bulent-turan

Bülent Turan’ın ardından eşi Sedef Turan yazdı

Yaşam

Üç gündür sudan çıkmış lüferlere döndüm. (En sevdiği balık lüferdi..] 1994’ten beri çok kıymetli, çok özel, çok zor bir insanla evliydim. Haliç’in en mütevazi semtlerinde çocukluğu geçmiş, yedi yaşından itibaren çalışmak zorunda kalmış, on beş yaşına kadar evinde elektrik olmayan, ortaokuldayken her cumartesi arkadaşı Turgut Yurtseven ile Hasköy’den Kuledibi’ndeki Yahudi sahafa yürüyerek giden Bülent. O sahaf (keşke adını bilseydim) dükkanda saatlerce oturarak kitap okumalarına izin verirmiş. Mahallenin çocukları top peşinde koşarken bu iki çocuk kitap peşindeymiş. Kitap tutkusu çok küçük yaşta başlamış, hiç bitmemiş Evdeki kitaplardan, plaklardan CD’lerden bize yer kalmadı.

Çok çalışmış, çok kazanmış, çok kaybetmiş. Müthiş bir hayat tecrübesi vardı. Yemeği, içmeyi, paylaşmayı, okumayı, öğrenmeyi, müziği, denizi, insanları seven kocam tarihe ve matematiğe meraklıydı. Gece uykusu kaçtığında ya Türkiye’nin durumunu aklına takmıştır, ya bir matematik problemini çözmeye çalışıyordur ya da tarihi bir olayı analiz ediyordur.

Sağlığı yerindeyken çok lezzetli yemekler yapardı, kalkan yumurtasından mücver mi istersiniz, kalamar mı, uykuluk mu, özel börekler mi, hepsi ondan sorulurdu. Ama ille de müzik olacak, mesela Bach dinleyerek Arnavut ciğeri, Vivaldi dinleyerek patlıcanlı pilav pişirmek gibi… Gitar çalmayı bıraktıktan sonra Flamenko tutkusu azalmıştı, klasik müzik vazgeçilmeziydi. “Gelmiş geçmiş en iyi piyanist Fazıl Say’dır” derdi.

Atatürk gibi bir lider dünyaya yüz yılda bir gelir” denmesine çok sinirlenirdi. “Peki, ondan yüz yıl önce onun gibi bir lider var mıydı, iki yüz önce var mıydı?” diye başlar, öfkelenir, bağırır çağırır, Atatürk‘ün devlet adamlığını, askerliğini, devrimciliğini, entellektüelliğini öyle güzel anlatırdı ki, onun eşsizliğini herkese kabul ettirirdi.

İyi yelkenciydi. Otuz küsür yıl yarışmış, evimiz kupa dolu. Her konuda yarışmayı tartışmayı severdi. Yeni evlendiğimizde bir gün yelken yaparken fırtna çıktı, (bana göre korkunç, ona göre hafif), ödüm koptu, “Sen denizci karısısın, denizden korkmamalısın” dediğinde inanamamıştım. Evlendiğimizde ben otuz yedi yaşındaydım, o elli dört.  Hafif lodosta Kadıköy-Eminönü vapuruna binmekten korkan karısının birden cesur bir denizci olmamı bekliyormuş. Her zaman, her konuda beklentileri yüksekti. Kolay kolay beğenmez acımasız eleştirirdi.

Bülent‘in ardından iki satır yazmak çok zor, yüz sayfada belki anlatabilirim onu.

Bana bugünlerde sorulan sorulara cevap vereyim: 23 yıl önce by-pass ameliyatı olmuştu. Damarlarında nadir rastlanan ölçüde kireçlenme vardı. Tekrar tıkandığında stent veya ikinci ameliyat şansı yoktu. Son iki yıldır kalp yetmezliği onu çok yoruyordu. Şansız Prof. Dr.  Bahadır Dağdeviren gibi çok değerli Bülent‘i çok seven, her gittiğimizde ona moral veren. “Sen mucize adamsın” diyen, kalan hayatını kaliteli yaşamasını sağlayan bir doktoru vardı.  By-pass ameliyatında bulunan dostumuz Doç. Dr. Fikri Yapıcı da her zaman yanımızdaydı.

Belki sıkı bir perhiz yapsaydı, bütün gün oturup kitap okumak, belgesel izlemek yerine doktorunu, beni dinleyip yürümeye çalışsaydı daha uzun yaşardı ama asla böyle bir tercihi olmadı. Cumartesi akşamı dostlarımızla nefis bir lakerda yedi, bir de rakı içti. En sevdiği yiyecek, en sevdiği içecek. Ne diyeyim? İyi ki… İyi ki…

Kalpten ölenlere özenir, felç olmaktan, Covid 19’a yakalanmaktan çok korkardı. İstediği gibi oldu. Bizim şaşkınlığımız da elbet geçecek, alışacağız. Mutfak masasında ilaçları, sehpanın üzerinde tansiyon aleti, komodininde bir bardak suyu, şifonyerin üzerinde, kütüphanede, masanın üzerinde gözlükleri, buzdolabında tuzlu çilek kompostolarıyla kalakaldık.

Üç gündür arkadaşlarımın, akrabalarımın, komşularımın kıymetini bir kere daha anladım. Oğlum Datça‘dan geldi, hep yanımda. Daha ne olsun? Yaşam böyle bir şey.

Hayat Bülent‘i yordu, huzurla dinlensin.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın