toros dağları

Dağların Çağrısı

Mehmet Ulusoy
isimlik-Mehmet Ulusoy

Medya ve siyaset dünyası öyle kirlendi ki, insan kendinden bile utanır hale geldi. Böylesi durumlarda insan, öncelikle manevi bir direnme mevzisine ya da direndiği ruhsal-düşünsel mevzinin gücünü daha da yükseltip bir iç güvenlik, iç huzur yaratma arayışına girer. Sırtınızı dayayacağınız, ideallerinizle, gözde değerleriniz ve günlük yaşamınızla bütünleşmiş bir “gönül dağı”na ihtiyaç duyarsınız. Değilse, her türlü insani değerin; erdemin, namusun, şerefin, sevginin, dostluğun, vicdanın, ahlakın içini boşaltılıp ruhsuzlaştırıldığı karadelik çukurunda, insan, bir meta/mal olmaktan, sonra da çöpe dönüşmekten kurtulamaz. 

Gönül Dağı”, bir İç Anadolu kasabasının; acıları, sevinçleri, umutları, aşkları ve dostlukların abartısız, sahici bir dille anlatıldığı, severek izlediğim, TRT-1‘deki bir dizinin adı. Ortada bir çelimsiz dağ görünüyor, ama Hacı Bektaş‘ın, Neşet Ertaş‘ların engin insanlık kültürüyle beslenip demlenmiş Orta Anadolu insanının yüce gönlüyle o dağ bir başka heybetli görünüyor. Dağ deyince, Köroğlu‘nun sırtını dayadığı efsanevi Çamlıbel unutulur mu?… 

Bu ara kafayı dağlarla bozdum gibi. Hayırdır, diyorum kendi kendime… Hâlâ yüzde seksenimizin ruhen köylü olduğu, dağla, yaylayla, toprakla gönül bağımızın sürdüğü yakın geçmişimize doğru biraz ilerleyelim isterseniz. Kafayı bozup bir şeylere isyan edince ilk sığınacağımız yer dağlar değil miydi eskiden? Tarımımızın çökertildiği, köyümüzün nerdeyse toprağına yabancılaştığı, köylüyü tarımdan soğutmak için her türlü dalaverenin çevrildiği günümüzde içimizdeki isyan fırtınalarını dindirmek ne mümkün!.. 

Günümüzde dağlara ulaşmak zor. Dağların koruyuculuğu güvenliği de eskisi gibi tekin değil. Ama dağın kendisi olmasa da hayali, imgesi var zihnimizde; bu imge, kurgu, düşünüm çağında hiç olmazsa onunla oyalanabilir, stresimizi atabilir, isyanımızı haykırabilir, zehrimizi boşaltabiliriz!.. Böylece doğal, insani yanımızı bir nebze olsun yenileyip canlı tutabiliriz. Hiç olmazsa ruhsal dünyamızdaki kirlenmeyi, başkalaşmayı bir ölçüde önleyebiliriz. Eh, her şey söz ve imge oyunlarına, algı düzenbazlıklarına bağlandığına, gerçekliğin yerini yapay imgelerle örülü kurgular ve medyatik şarlatanlıklar, masallar aldığına göre… Öfkelendikçe, isyan duygumuz yükseldikçe, dağ imgelerimiz, dağ cinlerimiz de hemen sıraya giriyor; “bana gel!”, “bana gel!”, “bende arınıp temizlenebilirsin!”, “kurtuluş bende” diyerek… 

Kimimiz, tv’lerin, internet ve “akıllı” telefonların her santimetresini işgal etmiş reklamlarla dünyayı haraca bağlamış mafyatik emperyalist tekellerin, yerli-yabancı vurgun çetelerinin ayartmaları ile, tuzaklarla dolu boş hayallerin peşinde perişan olurken…. Benim gibi iflah olmazlara, ister donkişot, ister dinazor, ister “çağın küresel gerçeklerine ayak uyduramamış aptal!” deyin, bizim yolumuz illa ki dağlardan geçiyor. O dağlar ki, ne kadar gönlümüzdeki simgesel ve imgesel bir varlıktan ibaret kalsa da, o imge ve simge hep dik duruşun, isyanın, boyuneğmezliğin, namusun, mertliğin, mazluma sahip çıkmanın, haksızlığa isyan edene kucak açmanın yüce simgesi olmaya hep devam edecektir. Geçmişte böyleydi, gelecekte de böyle olacaktır!..

***

İnsan düşünürken en yakın, en somut nesne ve olayların zihinde oluşturduğu imgeler ve çağrışımlar üzerinden ilerler. Doğrudan veya dolaylı, gerçek ya da simgesel bir karşılığı olmadan kolay kolay hayal kuramaz. Kavramlar, döner dolaşır, ona anlam veren maddi, fiziki kaynaklara, insanla doğa, insanla toplum arasındaki ilişkilere götürür bizi. Dağlar üzerine hayal kurar, anılarımı kurcalar, imgelem dağarcığımı yoklarken karşımda Kaz Dağları canlı bir varlık olarak sanki göz kırpıyor. 

Kaz Dağları deyince, ona şiiriyle, romanıyla, yaşamıyla, devrimci duruşuyla hakkını veren, “benim meskenim dağlardır” diyerek onun sadık bir oğlu olduğunu kanıtlayan Sabahattin Ali hiç unutulur mu? Onun, “Kuyucaklı Yusuf” romanı, tam da, kentlerin kirletici, yozlaştırıcı, insani değerleri öğütüp çürüten, insanı kendine yabancılaştıran çarkına karşı, dağların özgürleştirici, arındırıcı özelliği arasındaki çatışmayı konu ediniyordu. Bu düşünce ve duyguları bir şiirinde ne kadar çarpıcı ifade ediyor:

Başım dağ saçlarım kardır,

Deli rüzgarlarım vardır,

Ovalar bana çok dardır,

Benim meskenim dağlardır.

Şehirler bana bir tuzak,

İnsan sohbetleri yasak,

Uzak olun benden, uzak,

Benim meskenim dağlardır.

Kalbime benzer taşları,

Heybetli öter kuşları,

Göğe yakındır başları;

Benim meskenim dağlardır.

İki yıldır Kaz Dağları’nın eteğinde yaşıyorum. Anlayacağınız, korona günlerinde hep buradaydım. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım da Torosların en güzel, en şirin yöresinde, Barcın Yaylası’nda geçti. Sarıkeçili, Karakeçili, Avşarlı, Gongullu, Gerceli, Barcınlı, Abbaslar, Köpüklüoğlu, Tunalar yörüklerinin taa Anamur‘dan 15-20 günlük yolculukla ulaştıkları yaylalar… Karacoğlan‘nın aşk türkülerini yörük obalarına, çobanların sevdalarını demlediği koyaklara, dağ yamaçlarına, su başlarına ve elbette bütün Toros çobanlarının ve yiğitlerinin gönlüne nakşettiği o uçsuz bucaksız Barcın Yaylaları… 

O nedenle kimse kıskanmasın, bütün dağlar ve yaylalar benim kadim dostumdur, ahbabımdır. Ve ben, her gün her dakika, okurken, yazarken, düşünürken yürürken, ülkem ve halkımın büyük acılarını, küçücük sevinçlerini paylaşırken, eski dostlukların sıcaklığıyla, bütün heybeti ve eğmezliğiyle karşımda yüce gönüllü dert ortağı Kaz Dağlarını görürüm. Onda da çocukluğumun Toros dağlarını ve yaylalarını anımsarım, hayal meyal. Binlerce yıl türlü insanlık hallerine tanıklık etmiş, sonsuz bilgeliğiyle sakin ve engin bizi izlemekte…

***

Bazılarına göre İde dağıdır o, antik pagan tanrıların mekanı, ulu aşklarını yaşadıkları; yüceliklerinden insanların yazgısına hükmettikleri… Çoğumuz için de oksijeni bol, doğal güzellikleri, tertemiz, dupduru su kaynaklarıyla, havasıyla, insan ilişkileriyle kirlenen kent yaşamından kaçanların sığınma mekanı. Bunların hepsine eyvallah, ama benim için o çok daha fazla şeyler ifade ediyor. Özgürlüğün, saflığın, temizliğin, dürüstlüğün, boyuneğmezliğin, teslim alınamazlığın vahşi doğasını, yalçın, sarp ve yüceliğini simgeler her zaman. 

Gençliğimin, gözünü uzak ufuklara dikmiş, daha ötesini öğrenmeya kilitlenmiş, tutkulu, en özgür ve fırtınalı yılları 68’lerde başkaldırının mekanıydı, simgesiydi bütün dağlar. Kim ne derse desin “İnce Memed”, o yıllarda haksızlığa ve ağalığa isyanın başucu kitabıydı. Türkülerimiz, şarkılarımız dağ imgesi olmadan yüksek duyguları ifade etmede yetersiz kalıyordu. Şimdi de öyle değil mi? Bizim kadar türkülerinde dağı/dağları yiğit, güvenli, engin yürekli, bilge bir dost, arkadaş olarak imgeleştiren bir başka kültür var mı acaba? 

Demem o ki, boşuna “dağa çıkmak”, özellikle Anadolu tarihinde, her başkaldırının, her devrimci girişimin büyülü sözcüğü haline gelmemişti. Anadolu‘nun, Celali İsyanlarından ve Yavuz Selim kıyımına karşı dağlara kaçıp direnen Alevi başkaldırısından sonraki tarihine bakarsak, yüzlercesini sayabileceğimiz bütün haklı isyanların otağı, yatağı dağlar olmuştur. Köroğlu, Dadaloğlu, Sepetçioğlu, Atçalı Kel Memed, Çakırcali, Yörük Ali, Demirci Ali ve benzeri bir çok halk isyancısı. 

***

Evet, kapitalist-emperyalist uygarlık geliştirdiği savaş teknolojileriyle, henüz devrimci isyancıların, Resneli Niyazi‘nin Makedonya/Ohri, Mao‘nun Çinkang, Kastro ve Guevera’nın Sierra Maestra dağları ile simgeleştirdiği özgürlük ve direnme mekanları henüz ele geçirilememişti. Yani geçmiş tarihlerde olduğu gibi, ulusal kurtuluş savaşlarının devam ettiği ve bu nedenle, bizde Kuvayı Milliyecileri ortaya çıktığı dönemlerde, geniş halk yığınlarının desteğini alan isyancılar, yirminci yüzyılın ikinci yarısına, 1975-80‘lere kadar fiilen dağları mekan tutabiliyordu. Teslim alınamadan ve hiçbir gücün emrine girmeden halkın desteğiyle yıllarca dağlarda barınabiliyorlardı. Savaş ve istihbarat teknolojisinin alabildiğine geliştiği günümüzde ise, durum tamamen farklıdır; dağların fiziken, maddeten saklama olanağı pek kalmamıştır, ancak çok kısa bir süreliğine bu mümkündür. 

Eskiden dağın ve orada yaşayabilmenin yolu, halkın, köylünün gönlünde, onun sempati ve desteğindeydi; kuşkusuz her şeyden önce vatan topraklarına ayağını sağlamca basmaktaydı. Şimdi ise, yüklenen bütün nitelikleri sahte, erdemsiz, onursuz bir “dağ” edebiyatı yapılmakta. Vatanın dışındaki Kandil‘in yolu ise, Irak‘tan bile geçmiyor. Washington‘dan, Berlin‘den, Londra‘dan geçiyor. Dağa özgü bütün erdemler, emperyalist merkezlerin damgasıyla kirletilmiştir. 

Bugün dağa çıkıp fiilen orayı üs yaparak bir özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi verilebileceği düşüncesi tam bir yanılgıdır ve yalandır. Çünkü, ne Çinkang, ne Sierra Maestra ne de Kuvayı Milliyecilerin Ege yöresi dağları emperyalizmin denetimi altındaydı. Emperyalizmin savaş teknolojisi buna yetmediği gibi, direnişçilerin de PKK/PYD’nin yaptığı gibi bir piyonluk, uşaklık siyaseti yoktu. PKK‘nın Kandil dağındaki varlığı, Irak işgaliyle başlayan tamamen ABD‘nin güdümündeki bir bölgede gerçekleşen bir olaydır. Bu nedenle Kandil, bir özgürleşme, bağımsız, başı dik var olma mekanı değil, aksine piyonlaşma siyasetini perdeleyen, üstünü örten ve bir çok isyankar genci aldatan bir “dağa çıkma” yanılsaması ve masalıydı. Sonuçları da ortadadır.

***

Dağa çıkma, dağlarda direnme, dağlarda kentsel uygarlığın kirlerinden uzak durma, arınma duygu ve düşünceleri, günümüzde artık romantik nitelikte şiirsel bir söylemden öteye gidemiyor. Keşke gidebilseydi!.. Çünkü, sorun sadece kapitalist uygarlıkla insanın kendine yabancılaşması ve ruhsal kirlenmesi değildir. Daha da vahimi, kapitalizmin doğayı da fiziken kirletmesi, biyolojik yaşam koşullarını yok etme eğilimi taşımasıyla birlikte, dağlarımız, ormanlarımız, su kaynaklarımız, biyolojik, canlı varlıklarımız da fiilen yaşamı ortadan kaldıran bir yok oluş tehlikesiyle karşı karşıya. Üstelik nükleer savaş tehlikesini de bir tüy dikici olarak buna ekleyebiliriz. 

Bu vahim tabloya karşı insanlığın direnişinde dağlar, her bakımdan direnmenin gerçek ve simgesel varlıklarıdır. Hem insanlığın binlerce yıllık adaletsizliğe ve zulme karşı direnişinin gönüllerdeki birikiminin simgesi olarak, hem de bir canlı türü olarak insanın, hatta bütün organik varlıkların yaşamsal direnişinin de merkezi bir ögesi olarak, önümüzdeki yüzyılın simgesel ve gerçek direnme mekanlarıdır. Her akla gelişte dağlar, ister gerçek, ister imgesel anlamda, başına buyruk yüceliğin ve özgürlüğün, insani arınmanın, mertliğin, boyuneğmezliğin simgesi olmaya devam edecektir.

 ***

İnsanlık uygarlaşırken, uygarlaşmanın siyasal-ekonomik gücünü, bilimsel ve teknolojik olanaklarını elinde tutan egemen sınıflara karşı, doğal-insani yetilerini korumak için sonsuz ve benzersiz direnişler gösterdi. Ve çoğu kez dağların, ormanların, uçsuz bucaksız coğrafyanın koruyucu olanaklarına sığındı. Bu direnişlerin durmadan arınarak ve zenginleşerek kendini yenileyen enerjisi, yüzlerce, binlerce efsane, destan, masal ve türküyle yüceltildi, kutsandı ve günümüze taşındı. Bütün bu insanlaşma ve insan kalma serüveninde kutsal-tanrısal bir işlev yüklenen Altaylar, Kafkaslar, Himalayalar, Ağrılar, Toroslar, Alpler, Andlar vb, hem bağımsız güç ve iktidar olmanın, hem de tanrıya, Türklerde Gök Tanrıya, sığınmanın, ondan kut almanın yolları ve mekanlarıydı. Türklerin kültürel genlerinde kamunun, devletin, törenin, paylaşmanın yeri neyse, Gök Tanrının, Ülgen ve Umay‘ın, dağların ve hayat ağacının yeri de o düzeydedir. Bu mitolojik kültürel kotlar, son bin yıllık tarihimizde üstleri küllenmiş, Arap ve Bizans kültürünün etkisiyle unutulmaya yüz tutmuş gibi görünse de, toplumsal bilinçaltında varlığını sürdürüyor. 

Geçmişte, gerçekteki dağla gönüldeki dağ arasında bir tamuygunluk, özdeşlik sözkonusuydu. Geçmişte derken, kapitalizmin dağları, ırmakları, ormanları ekonomik meta haline getirip açgözlü tekellerce yağmalanır hale gelmeden öncesini kastediyorum. Kaz Dağları başta, ülkemizin bütün orman ve dağları altın arayıcısı haydutlara peşkeş çekilip zehirlenme ve yok edilme tehdidi altında değil mi? Ve dupduru ırmaklarımız, su kaynaklarımız, göllerimiz kapitalist vurguncuların, yağmacıların sınırsız, dizginsiz kâr amacı uğruna acımasızca kirletilmeye, zehirlenmeye, çölleştirilmeye devam ediyor.Evet, dağa çıkmak bugün, insani kirlenmenin, insanlığa, vazgeçilmez doğal insani değerlere yabancılaşmanın ikinci boyutu ekolojik (çevresel) kirlenme ve ve zehirlenmeye karşı direnmektir aynı zamanda. Kirlenmenin ve ona karşı direnişin çapı, kapsamı öylesine büyük ki, dünyamızda organik yaşamın, insan ve onun vazgeçilmez parçası hayvan türlerinin varlık yokluk sorunu haline gelmiştir. Kısacası, dağa çıkmak, hem toplumsal ve hem de doğal bir tür olarak insani varlığı sürdürme direnişinin ta kendisidir. İki temel bileşenli bu direniş, asla küçümsenemez, ikinci plana itilemez; günübirlik, kısa vadeli, ufuksuz siyasal amaçlara bağlı ileri sürülen hiçbir gerekçeyle önemsizleştirilemez. Herkesin bir dağı, hatta dağları vardır, yoksa bile mutlaka olmalı, yaratılmalı, küçükse büyütülmeli, alçaksa yükseltilmeli, yüceltilmeli. Dorukları sivriltilmeli. Onlar içimizdeki özgür benliğin, karakterin, kişiliğin sert, geçit vermez, kaleleridir. Hiç bir “akıllı” teknoloji, hiç bir yapay zeka o sarp kaleleri ele geçiremez, geçiremeyecektir. Çünkü oralar insanlığın, insan olmanın kaleleridir. Her insan, en korkağımız, en çaresiz ve zavallımız bile, bir gün mutlaka içindeki gerçek insani özü, cevheri bulacaktır, ama kolay ama zor. Haksızlıklara, eşitsizliklere, adaletsizliklere başkaldırma ihtiyacı duyduğunda ve başkaldırdığında belki kendisi bile şaşıracaktır buna. 

İşte o gün geldiğinde, içimizdeki dağların boyuneğmez yalçın dorukları bizim ilk sığınağımız, ilk yoldaşımız, ilk esin ve moral kaynağımız olacaktır. Dağların çağrısına kulak verelim. Özellikle içimizden gelen seslere… Yeni bir yıla girerken, gönlümüzdeki, temizliğin, arılığın, dürüstlüğün simgesi ak karlarla kaplı sıra dağlardan bütün okuyucu dostların gönül dağlarına yürekten selam ve sevgilerimi iletiyorum. Umut ve enerji yüklü, üretken, verimli, mutlu bir yıl dileklerimle…

Aralık 2021

Mehmet Ulusoy 

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir