görüyorlar. Bu durumda devlete, adalete nasıl inanacağız? Haklarımızı nasıl koruyacağız?” dedi durdu içinden. Hiçbir şey olmamış gibi suspus oturan amcalarından çıkardı öfkesini: “İşleri karıştırdınız, karıştırdınız sonra da şehre kaçtınız! Cezasını da Tahir’e ödettiniz canıyla!.. değil mi?… Şimdi de karşımda susuyorsunuz ha!.. Hak mı, adalet mi bu şimdi? Bana kalırsa düpedüz haksızlık!.. Buna Allah da kul da razı olmaz bilesiniz!” deyiverdi yüzlerine karşı.

***

Tahir’in vurulmasından yedi ay sonra Yusuf, amcalarının yeni açtığı kahvehanedeydi. Öğlen vaktiydi. Ustasından bir iki saatliğine izin alıp gelmişti buraya. Öğlen yemeğini birlikte yiyeceklerdi. Müşterilerden arada bir karıştıran oluyor diye her gün alınan gazetelere göz atıyordu. Büyük amcası, birlikte yemek için ekmek, peynir, zeytin, domates, salatalık, yeşil biber almak üzere köylüsü olan Hacıoğlu Bakkalına gönderdi onu. Hoşbeşten sonra siparişlerini aldı ve tam kapıdan çıkmıştı ki, Çamur Şevket’le burun buruna geldiler…

Cinayetten sonra katille ilk karşılaşmasıydı bu Yusuf’un; hem şaşırmış, hem de gerilmişti birden. Ne yapacağını şaşırdıysa da, soğukkanlılığını korumasını bildi. Sesini çıkarmadan dik dik baktı ona. Çamur Şevket her zamanki haliyle deli deli belertti gözlerini Yusuf’a, parçalayacakmış gibi. “S…tir git lan şuradan, ayağımın altında da dolaşma bir daha” dedi ellerini sallayarak. Yusuf duruşunu ve sessizliğini bozmadı. Kurşun gibi bakışlarını karşısındakinin gözlerine dikti bir süre. Çalıya takılmamak için, adımlarını yana ve ileri doğru atarken dişlerini sıktı. Öfkeden bütün vücudu titriyordu: “Ya sabır!” dedi içinden. Şevket’in ne melanet biri olduğunu biliyordu. Bulaşacak zaman değildi. Dönüp gidiyordu ki, işaret parmağını ve başını sallayarak: “Merak etme, sana da sıra gelecek” diyerek tehdit savurmaktan da geri durmadı Deli Şevket. Yusuf ilk kez ağzını açtı ve “Elinden geleni ardına koyma erkeksen!” karşılığını vererek uzaklaştı oradan.

Kahvehaneye geldiğinde yüzü kül gibiydi Yusuf’un. Her yanı da titriyordu. İki amcası ve kuzenleri sardı etrafını merakla. Büyük olan Kadir amcası bir şeylerin olduğunu anlamıştı hemen.

“Ne oldu yeğenim? Yılan görmüş gibi titriyorsun! Otur şöyle! Oradan bir bardak da su getirin çocuklar” deyince,

“Hem de ne yılan! Baştan aşağı zehir!” diyerek anlattı, az önce başından geçenleri Yusuf. Sonra da, “Hiç tereddüt etmemiştim, ama yine de bir işaret gerekiyordu. Şimdi ise Tahir’in katilinin bu yılan olduğunu kendi ağzından işitmiş oldum. Bunu bilmek beni rahatlattı mı, huzursuz mu etti bilemiyorum ama en azından bir şeyden eminim artık. Burası şehir dedik, kimse kimseyi bilmez tanımaz dedik. İstemediklerimizle yüz yüze gelmeyiz dedik. Ama olmuyor işte! Baksana! Adam şak diye karşımıza çıkıverdi; göz göre göre de, herkesin önünde tehdit etti beni emmi. Böyle bir iki kez daha karşılaşır da tehditlerini sürdürürse çatışmamız kaçınılmaz olur. Ya o beni, ya ben onu…!”

“Dur aslanım! Ne çatışması şimdi? Dur sakin ol hele! Bu işler öyle öfkeyle çözülmez! Hem bu adam seninle niye uğraşıyor? Bilmediğimiz bir şey mi var? Tamam, babasıyla geçmişe dayalı bazı sorunlarımız var diyelim, ama seninle..? Varsa bir derdi gelsin bizimle konuşsun. Demem o ki, sen her şeyi üzerine alınma. Ben bu akşam Haşim’le bir konuşurum. Ne yapacağımıza ondan sonra karar veririz…  Sakın kendi başına bir işe kalkışma! O yılandan da uzak dur!.. Tamam mı yeğenim? İşini de ihmal etme ha!”

“Tamam emmi! Merak etme sen! Beni bilmez gibi konuşuyorsun! Bugün kendimi nasıl tuttuysam yarın da tutarım. Ama bu böyle nereye kadar gider ona da bir şey diyemem…”

“Anlaştık yeğenim! Şimdi şu masaya gazete serin de açlığımızı giderelim artık. Öğlen oldu. Ortalık sakinken yapalım şu vazifeyi! Bir saat sonra burası dolar taşar; o vakit bırak yemeyi, başımızı kaşıyacak zaman bulamayız… Hadi Ali oğlum! Büyük salata tepsisiyle bıçağı getir de şu salatayı yapmaya başla bakalım. Birisi de şu sineklere baksın!…”

Kadir Çavdar yan gözle yeğenine baktı. Belli etmiyordu ama durum ciddiydi. “Deli Şevket tekin adam değil! İki yıl önce bir düğün yerinde yediği dayak yüzünden vurmuştu Tahir’i besbelli. Ama adam hiçbir şey yapmamış gibi dışarda dolaşıyor. Üstelik onun yerine başkaları yatıyor içerde. Anlamadığım, Yusuf’la alıp veremediği ne? Bu çocuğun üzerine bu kadar niye gidiyor? Belki de ondan çekiniyordur, kim bilir!.. Böyle korunmaya devam ederse her boku yer bu yılan! Bir çözüm bulmak lazım! Yoksa bu delinin de bizim de başımız belaya girecek. Testilerin çarpışması mukadder olmasına mukadder de, hangisinin kırılacağı belli olmaz” diye düşündü bir süre.

İki masada iskambil oynayan müşteriler, şakayla karışık küfürleriyle güya eğleniyorlardı. Kahvenin tam ortasındaki uçuşan bir grup sinek de ortaya çıkacak herhangi bir yiyeceğe saldırmak için fırsat kolluyordu.

***

Şevket’le Yusuf büyük bir şehirde bulunsalar da, köylülerinin bulunduğu çevrede yaşıyorlardı. Bu yüzden de karşılaşmaları kaçınılmazdı. Her karşılaşmada da Yusuf, Şevket’in tehditlerine maruz kalıyordu; ya uzaktan deli gözlerini dikip, sana gününü göstereceğim anlamında parmağını sallıyor, ya da yanına yaklaşarak: “Kara İbrahim’in oğlu, ayakaltında fazla dolaşıyorsun. Benim tepemi attırma! Yoksa seni de gönderirim onun yanına bilesin!” sözleriyle tahrik ve tehdit ediyordu. Bela adeta üstüne üstüne geliyordu Yusuf’un.

Nihayet ılık bir Mayıs sabahı olan oldu; kentin en kalabalık caddelerinin birinde, işlerine yetişme telaşıyla koşuşturan herkesi arsız bir silahtan çıkan üç kurşun sesi dondurdu bir anda. Hem yürüyüp hem simidini yiyenlerin lokması ağzında, içenlerin sigaraları dudağında, konuşanların kelimeler dilinde öylece dondu kaldı… Silahtan çıkan tok sesten, kurşunların hedefine ulaştığını anladı bilenler. Eli silahına ulaşamadı Şevket’in. Yığıldı kaldı kaldırıma upuzun. Önce kaçıştı çevresindekiler. Sonra da merak ve heyecanla: “Ne oldu? Ne oldu? Birini mi vurdular? Kimi vurdular? diye birbirlerine ve çevrelerine bakınırken, “Gencecik bir yiğidi vurdular güpegündüz! Yardım edin! Hastaneye götürün, Ümmeti Müslüman!  Belki kurtulur… Katili orada katili yakalayın!” diyerek donmuş vaziyette eli silahlı Yusuf’u gösterdi sakallı yaşlı biri.

Durumu fark eden Yusuf kendine geldi. Ancak kaçmayı planladığı yolu sokağı unutmuştu. Ne yapacağını bilmeden panik halinde rastgele koşmaya başladı. Eli silahlı Yusuf’u görenler kaçışıyor, kaçmaya fırsat bulamayanlar da onunla çarpışıyordu. Hiç kimse arkadan gelenlerin, “Yakalayın! Katili bırakmayın!” dediklerini ya duymuyordu, ya da duymazdan geliyordu. Arkasında yoğun bir kargaşa ve merak bırakan Yusuf can havliyle bilmediği bir sokağa saptı. Var gücüyle koşuyordu. Geriye dönüp şöyle bir bakınca 20-30 kişilik bir gurubun peşinden geldiğini gördü. Soluk soluğa kalmıştı, kalbi küt küt atıyordu. Onları şaşırtmak için ikinci sokağa, oradan da bir başka sokağa daldı. Dalmasıyla da şok olması bir oldu! Geldiği yer bir çıkmaz sokaktı; bahçeli birkaç ev vardı ve kapılar kapalıydı. Avlu duvarları aşılamayacak kadar yüksekti. Anlayacağınız yol bitmişti. “Şu bendeki sansa da bak! Bir fare gibi kısıldım kapana!” dedi heyecanla. İçi daralmıştı. Geri döndü, gelenlere göz attı; sayıları çoğalmıştı. Sokağa girmişler, durumunu fark etmişlerdi.

Yapacağı fazla bir şey yoktu. ”Dik ve sağlam durmalıyım, onlardan korkmadığımı, aksine benden korkmaları gerektiğini göstermeliyim” diye düşündü. Parmaklarının üzerinde biraz yükselirken yüzüne de en sert görüntüyü vermeyi de unutmadı. Kendine verdiği cesaretle birkaç yaş büyümüş gibi, kan ter içinde silahını gelenlere yöneltti ve bütün gücüyle, “Yaklaşanı vururum! Dağılın lan buradan!” diye bağırdı. Kalabalık durmuştu. Durmuştu durmasına da, karşılarındaki katilin de henüz bir çocuk olduğunu fark etmişlerdi. Vahşi birer kurt gibi bakıyorlardı ona. Yakalasalar parçalayacaklardı.

İstese silahını çekip aralarından kaçabilirdi Yusuf. Bakmayın peşinden geldiklerini silahı görünce çil yavrusu gibi dağılırlardı bunlar. Hele bir de patlamaya görsün… Olmadı bir ikisinin ayağına da sıkabilirdi. Düşünmüştü de bunu; ama buradan çıksa ne olacaktı, polisler peşini bırakmazlardı ki… “Hem ben görevimi yaptım; neyse cezam gider çekerim! İşi büyütmenin alemi yok şimdi!” diye geçirdi içinden.

Tam bu sırada siren sesleri duyuldu. Polis geliyordu. Polisin gelişinden cesaret alan kalabalık etrafını çevirmeye başladı Yusuf’un. Yusuf ise: “Yaklaşmayın! Yaklaşanı vururum!” deyip duruyordu çaresiz. Polisin gelişine sevinsin mi üzülsün mü karar veremedi bir an. Kimden, niçin kaçması gerektiğini bile unutmuştu. Ama karşısında gittikçe büyüyen gözü dönmüş bir kalabalık vardı ve bu günün acı gerçeğini vuruyordu yüzüne: “Böyle durumlarda kalabalığın ne yapacağı belli olmaz, adamı linç ederler Alimallah” diye düşündü bu kez. Polisten kaçarken, polise yakalanmanın bir kurtuluş olacağı hiç aklına gelmemişti. Bu durumda teslim olmanın ötesinde bir seçeneği yoktu… Polis, kollarına kelepçeyi takarken bahçelerden gelen kuş cıvıltılarına bir anlam veremedi…

***

Şevket’in vurulmasının ilk sonucu, Tahir cinayetinin görgü tanıklarının ortaya çıkması oldu. Dava sonuçlanıp karar verilmiş olmasına rağmen vakit kaybetmeden mahkemeye gidip gerçek katilin Şevket Karaçoban olduğuna dair ifadelerini verdiler. Amaçları haksız yere ceza alan ve içerde yatan iki kişiyi kurtarmaktı besbelli. Çok şükür bunu sağladılar. Yusuf, Şevketi öldürmekle bir anlamda adaleti mi sağlamıştı şimdi? Kim bilir… Dava düştü, dosya kapandı içerdekiler de serbest kaldı. Ama ya mezara giden Şevket’le hapishaneye düşen Yusuf, onlar ne olacaktı? Onların davası nasıl görülecekti? O günün can alıcı sorusu buydu ve vicdanlar yanıt arıyordu. Herkes zurnanın zırt dediği yerdeydi ve herkesin şapkasını önüne koyup düşünme zamanıydı. Yürekler yanmış bitmiş, ocaklar küllenmiş deyip geçecek miydiler? Yoksa…

Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, daha önce susarak Şevket’i kurtarmaya çalışanlar, gerçekte onun ölüm fermanını yazmışlardı. Onu hapisten kurtaralım derken doğrudan ölüme göndermişlerdi. Öyle olunca da ortaya bir başka gerçek daha çıkıyordu: Şevketin katili sadece Yusuf değil, bile bile görgü tanıklığı görevinden kaçıp adaleti yanıltanlardı da. Bunun davası da sadece vicdanlarda görülecek, karar da orada verilecekti. Fakat ciddi bir sorun vardı: Vicdan neredeydi?

“Ooo çok derinlere dalmışsın be Ali Kemal! Çayına bile dokunmamışsın be arkadaş!” sesiyle kendime geldim. Bu kadar geriye gittiğime kendim de şaşırmıştım. “Eski günlere doğru şöyle bir gidip geleyim demiştim be Yusuf…” diyerek bardaktan bir yudum aldım. “Az daha bekleseydin de beraber gitseydik eski günlere.” Gerçekten de buz gibi olmuştu çay. “Merak etme istersen beraber de gideriz! Hele şu çaylarımızı bir yenileyelim” diyerek, çay koymak için kalkayım derken, omuzumdan tuttu. “Otur, sen otur çayını ben koyarım” dedi, kalkmama izin vermedi. Elimdeki bardağı aldı. Israr etmedim.

Karşılıklı çaylarımızı yudumlamadan önce sağda solda çaylarını yudumlayan gençleri göstererek “Sen yeğenlerimi biliyorsun da şu köşede yan yana oturan gençleri bilmezsin. Onlar benim hapishane arkadaşlarım Sübyan Koğuşundan… Kardeştirler; iyi çocuklardır… Herkesin olduğu gibi, onların da acıklı bir hikayeleri var… Uygun bir zamanda anlatırım sana.” “Tamam, en yakın zamanda seni bu konuda rahatsız ederim. Yalnız, mademki hapishane arkadaşların, senin gibi türkü de söylüyorlar mı bari?” “Söylemez olurlar mı, elbette söylerler. İstersen bir iki parça söyletelim.” “Hayır, hayır şimdi yorgundurlar, zorlamayalım gençleri… Bir başka zaman inşallah!”

“Hani Isparta cezaevinde tanıştığın sendikacı bir arkadaşın vardı, hatırlıyor musun?” “Hatırlamaz olur muyum hiç, çok şey öğrenmiştim ondan. Adı Yalçın’dı. Yalçın abi derdik ona… Ne yiğit adamdı!… Ben onun sayesinde rahat bir mahpusluk hayatı yaşadım. Onun sayesinde kendimi buldum…”

“Ondan öğrendiğin bir türkü vardı neydi adı? Dur bakalım… ne Hasan’dı?” “Dıramalı Hasan diyorsun sen! Türkünün adı da Drama köprüsü; tam bir mahpusluk türküsüdür…” “Evet, onu diyorum ya!… Hatırladığım kadarıyla o türküyü çok seviyordun, güzel de söylüyordun hani. “Bakıyorum unutmamışsın! Ne günlerdi o günler!.. O türkü bana cezaevindeki dostlarımı hatırlatıyor, başta da Yalçın abiyi… Bak ne diyeceğim, bu hafta sonu buralarda mısın?” “Evet, buralardayım! Ne oldu, aklında bir şey mi var?” “Diyorum ki, Pazar günü çamlık yolundaki Muratların bağında, eski günlerdeki gibi şöyle bir oturup felekten bir gün çalsak, ne dersin? Mangal filan… ben her şeyi ayarlarım.” “Ne diyeyim, çok iyi olur. O günleri ben de çok özledim! Hem yer içeriz hem de şöyle doya doya laflarız. Bu arada memleketi kurtarmayı da unutmayız tabi.”

Heyecanlanmıştı Yusuf “Yaparız be arkadaşım, hem de en alasından!…” dedi sırtıma dostça vurarak. ”Ama önce üstümüzdeki şu ölü toprağından kurtulalım; kirimizi pasımızı atalım diyorum…” “Önce kendimize gelelim diyorsun yani?” Bana baktı, yüzünde kocaman bir gülümseme…  “Buna öyle çok ihtiyacımız var ki… O yüzden fazla kalabalık değil biz bize dört beş kişi yeter” dedi. Tam, “Haftanın yorgunluğunu da atmış oluruz…” derken, “Ne haftası Ali Kemal, yılların yorgunluğunu desene şuna. Böyle bir sofrayı kurmayalı ne kadar zaman oldu biliyor musun? Ben hatırlamıyorum vallahi… O kadar çok zaman geçti ki… Sen gelmeseydin hatırlayacağımız da yoktu zaten.

“İnan, içimiz dışımız kurudu bir dost yüzü görememekten… Sofra, yiyecek içeceklerle kurulmuyor ki birader, adam gibi adamlarla kuruluyor! Bu günlerde onu bulmak o kadar zorlaştı ki… Sanki, Kaf Dağının ardındaki ölümsüzlük iksirini arıyorsun! O kadar yani… İyi ki geldin be Ali Kemal! İyi ki burada yanımızdasın! Gelir gelmez de içimizi ferahlattın be arkadaş!” Şimdiden havaya girmişti Yusuf. Felekten bir akşam çalmak en çok da onun hakkıydı. Eski günlerdeki gib; yeniden yollara düşmeden önce.

Celal Ulusoy

Etiketler

Bir Yanıt Yazın