Kültürel-bozulma

DİK DURUŞUN DİYALEKTİĞİ YA DA SAKSIDA BUĞDAY YETİŞTİRMEK

Mehmet Ulusoy
isimlik-Mehmet Ulusoy

İktidar çevrelerinden sık sık “diklenmeden dik durmak” sözünü duyarız. Bu anlamlı ve özlü sözün arkasında çok önemli bir gerçeğin yattığını anlayabiliyoruz. Devleti yönetme, ulusu temsil etme sorumluluğunun her saniye duyumsattığı kişilikli, tutarlı, çaplı ve erdemli davranış ile cehalet, hurafe, niteliksizlik ve liyakâtsizlik arasındaki derin karşıtlığın üstünü örtme, gizleme çabası olarak böyle bir vurguya ihtiyaç duyuluyor olmalı. Bunda hem, devlet yönetmenin erdemleri ile yüzyüze gelme ve onun görünüşte ve hazmedilmemiş biçimde de olsa benimsenmesi mecburiyeti vardır. Hem de, gösteriş ve reklam budalası, trolleşmiş postmodern bireycilikle kanka olan mafyalaşmış tarikat karanlığından serbest piyasa sahnesine fırlayıp çıkan -çağdaş akılcı siyasal, kültürel erdemlere, ahlaki değerlere yabancı- aç gözlü, görgüsüz diklenmeci tavır ve davranışları bastırma telaşı.

Evet, aydınlar ve sanat-edebiyat dünyasında da “dik duruş” olarak çok kullanılan bu söz, teorik ya da soyut olarak Türkiye gerçekliğinin çok önemli bir sorununa değindiği, çok önemli bir yaramıza parmak bastığı için son derece doğru ve yerinde. Ancak, özellikle bu özlü sözü sık sık tekrarlama ihtiyacı duyanların gerçek hayatında, eylem ve söylemlerinde, aynı ilkeli, tutarlı, olgun ve kişilikli tavrı görebiliyor muyuz? Bu çok su götürür. Hatta dik duruyorum, diklenmiyorum derken bile tam bir diklenme içinde olunduğunu sık sık gözlemliyoruz. Tıpkı çok sık yemin edenlerin, namus ve şereften sözedenlerin, aynı zamanda genellikle en çok yalan söyleyenler, namus ve şeref özürlü kişilikler olduğu gibi. Bilimsel ilkelere dayanan çağdaş bir devleti, çağdaş olmayan, bilim karşıtı bir kültür ve anlayışla yönetmek mümkün müdür? Bütün sorunların kaynağı buradadır.

Öte yandan, dik duruşun felsefi-kültürel temellerini açıklamak tek başı yetmiyor. Toplumsal-siyasal bağlamda da somutlanması gerekiyor. Kısacası, Türk toplumunun bir yurttaşı ve aydını-sanatçısı olarak, örneğin her türlü emperyalist dış müdahaleye karşı ulusun dik duruşunu sağlayacak düşünce, siyaset ve sanatsal üretim ve etkinlikte doğru yerde mi duruyoruz? Çünkü çağdaş birey, ancak ve ancak vatan denilen bir coğrafyada bir ulus olarak bağımsız ve egemen yaşayan -böylece dik durabilen- bir toplumun bilinçli üyesi ise başı diktir. Bunun dışındaki bütün dik duruşlar, fasulyenin sırığa bağlılığı, ya da koltuk değneği gibi dışarıdan destekli, güçlülerden ödünç alınmış, onların izinlerine tabi görünüşte, sahte “dik duruş”lardır. Bu konuda gerek iktidar gerek muhalefet merkezlerinde sadece sözde/söylemde kalan bir emperyalizm karşıtlığı, bir sözde milliyetçilik ile sınırlı bir diklenme sergilendiği açıktır. Bunlar temelsiz, köksüz, icazetli, göstermelik “dik duruş”lardır.

Kuşkusuz “dik duruş” deyince akla, “yalı kazığı”, “bostan korkuluğu”, “soğan erkeği”, ucuz kabadayılık, efelenmek, caka satmak değil, erdem, dürüstlük, samimiyet, cesaret, basiret, sabır ve tutarlılık gelir. Taktik olarak yeri geldiğinde eğilebilmek, esnemek, ama stratejik olarak, ilkelerde asla eğilmemek, kaya gibi sert, katı olmak demektir bu. Hepsinin temelinde gerçeğe, bilime ve büyük insani, toplumsal ideallere bağlılık yatar. Lokman Hekim‘e “bilgeliği kimden öğrendin” diye sormuşlar. “Körlerden, çünkü yeri görmeyince adım atmazlar” demiş. Onu yüzlerce yıl uzaktan görebilmemizi sağlayan işte bu, gerçeğe sımsıkı bağlılığı, ayaklarını toprağa sağlamca basma kararlılığıdır.

Siyasetin ötesinde, ortaçağın kul, köle kültüründen bağımsız, özgür, bilinçli ve başı dik yurttaş olmanın derin sancılarını, hesaplaşmalarını yaşayan ülkemizde başlıbaşına kültürel bir sorundur dik durmak. Soğan erkeği gibi görünüşte dik durarak diklenmek vardır; bu tip insanlar, esip gürleyerek, efelenerek, kibirli büyük havalarına girerek, mafyavari sağa sola tehditler savurup ayar vermeye kalkarak burnundan kıl aldırmaz bir diklenme içindedirler. Böylesi cesaret hapı içirilip, “yürek yedirilip” şişirilmişlerin havası çağımızda ne yazık ki çok uzun sürmez, çabuk söner, foyaları hemen ortaya çıkar. Bir de, uzun ve bedeller ödenen bir yaşamsal deneyim ve düşünsel birikimle kazanılmış ya da bu deneyim ve birikimin erdemini kavramış, onlara ulaşmayı ideal edinmiş alçak gönüllü dik duruş örneği vardır. Ve dik duruştaki alçakgönüllülük bunun tersten okunuşudur. “Engin uçan yüksek konar” ya da “en yükseğe çıkmanın yolu en dipte yaşamaktan geçer” özdeyişleri tam da bunu anlatır.

Bu nitelikteki insanlar, yıllarca zindana da atılsa, aç da kalsa, Anadolu dervişleri gibi yeri gelip dilense de, Hallacı Mansur, Seyyit Nesimi, Pir Sultan Abdal gibi, işkence edilerek, derisi yüzülerek, darağacına çekilerek öldürülse de onurlu, dik duruşlarından zerre vazgeçmezler. Onlar bizim için yüksek, soylu kişiliğin simgeleridir. Romalı düşünür Seneca ne güzel söylemiş: “Yüreği yılmadan düşen dizleri üzerinde de savaşmayı sürdürür.” Önemli olan ruhen eğilmemek, kişiliğini onurla korumaktır. Demek ki önemli olan, dış görünüşteki, biçimsel “dik duruş” değil, içsel, gönülden üretilen ve yaşanan dik duruştur.

Çağdaş estetiğin özünü de, dış biçimsel güzellik değil, Doğuluların “ruh güzelliği” dediği iç biçimsel güzellik oluşturur. Bu nedenle dik duruşun, ruh yüceliğinin, yüksek saygınlık mertebelerine ulaşmanın yolu, en alt mertebeleri yaşamak ve derinlemesine kavramaktan geçiyor. Dostoyevski ve Tolstoy‘un dehasının sırrı buradadır. Ya da yaşanamıyorsa, ki bu da doğaldır ve anlaşılabilir, en alttakilerin kaderini, acısını derinlemesine duymak ve paylaşmaktan, böylece içimizdeki kibiri, büyüklenmeyi, hödükçe çiğlikleri yok etmekten geçiyor.

***

Soru şu: Boş başak gibi diklenen mi, dolu başak gibi hafif eğilen mi?.. Hangisi gerçek anlamda dik duruşu temsil ediyor? İşte dik duruşun tarihsel ve diyalektik ruhu buradadır. Kuşkusuz zeki birisi için yanıtın ikincisi olduğu açık. Açık ama iş o kadar da basit değil. Örneğin hiç eğilmeden dik durulamaz mı? Biraz eğilmek, arkasından daha fazla eğilmeyi ve giderek teslimiyeti getirmez mi?

Eğilmeden eğilmeye fark vardır. Eğilmeden eğilmek!… Bu, öylesine anlamlı, felsefi derinlikli bir ifade ki, iki eğilme arasındaki fark, onurlulukla yalakalık arasındaki fark gibidir. İçi kaya gibi sert, ama dışı esnek ve yumuşak olan kayısı benzeri meyveler olduğu gibi, aynı şey insanlar için de geçerlidir. Toplumların binlerce yıllık deneyiminden ve toplumsal yaşamın zorunluluklarından süzülmüş yumuşaklık, belli bir hoşgörü veya uzlaşmacılık anlamında hafifçe eğilmek, her türlü toplumsal, siyasi ve insani ilişkiyi sürdürebilmenin, geliştirebilmenin temel bir koşuludur. Dahası, çok daha ileri insani yapılar ve ilişkiler  geliştirebilmenin de vazgeçilmez koşulu olan ilkelilik ile esnekliğin diyalektik bütünlüğü, soylu, onurlu bir yumuşaklık ya da eğilmenin felsefi anlatımıdır.

Diğeri ise, ilkesiz. omurgasız, kişiliksiz, günlük çıkarlara ve başkalarına göre biçimlenen, dolayısıyla sert çekirdekten yoksun eğilmedir. Örneğin bütün kişilikli bireylerin sert bir çekirdeği olduğu gibi bütün onurlu, egemen ulusların da aynı şekilde sert bir çekirdeği vardır. Ne yazık ki toplumumuzda son kırk yıldır, zahmetsiz, kolay para kazanma düzenbazlıklarıyla, ucuz kimlik vaatleriyle, medyatik popülerlik ve marka pazarlamalarıyla, Lale Devri özentili sınırsız eğlence, sefahat ve tüketim hayalleriyle yaratılan, şişirilip, şımartılıp yüceltilen başat eğilim ikincisidir.

Çünkü, ülkemiz milyonlarca okumuş, eğitim-öğretim gürmüş ama öğretilmiş cahiller, tüketim ve gösteriş budalaları, yani hödükler çağını yaşamaktadır. Onlar işin özünü anlamaya, ruhunu kavramaya pek kafa yormazlar, işin kolayına, hapçılığa kaçarlar. Günümüzün Türkiye’sine damgasını vuran, sisteme yön veren kültürün ürünleri, mafya ve tarikat yapılarınca biçimlendirilen açgözlü, asalak, görgüsüz, hödükleşmiş tiplerdir; hırsı boyundan beş metre yukarıda, ahlaken bozulmuş, deforme olmuş insan unsurudur.

Boş başağın dik duruşuyla dolu başağın hafif eğilmesi arasındaki fark, cahilce ve ucuz kabadayıca bir diklenme ile, ilkeli, üretken,  sorumlu bir esnekliğin dik duruş arasındaki farktır. Başka deyişle, duygu ve bilgi dünyasındaki doyumsuzluk ve boşluğun, güçsüzlüğün ve çoraklığın görünüşte abartılı büyüklük, güçlülük gösterisi biçiminde kapatılma çabası ile, içsel doyum, doluluk ve güçlülüğün, gösterişe, abartıya ihtiyaç duymadan alçakgönüllü bir tavırla tamamlanması arasındaki farktır.

Daha geniş bir tarihsel perspektifle baktığımızda, tarihin yönünü değiştirmiş, tarih yapmış devrimci büyük liderler, düşünürler, sanatçılar hep dolu başak örneğini yaşam ve eylemleriyle simgeleştirmiş kişiliklerdir. Osman (Otman, Ataman) Gazi, Fatih, Atatürk, Lenin, Sun Yatsen, Mao, Çu Enlay, Ho Şimin, Gandi, Nehru, Kim İl Sung, Dimitrov, Tito, hepsi de diklenmeden dik durabilen, haksızlığa ve zulme karşı kaya gibi sert ama halka karşı alabildiğine alçakgönüllü, hoşgörülü ve en önemlisi de adaletli kişiliklerdir.

Aynı şekilde, tarihe yön veren Türkler gibi büyük uluslar da, dolu bir başak dik duruşuna sahiptirler. Olağan dönemlerde sakindirler, barışçıdırlar: Vırt zırt gündeme gelen küçük olaylardan hemen etkilenmezler, güçlü ve derin sezgileriyle çok yönlü düşünürler, onların hoşgörü ve uzlaşma ile çözümü için sonuna kadar sabrederler, gerekirse küçük ödünler de veririler. Ama bir kez ayağa kalkmak zorunda kaldılar mı kolay kolay yatışmazlar, sonuna kadar giderler ve kesin çözümü sağlarlar.

İnsani bozulmanın, deformasyonun, bayağılaşmanın yarattığı tahribatın en çok etkilediği alan, kuşkusuz dış etkilere en açık olan gençliktir. Üniversite, KPSS vs sınavlarında akla gelmedik test sorularının yanıtları verilir ve yüksek puan alınır da, -çünkü bunların çoğu ezberlenmiştir- ama daha derin bir düşünümü gerektiren çok önemli ve yaşamsal nitelikteki düşünsel, kültürel bir sorunlara gelince yanıt yoktur. Neden, niçin soruları, öğrenilen bilgilerin, bilimin neye yaradığını sorgulamak, haksızlıkları, adaletsizlikleri tartışmak, eleştirmek, gerekirse eylemli muhalefet etmek sanki unutulmuştur. Bağımsız akıl yürütmeyi kullanma ile doğrudan bağlantılı olan üniversite sınavlarında tek bir matematik ya da tek bir fizik sorusunu bile yanıtlayamayan öğrenci sayısının yaklaşık yüzde 20’leri gibi şaşkınlık verici düzeyde olduğunu tartışmıyorum bile.

Aslında bu sonuçlarda hiç bir gencimizin sorumluluk düzeyinde bir suçunun, kusurunun olduğunu söyleyemeyiz elbette. Onları böyle davranmaya ve düşünmeye eğitim sisteminin daha başından programlayan Cumhuriyet karşıtı siyasal iktidardır kuşkusuz. Özellikle son 18 yılda Cumhuriyetten intikam almanın bütün hıncıyla uygulamaya konan bilim ve akıl karşıtı küreselci Yeni Ortaçağ kültürüdür; yükselmenin ve kariyer yapmanın yolunun soru ve tez hırsızlığıyla açıldığı bu kültürün içinden üretilen eğitim sistemidir esas sorumlu olan.

***

Sözkonusu içi boş, köksüz, Batı özentili, gösterişçi diklenme kültürünün kökleri, neoliberal-postmodern karşıdevrimin sahneye konduğu 1980‘li yıllara dayanır. Bütün kişisel ve siyasal tavır ve davranışlarıyla Turgut Özal‘ın kendisi ve uygulamaya koyduğu piyasacı, bireyci, Amerikan özentili proje, Cumhuriyet kültürüne ve ulusal değerlere yabancılaşmanın, onun yıkıma uğratılmasının başlangıcıdır. Attila İlhan bunu şu çarpıcı ve mizahi anlatımla betimler: “Gösteriş patlaması, Turgut Özal’ın devri saltanatında başladı ve sürüyor; bizdeki kadar dünyanın neresinde yaptığı ve yaşadığı bayağılıklarla övünen ayılar vardır sanırsınız.”

Attila İlhan‘ın bu tepkisini göstermeyen samimi Cumhuriyetçi hiç bir Türk aydınına rastlayamazsınız. Çünkü ulusal kültürümüzde ve tarihimizde hiçbir zaman, Amerikan kültüründen aşırma Özal modeli kendini beğenmiş, küstah, övüngen, kibirli ve gösterişçi kişilikte bir dik duruş örneği yoktur. Türk kültür ve edebiyatında bu tür davranışları yadsıyan, kınayan, ayıplayan öylesine çok özdeyiş, kıssa, hikaye, fıkra var ki… Diyebiliriz ki, Türk ve Avrasya sanat ve edebiyatının bütün ana motif ve izlekleri, diklenme karşıtı nitelikleri ve değerleri yüceltir. Tersini olumlayan hiç bir örneği bulmak mümkün değildir. Anadolu kültürünün en seçkin ve kurucu isimlerinin; Yunus Emre, Hacı Bektaş, Mevlana, Ahi Evren (Nasrettin Hoca), Otman (Ataman) Gazi, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Ede Bali, Hacı Bayram, Ak Şemseddin, Pir Sultan Abdal, Karacoğlan ve diğerlerinin düşünce ve davranışları, kibir ve gösterişten tamamen arınmış, alçakgönüllülükle gönülleri fethetmiş ve manevi olarak hakiki iktidarı gerçekleştirmiş kişiliklerdir.

Yazımızın başında belirttiğimiz gibi AKP kurmayları, yani Türkiye’yi yöneten zihniyet -ki aslında yönetemiyor-, Batı karşıtı söylemlere ihtiyaç duydukça Doğu ve İslam kültüründen süzülmüş veciz sözleri yerli yersiz kullanıyor. Ama öte yandan temsil ettikleri sınıfsal ve siyasal konumları ve eylemleri, ne İslam ne de Doğu kültüründeki, zenginlik hırsını, açgözlülüğü, bencilliği, riyakarlığı ve yalancılığı eleştiren, aşağılayan, mahkum eden anlayış ve değerlerle uyuşuyor.

Vahabi-Selefi İslamcılığını Cumhuriyete karşı “ılımlı” İslam olarak boyayıp Türk milletine bir süreliğine yutturan ABD’nin sözde “Adalet ve Kalkınma” projesi, Türk milletinin dokusal özellikleri ile uyuşmadığı içindir ki Tayyip Erdoğanfikri” ya da “kültürel iktidarı kuramadık” itirafında bulunuyor. O nedenle ulusal köklerden, ulusal kültürden bu kopukluk, abartılı, şişirme dik duruş gösterileriyle, içi boş, hamasi, gerçek dışı şeyleri gerçekmiş gibi pazarlayan “şahlanma”, “uçurma”, “pik yapma” söylemleriyle kapatılmaya çalışılıyor. Bilindiği gibi bir olgu, bir fikir aşırı abartılırsa tersine dönüşür; abartılı dik duruş söylemleri diklenmeye yol açar ya da özündeki diklenmenin kılıfıdır bu. Ayrıca diklenme sonuçta her zaman döner dolaşır teslimiyete varır. Bu da diklenmenin diyalektiğidir.

ABD ve AB‘nin diğer “sol” etiketli projesi Soros damgalı Sosyal Demokrasinin, Türkiye toprağında kök salma, yeşerme olasılığının imkansızlığı aslında denenmiştir ve kanıtlanmıştır. Atatürkçü Türk ulusal kimliği ve kültürünün dinamikleri, karakteristik özellikleri hadımlaştırılıp yok edilmedikçe -ki bütün güçleriyle bunu yapmaya çalışıyorlar- bu olgu, bizim bir özgünlüğümüz olarak varlığını koruyacaktır. Çünkü emperyalizmin sözkonusu projesinin kök hücreleri ve beslenme kaynakları Anadolu’da değil, Avrupa’dadır, Avrupa tarihi ve kültürünün kendi özgünlüğündedir; yani bütünüyle Batı’ya özgüdür. Dolayısıyla bu coğrafyada kök salamayan, kökü bu topraklarda, genleri bu ulusun tarihinde ve kültürel dokusunda olmayan hiç bir duruş, tavır, davranış, ne emperyalizme karşı, ne de içsel-toplumsal haksızlık ve adaletsizliklere karşı tutarlı ve istikrarlı bir dik duruş gösterebilir.

Demek ki köksüzlük dik duruşun düşmanıdır. Şişirilmiş, hormonlanmış yapay, sahte verimlilik ortamları ise, diklenmenin vatanıdır. Gerek AKP gerekse de CHP yönetimine egemen olan emperyalist küreselci program ve stratejilerin uzantısı yapılar ve anlayışlar, ulusal kültürün derinliklerine kök salmış, Türk milletinin kök hücreleriyle bütünleşmiş Kemalist Devrim ilkelerine karşı oldukları için köksüzlükten ve onun marazlı hastalıklarından kurtulamazlar. Bu nedenle, mevcut diklenme duruş ve söylemleriyle ne yaparlarsa yapsınlar dik duramazlar; ancak günümüzde yaşadığımız gibi belli geçici konjonktürlerde diklenerek ve halkı kandırarak var olabilirler.

Özlü bir halk deyişiyle onlar, saksıda yetişmiş buğdaya ya da akvaryumdaki balığa benzerler; saksının, akvaryumun sahibi, planlayıcısı, besleyicisi kimse onun amaçlarına, çıkarlarına göre şekillenirler. Büyük ölçüde yapaydırlar, doğanın, tarihin ve gerçek yaşamın beklenmedik, büyük fırtınalarına, afetlerine uzun süre dayanamazlar, kuruyup gitmeleri, soluksuz kalıp, direnme ve kendini yenileme gücünü kaybedip yok olmaları kaçınılmazdır. Ve bir çok belirtisini görmekteyiz ki, bu tür yapıların dağılmaları ve Türkiye toprağına kök salabilecek, önümüzdeki fırtınalı sürece dayanabilecek yeni siyasal-kültürel yapılar ve saflaşmalar gündemdedir. Bu toprakların kök hücreleriyle doku uyuşmazlığı yaşayan hiç bir siyasal ve kültürel organizmanın kök salma ve dik durma olanağı yoktur.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir