Karadeniz

Deniz Boğulmaz!

Celal Ulusoy

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Otobüs, sahili takip eden bol virajlı yolda ilerliyordu. Güneşin doğmasına daha vardı; ama namaz vakti gelmişti. Kaptan, içinden geçtikleri bir köyün camisinin önüne çekti otobüsü. Sabah namazını kılacaktı. Onu iki kişi daha takip etti. Diğerleri uyuyordu… Otobüsün durduğunu fark eden Şahin, yarı uykulu halinden uyandı. Mola yerine geldiklerini zannederek: “Allah Allah!.. Bu ne molası şimdi? Az önce mola vermedik mi? Yarım saat oldu olmadı…” dedi içinden. Ön tarafa baktı; kaptan yerinde yoktu… Arkadaki muavini aradı; o da görünmüyordu. Yanındaki koltukta oturan yolcu uyuyordu. Onu rahatsız etmek istemedi. Kendi kendine, “Neler oluyor?” diyerek otobüsten indi.

Muavin, az ilerde karanlığa karşı sigara içiyordu. “Ne oldu hemşerim, bir sorun mu var? Niye durduk?” diyerek yaklaştı ona. Muavin ağırdan alarak: “Yok abi, yok bir şey! Kaptan namaz molası verdi. Yolun karşısında cami var da…” dedi, Şahin’in yüzüne bile bakmadan. Umursamaz bir halde sigarasını içmeye devam etti. Şaşkın şaşkın ona baktı bir süre Şahin… “Ne demeli şimdi? Onun hiçbir suçu yok ki!.. Ya şu tavrına ne demeli? Ya o kadar yolcuya hiçbir bilgi verilmemesine!… Hoş, yolcuların da umurlarındaydı sanki. Baksana hepsi de, hiçbir şeyden habersiz uyuyor, koyun gibi” demek geçti içinden. Yine de muavine: “Yeni mi çıktı bu namaz molası hemşerim? Bu ihtiyacı da diğerleri gibi mola yerlerinde giderseniz olmaz mıydı?” çıkışını yapmadan edemedi. “Bu adam da nerden çıktı şimdi? Bugüne kadar hiç laf eden olmamıştı. Namazdan niyazdan habersiz biri her halde…” diye mırıldandı Muavin, kendi kendine. Şahin, “bir şey mi dedin hemşerim” deyince de: “Yolcular istiyor abi! Biz ne yapalım?” cevabını vererek idare etti durumu. Şahin otobüsü göstererek: “Yolcular hiçbir şeyden habersiz, mışıl mışıl uyuyorlar içerde kardeşim” diye üsteleyince de, “Kaptan bilir abi, o ne derse ben onu yaparım, onu söylerim” dedi ve yürüdü.

Namaza gidenler dönüyordu. Şahin ardı sıra yürürken: “Ya otobüse bindiğimizden beri attığın, şu her şeyi ben bilirim, her şeyden ben sorumluyum diyen havana ne demeli?” demeyi bir başka zamana bıraktı. Başka bir yerde ve zamanda olsalar bu işi yarım bırakmazdı Şahin, ama yolculuk halinde dalaşmayı pek sevmezdi. Üstüne gitmedi. Olayın asıl kahramanına da bir şey söylemedi. Sessizce oturdu yerine. Yanındaki ve namaza gitmeyen diğer yolcular hâlâ uyuyordu.

Uykusu kaçmıştı bir kere; uyuyamadı… Alaca karanlıktı ortalık. Koltuğu iyice dikleştirerek çevreyi izlemeye çalıştı. Gün doğmak üzereyken geçtiler Trabzon’u. İlk fark ettiği şey yol oldu; düzeltme, genişletme, virajları azaltma ve yumuşatma pahasına güzelim koylar yok edilmişti. Bu görüntüleri acı bir tebessümle izleyen Şahin, asıl Rize’ye girince şok oldu. Otobüs, liman tarafındaki köşeyi dönünce başka bir şehre geldiğini sandı: “Burası benim gençliğimin geçtiği şehir olamaz! Nerede o güzelim koy; mavi ve yeşilin iç içe oynaştığı? Nerede o güzelim ahşap evlerin ve de kalenin denize vuran silueti. Hiç biri yok ortalıkta, yerinde yüksek binalar arzı endam ediyor birer matah gibi. Şimdi hatırladım, “Denizi kara, karayı para yapan adam” sözünü. Demek adamın marifeti buymuş; denizi öteleyip yerine beton bloklar dikmek!.. Yazıklar olsun bunu yapana da, bunu bir övünç konusu haline getirene de… Keşke gelmez olaydım da bu rezaleti görmeyeydim” dedi içinden. Gördüklerine çok üzülmüştü. Rize yolcuları otobüsten inerken, dışarı çıkmak istemedi Şahin. Yanındaki yolcunun inebilmesi için yol verdi sadece. Ortalıkta ne iskele kalmıştı ne körfez, tanıdık hiçbir bina da yoktu; tamamen yabancı bir kente dönüşmüştü Rize…

Oysa, onun ilk aşkı yaşadığı yerdi burası. Mutlu olduğu o yıllarda, adım adım her köşesini sevmişti buranın. Acı tatlı hatıraları vardı. Birden daldı gitti o günlere… Kasabalarında henüz lise yoktu. O nedenle Liseyi burada okumuştu. Dikkatini çeken ve uzaktan uzağa izlediği Aysel’e de Trabzon’a yaptıkları bir okul gezisinde yaklaşabilmişti ancak. İkisi de lise ikideydi o yıl. Okulda ve dışarda gizli gizli buluşmalarını, kaçamaklarını duymayan kalmamıştı bir süre sonra. Bu ilişki okulun bitimine iki ay kalana kadar da devam etti. Birbirlerine söz vermişlerdi bir kere: Asla ayrılmayacaklardı. İkisi de üniversiteye gidecek, mezun olduktan sonra da evleneceklerdi. Ama küçük yerdi Rize; Aysel’in ağaları duymuştu bu ilişkiyi. Peşine düştüler Şahin’in; sıkıştırdılar birkaç kez. Şahin takmadı onları… Aysel’e olan aşkı delice bir tutkuya dönüştü sonunda. Aysel’le buluşmaları daha da sıklaşmaya başladı. İşi inada bindirmişlerdi. Adeta köşe kapmaca oynuyorlardı…

Bu olaydan Aysel’in babasının haberi yoktu henüz. Ağabeyleri, babalarına söylemek ve onu okuldan aldırmakla tehdit ediyorlardı. Son sınıftaydılar; mezun olacaklardı. Ancak bu arada dersler de aksamaya başlamıştı. Bir gün, Aysel’in ağabeyleri balıkçı barınağında sıkıştırdılar Şahin’i; tehdit ettiler, dövdüler; diklenince de, Karadeniz’in buz gibi sularına attılar. Aylardan Şubat’tı, hava da yeterince soğuktu. Allahtan balıkçılar vardı etrafta; denizden çıkarıp kuruladılarsa da kapmıştı kapacağını Şahin… Balıkçılar olmasaydı ne olurdu kim bilir? 15 gün hastanede, bir aydan fazla da evde yattı; zatürre olmuştu. Aysel olayı duyunca hastaneye koştu üçüncü gün. Ateşler içindeki Şahin’le doğru dürüst konuşamamıştı bile…

Bunu duyan ağabeyleri, babalarına her şeyi anlatınca olanlar oldu: Aysel okuldan alındı, evden dışarı çıkması yasaklandı. Bu da yetmedi; eğer bir daha görüşürlerse, bu kez Şahin denen o serseriyi, acımadan öldüreceklerini söylediler… Çılgına dönen Aysel son çare olarak, bir fırsatını bulup, aynı evi paylaştıkları arkadaşıyla bir mektup gönderdi Şahin’e. Mektupta; “Beni bırak, beni unut Şahin’im! Yoksa bunlar bana kıydılar, sana da kıyacaklar. Eğer beni gerçekten seviyorsan bir daha arama! Elveda!… Aysel” yazıyordu. Şahin, notta yazılanlara inanmadı. Arkadaşı Salih’e mektubu kimin verdiğini sordu. Arkadaşının, “Mektubu bizzat Aysel verdi kendi elleriyle” yanıtı adeta yıkmıştı Şahin’i. “Başka bir şey demedi mi?” sorusuna ise sadece sustu Salih, gözünü ondan kaçırarak.

İyileşmişti Şahin, ama aklı Aysel’deydi. Rize’ye gelir gelmez, arkadaşlarına Aysel’i sordu. Aynı evi paylaştıkları Salih’ten, onun artık okula gelmediğini öğrenmişti daha önce. Şimdi de babasının, okuldan kaydını aldırdığını öğrendi. Aysel gittikçe uzaklaştırılıyordu ondan; koparılıyordu adeta. Okuldan bir kız arkadaşıyla gönderdiği mektuplara yanıt dahi gelmiyordu. Kız arkadaşı, Aysel’in kendisine, “bana bir daha Şahin’den mektup getirme! Yoksa fena olacak” dediğini aktardı Şahin’e. Kolu kanadı kırılmıştı Şahin’in. Ne yapacağını bilemiyordu artık. Okul da umurunda değildi… “Bitirsem ne olur, bitirmesem ne olur? Aysel’siz hayatı ne yapayım ben!” diyerek dolaştı durdu bir süre… Öğretmenlerinin ve arkadaşlarının telkinleri de işe yaramıyordu. Nihayet son darbeyi Mayıs’ın ortalarında yedi Şahin: Aysel akrabası olan bir mühendisle nişanlanmıştı. Tören aile içinde yapıldığından sadece yakınlarının haberi olmuştu. Şahin buna da inanmak istemedi, ama gerçekti. “Buralarda bir gün daha duramam artık!” dedi… Kasabaya da dönemezdi… İstanbul’daki ablasına gitmeye karar verdi… Yanında üç beş kuruşu vardı. Sağ olsun arkadaşları da bir şeyler koymuşlardı cebine… İçi kan ağlayarak valizini topladı, o akşam kalkan otobüse bindi ve İstanbul’un yolunu tuttu Şahin… Gidiş o gidişti.

Bu güne kadar da dönmemişti buralara. Şimdi de rahmetli babasının vasiyeti üzerine gelmişti; kasabadaki arazileri ile ilgilenecekti. Karayoluyla deniz arasında kalan o yeri hatırlıyordu; biraz çay biraz da narenciye vardı üzerinde. Sık sık denizin saldırısına uğradığından neredeyse yarısı taşla dolmuştu. Temizlemek zorlaşıyordu gittikçe… Kimse istememişti de dedesi, orayı, iyi yerden birkaç parça çaylık yanında vererek ikna etmişti babasını… Geçmişin bu puslu hatıraları içinde gezinirken, Rize’nin o, minarelerini bile gölgede bırakan apartmanların arasından çıktıklarını fark etmedi bile Şahin…

Kasabalarına varınca karşılaştığı manzara şaşırtmamıştı onu. Sağlı sollu yüksek apartmanlar burayı da bir kanala çevirmişti. Gördükleri, yol boyunca gördüklerinin birer kopyasıydı adeta; farklı bir durum yoktu. Cezaevi duvarı gibi örülmüştü her yer. İçindekiler ise mahkumiyeti kabul etmiş gönüllülerdi…

Otobüsten inen Şahin, yedi sekiz katlı apartmanların arasında yönünü şaşırdı birden. Saatine baktı, 08.10’u gösteriyordu. Şahin, elinde irice bir çantayla kasabanın merkezine doğru yürümeye başladı. Ortalık oldukça sakindi. Dükkanların çoğu açılmamıştı henüz. Bildik bir yapıyla karşılaştı, sokaktan meydana girince: Merkez camisiydi bu. “Camiler en vefalı yapılar olmuştur her zaman; talana, yıkıma, yabancılaşmaya karşı” dedi içinden Şahin. Bunun en iyi örneği İstanbul’du. İbadet etmek amacıyla pek fazla kullanma fırsatı bulamasa da, camilerin dik durma, bir inancı ve kültürü yaşatma özelliğini her zaman takdir etmişti.

Meydanın deniz tarafındaki, çocukluğunda gittikleri sinemanın yerine altı katlı büyük bir bina yapılmıştı. Televizyondan sonra sinemalar tek tek yok olup gitmişti kasabalardan zaten. Binanın yanındaki daracık sokaktan deniz gözüküyordu azıcık. Sokağın sonuna doğru da lokantamsı bir yer dikkatini çekti. Belki bir çorba içerim ümidiyle oraya yöneldi. Gördükleri onu şaşırtmıyordu artık; deniz yaklaşık 80, 100 m. ileriye itilmiş, küçük bir iskele yerine de büyük bir balıkçı barınağı yapılmıştı. Oysa deniz, çorba içtiği lokantanın hemen önündeydi çocukluğunda. “Bizim uşaklar kıyılara sığmıyor artık; bir taraftan denizi öteliyor, bir yandan da yukarı tırmanıyor ha bire! Haa! Bir de yaylalar var… Ne olacak bunun sonu bilemem!” dedi içinden.

Doğrudan Tapu Müdürüne uğradı; kendini tanıttı. Müdür, Şahin ismini duyar durmaz şöyle dikkatlice bir baktı, emin olmak istiyormuş gibi. “Şahin! Şahin Yelkenler ha! Şu kayıp Şahin, buraları terk eden… Beni hatırlamadın değil mi? Metin ben; Metin Denizer. Ortaokuldan… Ayrı şubelerdeydik ama iyi arkadaştık… Seninle az top peşinde koşmadık! Az balık tutmadık! Ne güzel günlerdi o günler!… Nerden hatırlayacaksın! Unuttun gittin buraları; bir daha da gelmedin be arkadaş. Bu kadar mı nefret ettin?…” diyerek kucaklamıştı arkadaşını, onun şaşkınlığına aldırmadan. Sonra da oturdular karşılıklı. “Birer sabah kahvesi içeriz değil mi?” dedi Müdür. Şahin ne diyeceğini bilemedi. Serseme dönmüştü birden.

Aradan geçen yıllar silmişti bazı görüntüleri. Çocukluk arkadaşını da kırmak istemiyordu: “Aradan çok zaman geçti, hepimiz değiştik. Hatırlamam için bana biraz izin ver. Böyle bir sürprizi beklemiyordum” dedi Şahin, arkadaşı odacıya iki sade kahve getirmesini söylerken.

“Dert etme! Uzun uzun konuşur, hafızanı tazelemeni sağlarız nasıl olsa… Gelmişken biraz kalırsın herhalde?” diyerek arkadaşının yanıtını bekledi. “Birkaç gün kalırım herhalde. Bizim şu arazi işine bağlı biraz da; ölmeden babam vasiyet etmişti. ‘Bir orası kaldı elimizde, git sahip çık’ demişti. Ben de kardeşlerimin vasiyetini alıp geldim. Ya satar giderim ya da bir müteahhide veririm diye düşünüyorum” dedi Şahin.

“Tapusu yanındaysa bakabilir miyim?

“Tabi! Yanımda” diyerek çantadan çıkardığı tapuyu uzattı arkadaşına.

Müdür tapuyu şöyle bir inceledi; ada pafta numarasına baktı. Bir memura seslenerek, numarasını söylediği bir paftayı getirmesini istedi. Sonra da,

“Pafta gelene kadar anlat bakalım. Avukat olduğunu söyledin, kendini tanıtırken. Orası tamam da. Bunca yıl ne yaptın?.. Liseyi bitirmeden gittiğini duyduk bizim Salih’ten. Bir kız meselesi mi varmış ne? O kadarını biliyoruz. Sonrası yok… Evlendin mi, çoluk çocuk ne var? Babanı kaybetmişsin, başın sağ olsun! Senden birkaç yıl sonra İstanbul’a onların da gittiğini biliyorum. Ne zaman vefat etti baban” dedi.

Bir avukat olarak sorgulanmaktan pek hoşlanmazdı Şahin. Ama karşısındaki, anladığına göre çocukluk arkadaşıydı. Onu kırmak da istemiyordu.

“Babam üç yıl önce vefat etti. Annem henüz sağ. Bana gelince: Bir evlilik yaptım ama sürdüremedim; iki yıl sonra ayrıldık. Sonra da bir daha evlenmek kısmet olmadı. Anlayacağın çocuk yapacak kadar uzun süren bir evliliğim olmadı” dedi kısaca.

Bu arada memur paftayı getirmiş Müdürün önüne koymuştu. Müdür ada ve parsel numarasına bakarak paftadaki yerini bulmaya çalıştı arazinin. Baktı. Baktı. Dikkatlice bir daha baktı. “Allah, Allah! Altı buçuk dönüm arazi bu! Uçmadı ya! Şu işe bak!” dedi şaşkınlık içinde. Şahin:

“Ne oldu müdürüm? Bir sorun mu var?” diyerek paftaya doğru eğildi. Müdür:

“Paftada bir sorun yok. İşte ada ve parsel. Üstünde de kaç metre kare olduğu yazılıyor. Yazmasına yazıyor da. Şu anda yerinde mi değil mi, onu düşünüyorum…”

“Nasıl yani? Koca tarla yerinde olmayıp da uçacak değil ya?

“Uçamayacağını ben de biliyorum ama… En iyisi, benim arabayla gidip bizzat yerinde görelim” diyerek arkadaşının koluna girdi ve kapıya doğru birlikte yürüdüler.

Şahin neler olduğunu anlayamamanın şaşkınlığı içinde arkadaşının arabasına bindi. Nasıl bir sorun olabileceği konusunda aklına mantıklı bir cevap gelmiyordu. Müdür ise durumu hemen fark etmişti; o bölgeyi çok iyi biliyordu. Hatırladığı kadarıyla orada, yol ile deniz arasında bu büyüklükte bir arazi yoktu. Olsa olsa 500 metre karelik bir alan kaldığını düşünüyordu… Şahin üstünden geçtikleri iki dereyi hatırladı. Kasabanın buralara kadar uzamasına ve özellikle deniz kenarının 7, 8 katlı binalarla doldurulmuş olmasına hayretle baktı kaldı. Çocukluğunu geçirdiği evleri burada bir yerdeydi. Görünen o ki, ortada o evden eser yoktu. İçi sızladı; anıları tuz buz oldu…

“İşte geldik” diyerek yolun kenarında durdurdu arabayı arkadaşı. Arabadan inip birlikte yolun karşı tarafına geçtiler, yol müsait olunca.

Müdür: “Şahin, işte sizin 6.5 dönümlük arazi kardeşim!” diyerek önlerindeki ince uzun, adeta çizgi halinde kalmış toprak parçasını gösterdi. Topu topu 400, 500 metre karelik bir alandı gösterdiği yer. Üzerinde, birilerinin diktiği kara lahanadan başka bir şey de yoktu. Buraların adetiydi: boş yerler affedilmez, mutlaka kara lahana ile doldurulurdu.

Şahin sağına baktı, soluna baktı, ileriye baktı; döndü arkasına baktı… Babasından miras kalan ve ilgilenmesi için vasiyet ettiği araziyi arıyor gibiydi. Ama ortalıkta öyle bir toprak parçası yoktu. Şaşkınlık içinde, önünde uzanan 8-10 metre eninde, şerit şeklindeki toprak parçası ile deniz arasında büyük kara taşlardan yapılan tahkimata baktı bir süre. Gerçek ordaydı; koca bir duvar olarak Karadeniz’in önünde duruyordu. Görmüştü… Ama yine de kabul etmek zordu. Tapu Müdürü dikkatle onu izliyor, ne tepki vereceğini merak ediyordu.

“Yahu Müdürüm! Sevgili arkadaşım, benimle dalga geçmiyorsun değil mi? Sen buranın bizim arazi olduğundan emin misin? Yanılmış olmayasın? Ver şu paftaya bir de ben bakayım” diyerek arkadaşının elindeki karton parçasına uzandı. Tahkimattaki nispeten düzgün bir taşın üzerine koydukları paftaya dikkatle baktı Şahin. Müdür ona bilinen noktalardan hareketle, çevreyi de tarayarak açıklamaya çalıştı her şeyi. “Sevgili dostum, yanlışım yok! Altı yıldır buradayım, her yeri karış karış bilirim. Şu gördüğün binaların çoğu benim zamanımda yapıldı. Kimlere ait olduklarını, kaç metrekare olduklarını ezbere bilirim… Aslında, paftaya bakar bakmaz anlamıştım ben, ama bir şey söylemek istemedim dairede” dedi yüzüne yansıyan üzüntülü haliyle.

“O zaman ne oldu koca tarlaya Metin? Buharlaşmadı ya!” sorusunu sorma ihtiyacı duydu, haklı olarak Şahin. İlk kez yükselttiği sesinde suçlama ve isyan ateşi vardı biraz.

“Karadeniz’i bilirsin! Yıllardır kemirip durur bu kıyıları. Şu tahkimat yapılmasaydı şu toprak parçası da kalmazdı, binalar da, yol da…

Anlayacağın sizin tarlayı Karadeniz kapmış be Şahin! Çok üzgünüm, yapacağımız bir şey yok be arkadaşım!”

“Yanılıyorsun Müdürüm! Gelirken yol boyunca gördüm, bizim tarlayı çalan hırsızları; boşuna Karadeniz’i suçlama! Denizi kara yaparak, koyları yol yaparak, kumsalları tahkimatlarla kapatarak rant yarattıklarını söyleyen hırsızlar götürdü bizim araziyi. Ve hâlâ bir yerlerden bir şeyler çalmaya devam ediyorlar; gözümüzün içine baka baka… Ne acıdır ki, biz İstanbul’da, gençlik heyecanıyla memleketi kurtarma derdindeyken, şuradaki iki karış toprağımıza sahip çıkmaktan acizmişiz de haberimiz yokmuş. Yazıklar olsun bize!..”

“Şunu asla unutmayalım: Deniz asla sıkıştırılamaz, zincirlenemez, boğulamaz sevgili dostum! Karadeniz’e de asla şaka yapılmaz! O kendinden alınanın karşılığını, eninde sonunda misliyle verecektir… Doğanın temel kanunudur: Kendini ciddiye almayanı ve de yasalarına saygı göstermeyeni affetmez” diyerek acı bir gerçeği ifade etmeye çalışıyordu Av. Şahin Yelkenler.

En az üç gün kalırım diye geldiği kasabadan o gün akşam ayrılmaya karar verdi Şahin. Ama gitmeden önce yapacağı bir şey vardı. Oturdu denize nazır bir çay bahçesine ve bir dava dilekçesi yazdı kendisi ve kardeşleri adına. Denizi hangi amaçla olursa olsun doldurarak, 6.5 dönümlük arazilerinin deniz tarafından karşılık olarak alınmasına bile bile neden olan ve esasen bir hırsız kurnazlığıyla topraklarını çalan, bu işi de denize yaptırdıklarını düşünerek sıyrılacağını sanan … kişilerden ve kurumlardan şikayetçi oldu. Dilekçeyi alan savcı okudu, bir daha okudu. Şahine baktı, bir daha baktı: “Avukat bey, bu dilekçeden ben bir şey anlamadım. Diyorsun ki, arazimizi şu kişiler ve kurumlar çaldı. Taşınmaz bir mal nasıl çalınır Avukat bey?”

“Sayın savcım arazimizin nasıl çalındığını dilekçede ayrıntılı olarak yazdım. İsterseniz sözlü olarak da açıklayabilirim. Olmadı sizi bizzat olay mahalline götürür gözlerinizle görmenizi de sağlarım.”

“Yok, yok! O kadarına gerek yok! Yazdıklarınızın hepsinin az çok ben de tanığıyım! Bu kıyılarda yapılan yanlışların ben de farkındayım! Ancak benim demek istediğim şu: Dilekçenizdeki iddiaların yasalarda suç olarak bir karşılığı yok! Siz de hukukçusunuz! Bu dilekçeyle ilgili olarak yapabileceğim bir şey olmadığını pek ala biliyorsunuzdur!”

“Elbette biliyorum Sayın Savcım. Ben sadece, bu dilekçemin kayıtlara geçmesini istiyorum. Hepsi bu…”

Savcı çaresiz dilekçeyi kaleme havale etti. İçinden de: “Al size bir Karadeniz şakası” daha demeden de edemedi.


37 yıllık ayrılıktan sonra, gidip de bir gün bile kalmadan döndüğü, yolda, “önce sevgilimi, şimdi de toprağımı çalan şu memlekete bir daha gelmek nasip olamasın” dediği yerden bir resmi yazı aldı Av. Şahin Yelkenler. Son gidişinden 14 yıl sonraydı. Yazı Karayolları Bölge Müdürlüğünden geliyordu. Devam eden duble yol inşaatı kapsamında kamulaştırma programına alınan kasabalarındaki arsalarının alım satım işlemini yapmak üzere, belirlenen tarih ve saatte kurum da olmaları isteniyordu. Çoktan unuttuğu bu arazi konusunun, bu şekilde tekrar gündeme gelmesine sevinsin mi, üzülsün mü anlayamadı Şahin. Karayolları Bölge Müdürlüğünün, yıllar önce Savcılığa verdiği dilekçede, topraklarını çalmakla suçladığı kurumlardan biri olduğunu hatırladı. Hiç tereddüt etmeden, “Bakalım, bundan ne çıkacak” diyerek istenen tarihte ilgili kurama gitti. Belirtilen saatte kuruma vardığında, Pazarlık Komisyonunu kendisini bekliyor buldu. Komisyon başkanı konuya girip: “… kasabasındaki … ada … paftadaki 400 metre karelik arsanızı…” der demez kendini tutamayarak ayağa fırladı Av. Şahin Yelkenler ve: “Sayın başkan elinizde tapu kaydı yok mu sizin?” diye sordu.

“Elbette var Şahin bey!”

“Tapuda ne yazıyor, okur musunuz lütfen!”

“Siz tapuda ne yazdığına bakmayın! Biz şu anda kullanılabilir durumda olan alanla ilgileniyoruz. Sadece o kısmı kamulaştıracağız!”

“Siz oraya yol yapacaksınız değil mi?”

“Evet!”

“Genişliği ne kadar olacak söyler misiniz?”

“36 m. Bunun konumuzla ne ilgisi var Şahin Bey? Anlayamadım doğrusu!”

“Anlatayım o zaman: Şu anda bizim arazinin büyük bir kısmı deniz değil mi? Deniz! Niye deniz olduğu konusuna hiç girmeyeceğim… Siz 36 metrelik yolu yaparken burayı doldurmayacak mısınız? Dolduracaksınız değil mi? Ne olacak orası? Kara olacak değil mi? Bu karanın tapusu kimde olacak sizce, Sayın Başkan? Tabi ki, kandıramadığınız takdirde bende olacak! Öyle değil mi? O durumda siz şimdi ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bana sadece 400 metre karelik arsanın bedelini ödeyip, 6500 metre karelik koca araziye sahip olmaya çalışıyorsunuz, öyle değil mi? Şimdi anladınız mı ilgisini? Ha! Farklı bir şekilde açıklayayım isterseniz, belki durumu kavramanıza yardımcı olur: Bu yaptığınız işlemler sonucunda, bazı resmi kurumlar tarafından yıllar önce çalınan topraklarımı aynen, yerine koymuş olacaksınız. Yani şimdi yok saydığınız toprağımın tamamı var olacak. Anladınız mı?”

“Siz benim aynı zamanda 30 yıllık avukat olduğumu bilmiyorsunuz tabi. Beni ve başka insanları aptal yerine koymanıza üzüldüğümü söylemeden edemeyeceğim. Eğer benimle pazarlık yapmak istiyorsanız 6500 metre karelik arsam üzerinden yapacaksınız. Yok! Biz devletiz, istediğimiz gibi kamulaştırma yaparız derseniz, siz bilirsiniz. O zaman ben de bir avukat ve mal sahibi olarak gereğini yaparım. Şu anda yapacak bir şeyinizin ve bana verecek bir yanıtınızın olmadığını da biliyorum. Bu nedenle kıymetli vaktinizi boşuna almak istemiyorum ve ben ayrılıyorum izninizle…” diyerek çantası elinde, komisyon üyelerinin şaşkın bakışları altında, emin adımlarla çıktı gitti Av. Şahin Yelkenler…

Neyse ki, yasalar mülkiyeti koruyordu. Dört yıllık bir mücadeleden sonra Av. Şahin Yelkenlerin dediği oldu; kamulaştırma bedeli, mahkeme kararıyla 6.500 metre kare üzerinden hesaplandı. Aile bu işten yüklü bir para aldı, ancak Şahin mutlu değildi. Onlar kazanmıştı; ama Karadeniz biraz daha ötelenmiş, insanları ise bir kez daha kaybetmişti, şimdilik…

Celal Ulusoy

13 Mart 2019 / Çayyolu Ankara

Etiketler

Bir Yanıt Yazın