yahya kemal

Diplomat Şair

Kemal Ateş

Berksan Gülsoy’ın doktora tezi, H2O Yayınevi‘nce (2021) kitap olarak raflarda yerini aldı. Diplomat Şair, kolay okunan, epey emek verilmiş bir araştırma. Büyük bir şairin dünyasını anılarla, mektuplarla, belgelerle aydınlatırken, Osmanlının çöküş yıllarından Cumhuriyet’in kuruluşuna değin uzanan önemli bir tarihsel dönemin de öyküsü yer buluyor kitapta. Başta Kurtuluş Savaşı (Milli Mücadele) olmak üzere, çeşitli siyasal, tarihsel olaylar karşısında şairin tavrını, durduğu yeri de ortaya koyan değerli bir araştırma… Yusuf Ziya Ortaç, Portreler’de onu “ikbalin eteğinden tutmasını bilen” bir şair olarak anlatır.

Kitabı okurken, nedense bu söz hep aklımın bir köşesindeydi. Doğru muydu acaba?

Doğum tarihi yalnız yılıyla, ayıyla, günüyle değil, saatiyle bir tarafa yazılan bir çocuk olarak dünyaya gelmiş. 2 Aralık 1884 günü Üsküp’te dünyaya gelen Yahya Kemal’in (Ahmet Agah) Kuran’ın bir yerine doğduğu saat bile yazılmış. Bu küçük ayrıntıyı nedense yazmadan geçemedim. Ne çok yazarımızın doğum yılı bile doğru bilinmez. Karışık hesaplar yapılıp durur. Ben de onlardan biriyim, özgeçmişimdeki tek yanlış doğum tarihimdedir. Demek ki Yahya Kemal, kalemli, kâğıtlı, kitaplı bir ailede, kültürlü bir çevrede doğmuş, doğumu önemsenmiş de… Soylarında Rumeli’nin ilk fetihlerinde görev almış paşalar var. Anne temizliğe çok düşkün, dinine düşkün, baba ise içkiye… Ağalar, dadılar, uşaklarla büyümüş Yahya Kemal, ancak anne-baba geçimsizliği, babanın veremli anneye eziyeti çocukluğunun kötü anıları içinde yer alır. Öğrenciliği bir ara Üsküp ve Selanik idadileri arasında geçmiş, daha sonra da İstanbul’a gelmiş.

Okumak için 1903 yılında gittiği Paris’ten 1912 yılında döner. Ama aklı hep Paris’tedir. Paris’ten ayrılmayı “hayattan ayrılmak” gibi görür. Siyasal bilgiler ve tarih okuduğu Fransa’da biraz mesafeli de olsa Jöntürklerle de tanışır. İstanbul’a döndükten sonra 1917 yılında Yeni Mecmua’yı Ziya Gökalp ile birlikte çıkarmış, Tevfik Fikret’le, Tamburi Cemil Bey’le tanışmış. Bu yıllarda edebiyatta ilk ürünlerini yayınlarken üniversitede dersler de veriyordu.

Harp Okulu’nda Nâzım Hikmet’in öğretmeni olmuş, annesi Celile Hanım’la ilişkisi o yıllarda başlamış.

Üçüncü Ahmet dönemi için “Lale Devri” sözünü ilkin Yahya Kemal kullanmış, sonra Ahmet Refik Bey ondan esinlenerek “Lale Devri”ni yazmış.

Yazı ve Dil Devrimi’yle ilgili çalışmalara, dil kurultaylarına katılmadı, ama “mektep” yerine “okul”u o buldu. Dil Devrimi’ne bu tek sözcüklük katkısı bilinir.

Yahya Kemal, Milli Mücadele’ye karşı değildir, ancak Ankara’ya, cepheye biraz uzak durmayı yeğlemiş, temkinli davranmış. Derslerinde öğrencilere Milli Mücadele’den söz ettiğini, Türk Ocağı’nda konferanslar verdiğini biliyoruz.

Falih Rıfkı Atay’ın yazdıklarına göre Yahya Kemal Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal tarafından Anadolu’ya çağrılmış, ancak o günlerde 8-25 Temmuz 1921 tarihlerinde Kütahya-Eskişehir Savaşı’nda Türkler yenilince, Yahya Kemal Anadolu’ya geçmek yerine kaplıcalara gitme bahanesiyle Sofya’ya kaçmış. Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’ya gelmese de, Avrupa’yı Avrupalıyı iyi bilen bir yazar olarak kalemiyle ulusal hareketi, uluslaşma sürecini destekleyen ilginç yazılar yazmıştır:

“… bizim tebea-i Osmaniyye diye kapu kulu değil, bir Türk milleti olduğumuz bütün medeniyyet âleminde bilinmiş olsaydı İzmir ve Trakya’ya Yunanistan el süremezdi! Milli hareket Türk milliyetini bugünkü birliği ve kuvvetiyle uyandırdıktan sonra nice ecnebiler ‘Ya!!! Bir Türk milleti varmış! Bu milletin de her millet gibi yaşamağa hakkı vardır… Bizim bir millet olduğumuz ancak İzmir faciasından, Anadolu harekâtından sonra Avrupa’ya şâyi oldu.”

Lozan Heyeti’nde görev alanların çoğu, daha sonra dış işlerinde önemli görevler üstlenmişlerdir. Yahya Kemal de bunlardan biridir. Polonya, İspanya, Pakistan gibi ülkelerde uzun yıllar elçilik görevinde bulundu. Biraz tembelliği, biraz da gezmeye düşkünlüğü yüzünden zaman zaman bağlı bulunduğu bakanlıkla arası açılmıştır.

Yahya Kemal, mektup yazmayı, makale yazmaktan daha çok seviyor, bunun nedenini açıklarken, mektup türünün bir özelliğini de bize söyleyiveriyor:

Benimse şu mektup tarzı tabiatıma daha uygun geliyor. Risalede meçhul bir kalabalığa hitap çeşnisi, bir de fazla malumat serdetmek külfeti var; halbuki ben beni anlayan bir dosta gelişigüzel gördüklerimi anlatmaktan hoşlanıyorum.”

Bir de fotoğraflarındaki bir ayrıntıdan söz edeceğim üstadın. Tembelliğinin, içkinin bir sonucu sanırım: Hep kilo alarak yaşadığı belli, bedenini sıkmayan tek bir kıyafeti yok. Koptu kopacak gibi duran düğmelerinden biri tam Atatürk’ün önünde eğilip el sıkışacakken kopmuş, protokoldekilerin ayakları dibinden yuvarlanıp gitmiş. Bedenindeki ağırlık, tembellik kaleminde de vardı. Güzel, özgün şiirler yazdı, ama az yazdı.

Şiirlerine, gezip gördüğü ülkeler ve tarih bilgisi en önemli esin kaynağı oldu.

Kemal Ateş

Etiketler

Bir Yanıt Yazın