Çürüme kültüründen “medeniyet tasavvuru”-II

Mehmet Ulusoy

isimlik-Mehmet Ulusoy

İHVANCI HAYALLERİN “ŞAHLANDIRAN” CAZİBESİ!

Uygarlık yaratmak ya da sönen, çöken bir uygarlığı yeniden canlandırıp “şaha kaldırmak”, öyle, keyfi kurgu ve kuruntularla, köpüksü hayallerle, gerçeği “ruh”tan zuhur ettiren Hegel‘den aşırma “dam başında saksağan” türü ucube felsefi gösterilerle olacak şey değil elbet. Bunlar doğru olsaydı, tarihteki bütün cüce krallar, lider bozuntuları, Neronlar, Hitlerler medeniyet kurucusu olurdu. Çünkü hepsinin de boylarından büyük hırsları, hayalleri, takıntıları vardı. Ayakları yere basmadığı, aklı, bilimi ve toplumun vicdanını, adalet duygusunu hiçe saydıkları, hakikatlere karşı çıktıkları için cüce kaldılar, lanetlendiler. Bu nedenle uygarlığı doğru anlamak çok önemlidir, onun biricik ölçütü, bilimsel yöntemdir.
Uygarlık / medeniyet nedir? Tarihin ve toplumbilimin evrensel yasalarına ve ilkelerine göre daha geniş bir tanımını yapmaya çalışalım. Bilimsel ve tarihsel anlamda, gerek artzamanlı, gerekse eşzamanlı tek bir uygarlık tanımında sözedemeyiz. Her uygarlığın diğer(ler)inden farklılığını oluşturan kendine özgü nitelikleri vardır. İnsanlığın kültürel gelişmesine, uygarlaşmasına, kısacası insanın insanlaşma sürecine bu özgünlükleriyle önemli katkılarda bulunurlar.
Peki, bu özgünlükleri ya da niteliksel farklılıkları belirleyen ölçütler nelerdir? Bu ölçütler, bir çok bakımdan uygarlıkla çoğu kez aynı anlamda kullanılan kültür tanımıyla daha iyi ifade edilebilir. Kültür, insanlığın doğayı ve kendini değiştirme ve yeniden üretme amacıyla gerçekleştirdiği maddi, manevi üretici ve yaratıcı etkinliklerinin toplamıdır. Bilim, felsefe, din, ekonomi, teknik, siyaset, kültür, sanattır; bütün bunlar için geliştirilen yöntemler, gelenekler, töreler, adetler, ritüeller, alışkanlıklar… vb, vb’dir. Uygarlığın kültürden farkı, daha çok insanlığın sınıflı toplumlara geçişi ve bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki egemenliğini ifade eden devletin ortaya çıkışından sonraki süreç için kullanılıyor olmasıdır.
***
İbni Haldun’un, Mukaddime’de uygarlıkların yükselişi ve düşüşünün yasalarını inceleyen teorisinin özünü şu ilkeler oluşturuyordu: Birincisi, hiç bir uygarlık kalıcı, değişmez değildir; tarihseldir, zamanda ve mekanda belli dinamiklere dayanarak gelişir, değişir. Bugün bu uygarlık, yarın öbür uygarlık; bugün bu coğrafyada yarın başka bir coğrafyada nöbeti devralır, bu kaçınılmaz toplumsal ve tarihsel yasadır. Uygarlık büyük bir kurucu enerjiyle doğar, gelişir/büyür, olgunlaşır ve en yüksek ve parlak noktasına vardıktan sonra kabuk bağlayıp, paslanmaya, arkasından çürümeye, çökmeye başlar. Ve en sonunda, yükselen başka uygarlık dinamikleri karşısında dağılır ve tarihe karışır. Yusuf Kaplan’ın hayal dünyası, gönlü, İslamı eski biçimi ve değerleriyle yeniden canlandırmak istese de, tarihte hiç bir uygarlık, hiç bir kültür asla tekrar etmez, tekrar yaşanmaz. İster Hinduizm ve Budizm, İster Hıristiyanlık, isterse Müslümanlık biçiminde olsun…
İkincisi daha önemlidir: Uygarlığı yaratan ve yaşatan insani enerjinin, davranış biçimi ve kültürün ne olduğu. İbn Haldun bunu “asabiye” teorisi ile açıklar. Asabiye, “herkesin nesebine ve asabiyetine (aslına, köküne) bağlılığıdır.” Daha anlaşılır deyişle, ortaçağda aslına bağlılığın karşılığı, bireyin kimliğini oluşturan kabileye bağlılıktır, kabile dayanışmasıdır. Buna çağdaş anlamlarda, kolektif bilinç, kitle ruhu diyebiliriz. Ya da komünal / kamusal ruh, kamusal vicdan, dayanışma duygusu, toplumsal bağlılık olarak da yorumlayabiliriz.
Dahası, asabiyenin, bireyin toplum için gerektiğinde kendini feda etme enerjisinin yeni bir uygarlık yaratabilmesi için, çağını bilgisini en üst düzeyde özümlemiş bir öncü bilinç ve iradesiyle bütünleşmesi, ya da bu entelektüel bilgi ve bilince yükselmesi gerekir. Şöyle de ifade edebiliriz: “Asabiye” enerjisi, Gumilev’in “passionerlik” dediği, yenilikçi, öncü, cesur, yaratıcı, toplum için canından vazgeçebilen ve yaşam enerjisine sahip fedai karakteri olarak daha gelişkin ve çağdaş bir niteliğe yükseltilmesi gerekiyor.
Asabiye, yıkan ve yeniden kuran enerjiyi temsil eder. Ama bu yetmez, yine asabiyenin kültürel genlerinde, ufkunda var olan, o güne kadarki insanlığın düşünce birikimini, bilimi, bilgiyi, felsefeyi, tekniği kucaklama kapasitesi ve ruhunu özellikle vurgulamak gerekiyor. Bunun tarihimizde en çarpıcı örneklerini, büyük imparatorluk kurucusu Türk hükümdarlarının bütün kıyıcılıklarına karşın bilime ve kültür-sanata verdikleri önemde görürüz.
Bu perspektifle bakıldığında, bazı küreselci ve Avrupa merkezci burjuva ideologların iddia ettiği gibi, Antik Yunandan başlayan Roma, Hristiyan-ortaçağ ve kapitalist modern çağın hepsine birden, Hıristiyanlığa da birleştirici bir rol biçilen, “Avrupa uygarlığı” demeleri gerçekçi ve bilimsel midir? Hayır. Ne Yunan, ne Roma, ne ortaçağ ne de modern çağ Avrupası aynı uygarlık değildir. Kısaca söylersek; Antik Yunan ve Roma, farklı özgünlükler taşıyan köleci uygarlıklardı. Arkasından gelen ortaçağ Avrupası, Kilise ve feodal derebeylerin toprağa bağlı yarı köle serfleri sömürüsüne dayanan bir uygarlıktır. Kültür ve sanat bu sınıfsal ve toplumsal temelin açıklanması, meşrulaştırılması ve estetize edilmesi idi. Sonra da kapitalist uygarlık gelir.
İslam uygarlığını da aynı evrensel tarihi ve toplumbilimsel mantıkla değerlendirmek zorundayız. İslam, ilk beş yüz yılda bilim, kültür, sanat, ekonomi, hukuk, ahlak vb her açıdan dünyaya yön veren, dünyayı ilerleten ve aydınlatan bir ol oynadı. Bir önceki yazımızda vurguladığımız gibi bu başarının sırrı, kendinden önceki Yunan, Roma vb uygarlıklarının bilimsel bilgi ve düşünce birikiminden samimi olarak, tutkuyla öğrenmeye önem vermesidir. Bunun sonucu bilimde, ekonomide, siyasette, sanatta, kültürde insanlığa yeni şeyler kattı; bu nedenle büyük uygarlık oldu. Çünkü yenilikler yapmak ve yaşamı değiştirmek isteyen her güç, geçmişten, kendinden önceki yaşamlardan öğrenmek ve onları aşmak zorundadır; ancak böyle başarılı olabilir. Toplumsal bir yasadır bu, ya da uygarlık ilkesidir.
Sözkonusu süreçte dinsel inanç, köleci baskı ve adaletsizliklere karşı eşitlikçi, paylaşmacı, insan vicdanını yüceltici, özgürleştirici bir atılımcılığı, insanı hatalarından, suçlarından, günahlarından arındırıcı, yüceltici ve birleştirici bir enerji kaynağını temsil etti. Bu gerçekçi, yenilikçi, atılımcı dinamizmin ortaya çıkması ve yeniden üretilmesinde ise, bilim, akıl, üretici bir ekonomi, siyaset, kültür ve ahlak tayin edici olmuştur. Daha sonraki süreçler, aklın ve bilimin başvuru mercii olmaktan çıkmasıyla uzun bir dağılma ve çöküş sürecidir.
***
Son 500 yılı kapsayan ve akılcılık, bilim, sanayileşme ve uluslaşma gibi kapitalizmin gelişme dinamiklerinin belirleyici olduğu modern çağda “asabiye”nin karşılığı “sınıf dayanışması”dır, “sınıf ruhu”dur. Bunun daha üst ve felsefi ifadesi, insanlığın bütün toplumsal mücadele enerjilerine damgasını vuran özgürlük, eşitlik ve adalet idealleridir. Daha somut ifadeyle, kapitalizm de miadını dolduran bir uygarlık olduğuna göre, bugün, işçi ve emekçi sınıfların, sömürülenlerin, ezilenlerin yeni bir dünya kurma, yeni bir toplum, yeni bir insan yaratma düşünce ve ideallerinin kucaklayıcı ifadesi, toplumcu, eşitlikçi, paylaşımcı bir ideolojidir.
Demek ki uygarlığı yaratan enerji, başka deyişle yeni bir devlet ve toplum biçiminin oluşmasını sağlayan şey, çürüyen ve çöken eski uygarlığın, yeni bir uygarlık projesini temsil eden öncü, fedai asabiye/passioner dinamiklerce yıkılmasının teori ve pratiğidir. Bu karar ve iradenin başarısının temel koşulu ise, yeni bir toplumu ve uygarlığı talep eden, bunun için dövüşmeye ve ölmeye hazır, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan bir sınıfa ya da sınıflar ittifakına dayanmaktır. Dolayısıyla hepsi de eski sistemin kurumları olan ekonomik, toplumsal, kültürel, dinsel yapıların belli bir devrim süreci içinde kökten değiştirilmesidir sözkonusu olan.
Yusuf Kaplan ve siyasal İslamcıların yanıtlamak zorunda olduğu temel soru şudur: Özel mülkiyete dayanan, büyük sermaye sahibinin sınırsız kâr hırsı ve serbest piyasa anarşisi ile işleyen kapitalist-emperyalist sisteme, onun bireyci, asalak, vurguncu, mafyalaşmış, doğa ve çevre düşmanı yapısına ve kültürüne temelden karşı çıkmadan yeni bir medeniyet kurmak mümkün mü? Bütün siyasal ve ekonomik varlığıyla emperyalist sistemin bir parçası olan kamu düşmanlığının, özelleştirmeciliğin, serbesest piyasacılığın ve mafyalaşmanın altın çağını yaşadığı AKP iktidarı ve zihniyetinde bunun hayali bile gülünç değil mi? “Osmanlı”, “İslam” veya başka adlar altında, eskiyi özünde tekrar eden “yeni” bir uygarlık kurmayı bırakalım tasavvur etmeyi, bunun kargaları bile güldürecek düzeyde bir avuntu olduğu açık değil mi?
Bu bilgiler ışığında baktığımızda, insanlığı özgürlük, yetkinlik ve refaha götürmede ne Sümer, ne Mısır, ne Hint ve Çin, ne Yunan ve Roma uygarlıkları belli bir zirveye çıkıp insanlığa yapacakları katkıyı gerçekleştirdikten sonra ilelebet varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Onların, daha doğrusu egemen sınıfların, varlıklarını ebedileştirmek için gösterdikleri her çaba insanlığı da zehirleyen, çürüten bir rol oynamıştır.
Çöken Roma’nın yerine yükselen İslam uygarlığı da “İslam aydınlanma çağı” olarak tanımlanan yaklaşık 500 yıllık dönemde insanlığı geliştiren bilimsel, kültürel, teknolojik bir parlaklığa ulaştı. Nedeni ne olursa olsun İslam uygarlığı 1200’lerden itibaren çürüme ve çöküş sürecine girmiştir. Bunun, Selçuklulardan başlayan bir Anadolu senteziyle Osmanlıda 15. yüzyıla kadar sürmesi, İslama yapılan Türk passioner/alperen, asabiye aşısının ya da Orta Asya uygarlık aşısının özgün ve benzersiz gücüyle bağlantılıdır. Ancak  Osmanlı da, İslam uygarlığının ömrünü daha düşük düzeyde bir süre daha uzatsa da, bütün toplumsal, kültürel, insani ve ahlaki değerleriyle, Batı’nın yükselmesine yol açan ekonomik, toplumsal ve kültürel nedenden dolayı kaçınılmaz olarak çökmeye mahkumdu.
İslam uygarlığı, büyük devrimci bir atılımla kuruldu. Köleci sisteme son verdiği, toprağa ve ticarete bağlı üretim, mülkiyet ilişkilerine çağının en ileri ekonomik, hukuki çözüm ve kurumlar ürettiği için devrimciydi; ve çağının en ileri, en büyük uygarlığıydı. Aynı şekilde 15. yüzyıldan sonra gelişen, toprağa bağlı toplumsal ilişkiler yerine bilim-sanayi ve teknolojiye bağlı, sermaye ve kent merkezli bir uygarlık olan kapitalist Batı uygarlığı da özünde aynı devrimci niteliğinden dolayı; modern çağın ihtiyaçlarına yanıt veremeyen, doğa üstü güçlerin tartışılmaz, sorgulanamaz otorite olduğu, aklın ve bireyin özgürlüğünü sınırlayan bir inancı ve kültürü mutlaklaştıran Hıristiyan, İslam ve diğer bütün din ağırlıklı ortaçağ uygarlıklarına karşı üstünlük sağladı. Ama o da enerjisini tüketti ve son yüz yıldır kaçınılmaz çürüme ve çökmenin çırpınışlarını yaşıyor. Yani tarihin gelişim yasaları Batı’ya da İslama da adil davranıyor.
Kapitalist Batı uygarlığının çürüme ve çökme süreci yaşamasının nedeni, ne Aydınlanma idealleri, ne akılcılık, ne de bilimdir. Tam aksine, aynen İslam uygarlığında da olduğu gibi, başlangıçta hakikatin, gerçeğin sözcüsü bilimi ve aklı yücelten egemen sınıf, devrimci-yenilikçi enerjisini yitirip servet, mevki ve ayrıcalık hırsını yenemediği, asalaklaşıp insani ve ahlaki değerlerini yitirdiği ve halka zulmeden bir niteliğe büründüğü ve bu nedenler bilime ve gerçeklere karşı çıktığı için, kurucu ilke ve ideallerine yüz çevirmiştir. İslam dünyasındaki çürüme ve çöküşün nedenleri de aynıdır. Emevi karşıdevrimi ile, daha sonra Abbasilerde, Osmanlıda ve diğer İslam devletlerinde yaşananlar aynı karakterde bozulma ve yozlaşmalardır.

***
Bilimsellik ve akılcılık karşıtı postmodern ve kültürelci yaklaşımlarla paslaşan, cilveleşen Kaplan’ın, bütün bilimsel disiplinlerin aşağı yukarı paylaştığı yukarıdaki uygarlık / medeniyet tanımlamasını onaylaması ne kadar mümkün? Bugün gerçekleşmesini istediği bir  “Osmanlı medeniyeti”nden ya da “İslam medeniyeti”nden söz ederken hangi gerçekliğe, hangi bilimsel temele dayanıyor? Efendi-kul, şeyh-mürit ilişkisine dayanan, aklı ve bilimi inancın emrine veren bir “Osmanlı ruhu”nu yaşatmanın hiç bir toplumsal-kültürel karşılığının olmadığı gerçekten apaçık bir olgu değil mi?
Hz. Muhammed’in bir devrimle kurduğu uygarlığın, temelinde eşitlik, paylaşma ve adaletin, bunlara dayanan bir ahlakın olduğu tartışmasız bir gerçekken, bugün, Siyasal İslamcıların AKP iktidarıyla bunun tam aksinin uygulandığını görmemeleri, görmek istememeleri bir akıl tutulması, bir ahlaki ve insani yabancılaşma değil de nedir? Bırakalım eşitlik, paylaşma ve adaletin yerlerde sürünmesini, eşitsizliği 10 misli, 20 misli daha da artıran ve derinleştiren serbest piyasa tapıncıyla adaletli, paylaşmacı bir toplumdan ve yönetimden sözedilebilir mi? Piyasacılığın ve bireyciliğin kâbesi Batı sistemi karşısında, sadece bu açıdan bile, bu zihniyetle yeni bir uygarlık yaratmanın en ufak bir kanıtı bile gösterilemez.
Diğer yandan, Boğaziçi Üniversitesi eylemlerindeki, birisi Batıcı liberal, diğeri Türkiyeci Bilimsel özgürlüğü savunan iki farklı tavrı görmek istemeyen, aydınlanmacı, laiklik ve bilim yanlısını da liberal-postmodern Bat sepetine koyan sahte antiemperyalist tavra ne demeli? Boğaziçi ve genel olarak üniversitelerdeki eğitim sistemi eleştirilirken, “Batılı eğitim sistemini kutsayan, celladına âşık, bu ülkenin ruh kökleriyle, medeniyet dinamikleriyle kavgalı” bir anlayış vurgulanıyor. Fakat yazarın bütünsel düşüncelerine baktığımızda, bu cümledeki “ruh kökleri”, “medeniyet dinamikleri”ile kastedilen, Atatürkçülük olmadığına göre, Osmanlıcılık ve siyasal İslamcılık olduğu açıktır. Oysa o “kök”ler Kemalist Devrim ve Cumhuriyet karşısında 100 yıldır hep emperyalist gericiliğin yanında yer aldı. Bugün de söylemdeki bütün gözboyayıcı sahte vatanseverliklere, “milli ve yerli”ciliklere karşın bu tavrın, duruşun özü değişmemiştir.
Önümüzde, çoğumuzun katıldığı, çürüyen ve çöken Batı karşısında, ekonomik, toplumsal, ideolojik, kültürel ve uygulamadaki tartışılmaz başarısıyla Çin merkezli, öznesi ulusal devlet olan kamucu, paylaşmacı laik bir uygarlık modeli yükselmektedir. Böyle bir model karşısında İslamcıların şahlandırdığı, destanlar yazdığı AKP iktidarı, bırakalım model yaratmayı, aksine 19 yılda bir toplumu iflasın, talan edilmişliğin çukuruna getirmenin modelini yaratmıştır. İktidarlarını günübirlik kurtarma telaşı içinde, 83 milyonluk Türk toplumunda, ulusal planda, milletin samimi dindarlığını sahteleştirmek ve sömürmek, yüz yılda yaratılan ekonomik varlıkları ve kaynakları borç karşılığı sağa sola peşkeş çekmek dışında bir başarı yoktur. Üstelik, bütün yöneticilerinin kendi cebini doldurma çabası ve telaşı içindeki bu mafyalaşmış yağmacı Selefi-İhvancı zihniyette, o kutsayıp yücelttikleri Osmanlı ruhunu canlandıracak ve Osmanlı uygarlığını ihya edecek ve bunun için mülkünden, rahatından, bireysel çıkarından, gerekirse canından fedakarlık yapacak bir Allahın kulunun çıkma ihtimali yoktur.
***
Demiştik ki, İbn Haldun’un deyişiyle Yeni bir uygarlık yaratmanın temel koşullarından birisi, “asabiye”nin kökenindeki kabile dayanışmasıdır; yani toplum için, kamu için özveride bulunmaktır. Bu da yetmez, paylaşma ya da dayanışma ve toplumun bekasını sağlamada temel koşul olan devlet olabilmek için, sadece canını ortaya koyan fiziki enerjiyi değil, entelektüel, düşünsel, kültürel enerjiyi de en üst düzeyde üretip kullanmak gerekiyor.
Yusuf Kaplanların tıkandığı, çuvalladığı nokta, bilimsel gerçekliğe değil dinsel inanca, daha da özcesi “öbür dünya mutluluğu”na bağlanmanın medeniyet dahil her şeyi çözeceği yanılgısıdır. Oysa salt öbür dünya mutluluğunu amaçlayan davranışın ve kişiliğin üstündeki bütün kabuklar soyulduğunda ortaya bireyci, bencilce bir kurtuluş hayali çıkar. Yani, Siyasal İslamcıların inançları özünde bireycidir, gönülden inanmaya değil, İslamın lafzi emirlerini, ibadetin biçimsel kurallarını eksiksiz yerine getirerek kendini kurtarma hesaplarına dayanır. Paylaşımcılık ve toplumsallık gibi söylemler, görünüşü kurtarma amaçlıdır, biçimseldir ve koftur.
Bu nedenle ruhen sapına kadar piyasacıdırlar, budünyacı ve maddi refah düşkünüdürler. Derinleşen zengin-fakir ayrışmasına, korkunç ekonomik adaletsizliklere karşı, günü kurtarmacılığa, vicdan yatıştırıcılığına indirgenmiş “zekat” dışında, müdahele etme gibi bir duyarlılıkları ve niyetleri de yoktur. Kuşkusuz gerçek inananlar, ki onlar zaten siyasal İslamcı değildirler, bu eleştirilerin muhatabı değildirler.
Bilimsel mantık, bir çuval tarihsel bilgiyi tekrarlamak değildir. Madem uygarlıktan sözediyoruz, peki asabiyet denilen bu kabile dayanışması ruhu, çağımızda ve ülkemizde, kabile mabile pek kalmadığına göre, ne anlama gelmekte? Sorun, tam da bunu doğru kavramak ve çözmektir. Evet, kabile dayanışması ya da kabileye aidiyet ruhu, bugün, millete/ulusal aidiyetliğe ve ulusal dayanışmaya, Türk askerinin, Mehmetçiğin yaptığı gibi ulus için gerektiğinde kendini feda etme ruhuna evrilmiştir. Kabilenin, cemaatin, tarikatın yerini millet almıştır.
Antik ve ortaçağda, Büyük Patlamayı (Bing Bank’ı) yaratan o sonsuz evrensel enerjinin küçücük bir hacme yoğunlaştığı gibi, bütün uygarlık yaratıcı değerlerin; özgürlük, bilim, yaratıcılık, ahlak, yiğitlik, cesaret, kahramanlık, dürüstlük, paylaşma, eşitlik, bilgelik, beceri vb’nin tek bir asabiye ya da passionerlik kavramında birleşip yoğunlaşmıştır. İslam devrimi böyle bir uygarlık patlamasıdır. Yukarıda saydığımız değerlerin hepsi de en temiz, özgün parlaklığıyla orada vardır. Bu değerler Anadolu’da, Selçuklu ve Osmanlının yükseliş döneminde yeniden canlanması ve yaşaması, Ahi Evren’in kurduğu, kardeşlik, arkadaşlık, yoldaşlık ve paylaşma anlamına gelen Ahilik ile mümkün olmuştur.
Günümüzde aynı ruhun ve değerlerin gerçek anlamda hayat bulmasının toplumsal zemini ulustur/millettir ve ulusal kültürdür. Ulusal devlet ve ulusal kültür hümanisttir; ulusal devletlerin yasalarında insanlar, ırk, dil, din, mezhep vb nedenleriyle ayrıma tabi tutulamaz. Aslında İslamın da temelinde bu vardır. Ama pratikte, örneğin Osmanlı ortaçağında Müslüman Müslüman olmayana göre ayrıcalıklıydı. Bugün, kabilenin, aşiretin karşılığı olan mezhep, tarikat, etnik gruplar arasında ayrıcalık gözeterek uygarlık kurabilir misin? AKP’nin yandaş kayırmacılığının, liyakat ilkesine uymayan ve milleti bölen yönetim anlayışının temelinde, ortaçağa özgü kabile dayanışması kültürünü cemaat, tarikat, mezhep dayanışmasıyla devam ettirmesidir.
Sormak gerekir Yusuf Kaplan’a, Kuran’da yazılı sözler, ayetler dışında, İslamın taşıyıcısı hangi kavram ve değerin bugün içinin boşaltılıp yozlaştırılmadığını ve kirletilmediğini iddia edebilirsin? Bunun somut ölçütü, AKP iktidarının 19 yıllık uygulamasıdır. Sonuç, her bakımdan tam bir fiyaskodur, iflastır. Peki gerçekten, -inancımızın da ötesinde, ki bu pratikte doğrulanacaktır- öncelikle insanlığa hizmet etmek istiyorsak, saydığımız uygarlık kurucusu değerlerin yeniden canlandırılması, gerçek anlamlarıyla içeriklerinin doldurulması, yani yoğunlaşmış bir devrimci ruha kavuşmaları için yapılması gerekeni ciddi olarak düşünmek zorunda değil miyiz? Bu bağlamda beynimizi ve kalbimizi, gerek Batı gerek “İslam” kaynaklı olsun, her türlü boş inançtan, ezberden, önyargıdan, takıntıdan, hurafeden kurtarmak gerekmiyor mu?
Diyebilirler ki Yusuf Kaplan ve benzerleri, asabiyeye karşılık olarak: İslam için kendini feda edenler de vardır, hatta çok daha fazladır. Örneğin, İŞİD’çiler, Müslüman Kardeşler, Afganistan’da, Libya’da, Mısır’da savaşanlar, intihar fedaileri… Peki onlar gerçekten İslam için, İslam medeniyeti için mi öldüler? Hayır. Biliyoruz ki onlar, ABD emperyalizminin piyonu olarak, Türkiye, Mısır, Suriye, Irak’taki antiemperyalist, millici, laik kardeşlerine karşı savaştılar. Onlar, İslamın özünden koparılmış, çarpıtılmış ve sahteleştirilmiş, “Emevi İslamı” dediğimiz, kabileci Arap kültürüne dayanan intikamcı, mezhepçi biçimini savunarak bunu yaptılar. Ayrıca şu da çök ilginç ve öğreticidir: IŞİD’çi intiharcıların en idealist gerekçesi, uyuşturucu destekli olarak, öbür dünya mutluluğu avuntusudur. Yani bireysel kurtuluş yanılgısıdır, toplumsal, insani bir boyutu yoktur.
Bizim kültürümüzde passionerliğin en tipik temsilcileri Kuran ve vatan için ölümüne and içen Jöntürklerdir, İttihatçılardır, özellikle Teşkilatı Mahsusa fedaileridir, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi kahramanlarıdır, Kubilaylardır. Bunları en üst örneği Mustafa Kemal Atatürk’tür. Kaplan’a öneririm, Atatürk’ün “Yurttaşlık Bilgisi” kitabını okusun. Orada çağdaş ahlakın esasının vatanseverlik olduğu, vatana ve millete bağlılığın, ulusu yüceltmenin, bütün uygarlık kurucusu asabiye niteliklerinin özü olduğu anlatılır.
***
Yusuf Kaplan, bütün bilim ve aydınlanma karşıtlarının düştüğü, her olgunun tarihsel bir süreçte nedensellik mantığıyla açıklanması gerektiğini, açıklanabileceğini inkar eden yaklaşımını çok bilmiş ve kibirli tavırla tekrarlıyor. Sözde modern Batı tarihinden ders çıkarmak adına, aydınlanmacı, akılcı, bilim merkezli Batı kültürünü, ulusal devleti vb, bugün geldiği neoliberal-postmodern düşünce sefaletinin mantığıyla mahkum etmeye kalkıyor. Tam da postmodernistler gibi tarihin dışına kaçarak, tarihsel gelişimin ve gerçekliği anlamanın nedensellik bağını yadsıyarak bilgiler çorbasıyla bilgiçlik taslıyor. Bu metafizik mantık, Batı uygarlığını yaratan burjuvazinin dün, 19. yüzyıl sonlarına kadar devrimci olduğunu, emperyalist işgalci-yayılmacı bir siyasete yöneldiği 20. yüzyıl ve günümüzde ise gerici olduğunu görmüyor, görmek istemiyor; çünkü işine gelmiyor.
Çünkü, gördüğü anda aklın, bilimin, eşitlik ve özgürlük ideallerinin Batısıyla, J. Rouseau, Diderot, Volter, Robespierre, Kant, Goethe, Hegel, Schiller, Marks, Engels, Hugo, Balzac, Zola, Roza Luxemburg, Karl Libnecht, Jean Joures, Jean Paul Sartre ile, onların düşünceleriyle yüzleşecek. Onlarda, bilimsel, gerçekçi ve aynı zamanda çağdaş vicdanın ve ahlaki tavrın en yüksek ve onurlu temsilini görecek. Ve kafasındaki din ve inanç koduyla ya da dogmalarıyla katılaşmış, aklın, mantığın sorgusundan korkup kaçırılmış bilimdışı önyargılar, boş inançlar, hurafeler yıkılacaktır.

Kendinden önceki, eleştirerek ve hesaplaşarak yükseleceği bir uygarlık mirasının ilerici-devrimci ve gerici nitelikteki ikili doğasını kavrayamayan hiç bir düşünce ve anlayış, bırakalım yeni bir uya/garlık kurmayı, onun lafını bile edemez; ederse bunun adı şarlatanlık olur. En çarpıcı, öğretici kanıt ise, İslam düşünürlerinin Yunan ve Roma bilim ve düşünce mirasından tutkuyla, inançla öğrenme çabasıdır. Yusuf Kaplan ve benzerleri, bugün Türkiye ve İslam dünyasından neden bir Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, Biruni, Gazali çıkmadığının ikide bir boş laflarını edeceklerine bu evrensel gerçeklik ışığında düşünmelidirler.
Siyasal İslamcı komplekslerin, kurgu ve kuruntuların psikolojideki karşılığı gerçek korkusudur. Bilim karşıtlığı da bubnla bağlantılıdır. Geçek öyle güçlü bir ışıktır ki, zayıf gözleri kör eder, zayıf kişilikleri korkutup onları yaşamın sarsıcı gerçeklerinden kaçmaya, kuytu, karanlık köşelere saklanmaya zorlar. Bir çok insan bilgisizliği, saflığı ve çaresizliği nedeniyle, yoğun, yakıcı gerçekler karşısında korkar, ezilir, büzülür, ama bütün bu tepkileri doğal, insani bir zayıflık olarak itiraf etmekten çekinmez.

Ama bir de gerçekleri, cahilliği, zayıflığı, acizliği, kör inançlara bağlanmaktan kaynaklanan boş hayalleri, takıntıları ve bencilce hırsları nedeniyle kabul etmek istemeyenler vardır. Kuruntu ve takıntılarını bir marifetmiş gibi sergilemek isteyen bu tür insanlar, gerçek ve toplum karşıtı bencilce çıkarlarını gizlemek için kıvırtırlar, yalanlara, sahteliklere, ikiyüzlülüklere sığınırlar.

Bütün bu kıvırtma, yalan ve ikiyüzlülüklerin, hiç bir zaman günü kurtarma dışında başarı şansı olmamıştır. Oysa tarih bize, gerçeğin boğasını boynuzlarından yakalamayı öğretmektedir.
Mehmet Ulusoy
Nisan 2021

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir