Memur

Birlikte İşlemek Toprağı

Celal Ulusoy

Kapıdan çıktığımda ayakta duracak halim yoktu; dayak yemiş boksör gibiydim adeta. Dengemi kaybetmiş, aklımı da yitirmek üzereydim. Karşı karşıya kaldığım hakaretler yenilir yutulur değildi; ne salaklığım kalmıştı ne öküzlüğüm; ne geri zekalılığım ne aptallığım; ne ahlakım ne namusum… Hiçbir şeyim kalmadığı gibi işime, devletime ve de hükümete karşı ihanet içindeydim!.. Öyle diyordu Vali. Bu kadarı da fazlaydı. Kendimi zor tutuyordum.

Lisanslı güreşçiydim; istesem tek hareketimle yere çarpar rezil ederdim onu. Ama yapamadım; terbiyem izin vermezdi buna. Karşımdaki ne kadar düşürse de terbiyesini, ne kadar alçaltsa da makamını, nihayet Valiydi. Devletti yani. Devlete karşı saygısızlık yapamazdım. Bugüne kadar hep böyle düşünmüştüm.

Ama bu kez durum farklıydı; haksız yere suçlanıyor hakarete uğruyordum. Hiçbir kabahatim yoktu. Söylediklerinin hiç birini hak etmemiştim. Kızılcık şerbeti içerek yutamazdım bütün bu hakaretleri. Kan beynime çıkıyordu… Daha fazla dayanamadım ve “Ben sadece işimi yapıyorum. Makamınızın arkasına sığınıp bana hakaret edemezsiniz! Ben bunu hak etmedim! İsterseniz soruşturma açın hakkımda; ama bağırıp çağırıp hakaret etmeyin!” diye bağırdım. Nasıl yapmıştım bilmiyorum, ama içime dolan zehri boşaltmıştım. Hem de yüzüne…

İyice kuduran Vali yemekte olduğu bisküvi kırıntılarını ağzından püskürterek “Defol, çık dışarı; gözüm görmesin seni!” diye bağırdı. Darmadağın olmuş vaziyette kapıdan dışarı zor attım kendimi. Çıkışta beni bu halde görenlerin, benim için ne düşündüklerini bilmiyordum. Ama fırtınaların estiği makama girmek için sıra bekleyenlerin bir kez daha düşündüklerinden emindim.

Hükümet Konağından nasıl çıktığımı, daireye nasıl vardığımı hiç hatırlamıyordum. Doğrudan odama çıktım; çöktüm koltuğun birine. Başım çatlayacak gibi olmuştu. Ensemden başlayan yoğun ağrı şakaklarıma doğru yürümüş, kulaklarımda bir zonklamayla devreyi tamamlamıştı sanki. Duyduğum hakaret sözcükleri fırıl fırıl dönüyordu kafamda. “Bunu hak etmedim ben!” deyip duruyordum içimden. Suçum yasalara uygun davranmaktı. Hak ve hukuku korumak, adil olmaya çalışmaktı. Bunu yapamıyorsam burada bulunmamın ve yaşamamın bir anlamı yoktu. Bugüne kadar bana bunlar öğretilmiş bunları yapmaya çalışmıştım bildiğim kadarıyla. O anda yaşama isteğimle birlikte bütün duygularım körelmişti. Pencereden atlamayı düşündüm bir ara; ama bunu gerçekten isteyip istemeyeceğimden emin olamadım. Belki cesaretim yoktu buna. Bunu yapabilme ihtimalinden korktum belki de… Terlemeyle birlikte bir titreme aldı beni.

Efendim ne yapmışım; Valinin denetleme yapma dediği iş yerine denetlemeye gitmiş üstelik bir de tutanak tutup ceza kesilmesini önermişim. Vay sen misin bunu yapan! “Bir Valiye kafa mı tutuyorsun sen? Bu ne küstahlık! Bu ne haddini bilmezlik!” diye çıkıştı önce. Sonra da ağzına geleni söyledi. Ona göre bunu bilerek yapmış, “Seni takmıyorum!” demişim. Dik kafalı laf anlamaz, emirlere uymayan öküzün biriymişim. Hakkımda görevi savsaklamaktan soruşturma açacakmış, lojmandan atıp sürüm sürüm süründürecekmiş… Oysa Valinin yazılı emri olsa bile yasalara aykırı bir işlem yapamazdım. Bunu benden çok daha iyi biliyordu kendisi. Sonra da kimseye ayrıcalık yapmadan yapılması gerektiği öğretilmişti bize; yasalar önünde herkes eşitti yani. Bunun dışında farklı bir şey yapamayacağımı daha önce söylemiştim kendisine. O ise “Burada Vali benim; ben ne dersem onu yapacaksın!” deyip duruyordu…

İçim kabarmış vaziyette koltukta otururken kalp atışlarımın hızlanmasıyla birlikte, içime bir korku düştü:  Aklımı kaybediyordum… Düşüncelerimi kontrol edememenin sıkıntısını yaşıyordum. Böyle bir şey ilk kez geliyordu başıma. Korku ve panik, çıldırmanın sınırlarını zorluyordu ha bire. Daha önce zaman zaman kalp çarpıntısı oluyordu; hele bu adam geldikten sonra… Fakat bir süre sonra yatışıyor normale dönüyordu her şey. Ama bu kez farklı bir durum olduğundan emindim. İlk kez yediğim darbeye farklı bir tepki vermiştim. Panik halinde dışarı fırladım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmiyordum. Beni fark eden Şube Müdürü arkadaşım “Bu halin ne Yalçın! Ne oldu sana böyle?” diyerek koluma girdi ve odasına götürdü beni. Kanepeye oturdum. “Önce şu kolonyayı eline yüzünü bir sür!” diyerek uzattığı şişeden dökülen sıvıyla adeta elimi yüzümü yıkadım, sonra da getirdiği bir bardak suyu içtim. Biraz rahatlar gibi olmuştum ama çarpıntım durmamıştı. İçimde, korkuyla oluşan paniği atlatamamıştım. Sanki bütün hücrelerim birbirine girmiş, müthiş bir kavga yaşanıyordu vücudumda. Ölümse burnumun dibindeydi. Karım ve çocuklarım geldi gözümün önüne; sıkıca onlara sarıldım.

Mesai arkadaşımın “Ne oldu sana? Hasta mısın?” sorusuna yanıt verecek durumda değildim. Ağzımdan “Beni hastaneye götür!” sözcükleri döküldü belli belirsiz.

Kurumun aracıyla geldik hastaneye, şikayetimi söyledikten sonra tansiyonuma baktı Doktor. “Tansiyon bayağı yüksek, sana hemen bir dil altı vereceğiz, sonra da tansiyon düşürücü ilaçlara başlayacağız… Daha önce tansiyon sorununuz var mıydı?” sorusuna olumsuz yanıt verdim. Başıma ilk kez böyle bir şey geliyordu çünkü. Tansiyonun ne olduğunu bilmemekle birlikte, duymuştum arkadaşlardan. Ama bir gün beni de bulacağını hiç düşünmemiştim. Sonra EKG çekildi ve bazı diğer tetkikler… Bir saat acilde yattıktan sonra tansiyonun biraz düştüğünü söylediler. Ama asıl sorun tansiyonun kaynağıydı. Valiyle yaşadığım olayı anlatınca Psikiyatriye sevk etti doktor beni.

Doktor başımdan geçenleri duyduktan sonra “Vali geleli müdürlerin akıl sağlığı bozuldu! Seninle birlikte buraya gelen müdür sayısı 9 oldu! Bunların yarısından fazlası dayanamayıp emekli oldu galiba. Aslında bu kez senin yerine, seni bu hale getireni görmek isterdim burada; ama kısmet sanaymış! Ne diyelim Allah şifa versin!” deyince içim bayağı bir serinlemişti. “Yüreğimin yağı eridi” derler ya işte öyle bir şey hissettim. Ama doktora söyleyemezdim bunu. Ona “Doktor Bey beni bağışlayın ama buralara düşmanımın bile düşmesini istemem. Sadece Allah’ından bulsun derim” diyerek alışılmış bir yalan söyledim.

“Artık ben bir psikiyatri hastasıydım; yarı deli yani. Bunu söylemek ve duymak bile hasta ediyordu insanı. İlk günlerde kimseyi görmek istemediğim gibi kimsenin de beni görmeye gelmesini beklemiyordum. Başka bir dünyanın tecrit edilmiş yaratığı gibiydim. Belki de hayvanat bahçesine gelen farklı bir maymun türüydüm kim bilir. Karım ve çocuklarım dışında kimseyle görüştürülmedim. Karım ve çocuklarım perişan olmuşlardı. Ne olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın baktılar yüzüme; bir deliye, farklı bir yaratığa bakar gibi. Konuşup başıma geleni anlatınca rahatladılar biraz. Ama ne olacaktı bunun sonu? Bana ne olacaktı, henüz bilen yoktu. Sakinleştirici ilaçlarla tansiyon ve vitamin ilaçları verdiler. Ciddi bir depresyon yaşadığımı söyledi Doktor. Bazı önerilerine ilaveten işimi ve işle ilgili olsun olmasın dışarda yaşadıklarımı fazla düşünmemem gerektiğini söyledi.

Düşünmeden edemezdim; düşündüm. Yaşadıklarımı tekrar tekrar düşündüm. İki üç gün sonra, ilaçların da etkisiyle rahatlamıştım. Arada bir hafif gerilimle birlikte titreme nöbetleri gelse de terleyerek sakinleşiyordu vücudum. En azından üzerimdeki panik ve korku duygusunu aşmış sayılırdım. Epeyce bir gidip gelmiş, sonunda kalmaya karar vermiştim. Durum onu gösteriyordu.

Neydi Vali’nin benimle alıp veremediği? Daha doğrusu bizimle…? Çünkü yalnız değildim… Hastanede kaldığım süre içinde bunu düşündüm uzun uzun. Nasıl olsa vaktim vardı. Biz her zamanki gibi işimizi yapıyorduk… Şimdiye kadar hiçbir Valiyle takışmamıştık böyle. İş öyle bir noktaya geldi ki, müdürümüz yaşadığı baskı yüzünden emekli oldu da kurtuldu gitti birçok müdürle birlikte. Yeni adına mobbing dedikleri bir zorbalıkla…

Aslında zulmün yeni adıydı bu. Hiç gevelemeye gerek yok: Çalışanlarını sicilini bozma, tayinini çıkarma korkusu ve tehdidiyle performansını düşürerek emekli olamaya veya istifa etmeye zorlayan sistematik bir amir baskısıydı… Son yıllarda görülen salgın bir hastalıktı sanki… Kaynağı da, iktidar olmaya çalışan hükümetti. Yönetemediğini baskılama ve yıldırma taktiğiyle pasif duruma düşürme… Bizimki tam da bunu uyguluyordu işte! Psikopatça bir davranış içindeydi geldiğinden beri.

Kendini gösterme ve egosunu tatmin etmenin dışında başka sorunları olduğu belliydi. Bunlara işaret eden davranışlar sergiliyordu zaman zaman. O bir işkenceci miydi, yoksa bu İl’de kendisiyle başlayan bir milat mı olsun istiyordu? Öyle ya kendisini buraya atayanlar “Tarih bizimle yeniden yazılmaya başladı, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” dediğine göre; “Burada da her şey değişmeli! Hem, vücut dilini en iyi ben okurum, gereğini de yaparım!” diyemez miydi? İyi de bu arada emekli olmak zorunda kalan veya tayini çıkan müdürlerin hepsini birkaç yıl önce bunlar atamamış mıydı? Şimdi ne olmuştu da hedef alınmışlardı. Vali niye bunlarla uğraşıyordu? İktidarın bürokratları arasındaki bu mücadelenin sebebi neydi? Vali özellikle bunun için mi gönderilmişti ilimize? Bu soruları sormadan geçemiyordu insan; tabiatı gereği sorgulayıcı bir yapısı vardı, her ne kadar bu özelliği pekiyi bilinmese de. Bilenlerin bir kısmı da susmayı tercih ettiklerinden havada kalıyordu… Sorunun temelinde doku uyuşmazlığı vardı anlaşılan; kazanda kavga çıkmış, yamyamlar birbirlerine düşmüştü…

Asıl mesele bir süre sonra anlaşılmıştı: Asil müdürler tasfiye edilip vekillerle çalışılacaktı. Bu şekilde vekil müdürlerin tehdit ve şantajla daha “verimli çalıştırılacağı” düşünülüyordu. Yeni bir yönetim anlayışıydı bu. Sık sık fikir değiştirirken doğru yöntemi bulmakta sıkıntı çekiyorlardı kuşkusuz. İşte ben de bunlardan biriydim. Valiyi kudurtan ve bana karşı düşmanlaştıran nedenlerden biri buydu. Çünkü bizimle ilgili işler istediği gibi yürümüyordu. Bu yüzden de “Bu adamı, ‘Bizdendir, çalışkan ve bilgili bir arkadaştır’ diye tavsiye etmişti parti teşkilatı. Adam resmen muhalif çıktı bana yahu! Ben ne dersem tersini yapıyor! Ne olacak şimdi?..” dediğini duyar gibi oluyordum.

Bu arada asıl canımı sıkan ve Valiyle aramı açan bir başka konu daha vardı: Haraç alımı… İlimizde çevreyle sorunu olan veya ihtimal dahilinde görülen çok sayıda fabrika vardı. Bunların bir kısmı yıl boyu çalıştığı halde diğerleri mevsimsel çalışıyorlardı. Bunlar elemanlarımız tarafından zaman zaman denetlenir kusuru olanlar para cezası ile cezalandırılır veya kapatılırdı. Bu konuda siyasilerden büyük baskı görüyorduk. Onlar, konu yandaşlarla ilgili ise, işin daha çok cezasız halledilmesinden yanaydı; yoksa muhalif olanlara vurdukça vurulsundu ceza. Bunda bir sakınca yoktu! Hatta yandaşların cezasını da onlar çekse daha iyi bile olurdu. Öyle bir hava solumaya başlamıştık ki, zehir yüklü… Yediğimizi içtiğimizi ise domuz yemez… Böyle bir cehennem çukurunun içine atılmıştık sanki.

Bu baskının merkezinde de Vali vardı. Ortada maşa varken siyasilerin onu kullanmaları çok doğaldı. Bu yüzden bize doğrudan doğruya ulaşmak istemezler üzerimize Valiyi salarlardı. Vali aptal değil ya o da bizi kullanmak istiyordu maşa olarak. Müdürümüz fazla direnememiş ister istemez alet olmuştu kurulan tezgaha. Ama iş dayanılmaz bir noktaya gelince emekli olmak zorunda kalmıştı zavallı.

İşin aslına bakarsak tam olarak neler döndüğünü ben de bilmiyordum. Olayın sadece ceza kesme, açma kapamadan ibaret olduğunu zannediyordum. Bana yetki verildikten bir hafta sonra ziyaretime gelen bir vatandaştan öğrendim işin aslını. Fabrika sahibi olan bu vatandaşa kirli suyu ırmağa salmaktan dolayı belli bir ceza kesilmişti. Aynı kişiye yıl içinde kesilen ikinci cezaydı bu ve katlanarak kesildiğinden epeyce bir meblağ tutuyordu. Vatandaş bu cezayı ödemeye hazırdı. Buraya kadar bir sorun yoktu; fakat kendisinden bir o kadar da ismini verdikleri bir vakfa bağış yapılması isteniyordu. Buna bir anlam verememişti fabrika sahibi. Aynı şekilde ben de bir anlam verememiştim. İstenen haraçtı resmen ve yol kesen eşkıyaya dönüştürülüyordu koca valilik. Bu vakıf da neyin nesiydi?.. Son yıllarda pıtrak gibi ortaya çıkanlardan biri olsa gerekti…

İşin ayrıntısına girince bunun Müdürün son icraatlarından biri olduğunu anlamıştım. Buna benzer durumlarda, önceden alınan talimatla ilgili olarak vatandaş, ismi verilen vali yardımcısına gönderiliyor, nereye ne kadar bağış yapılması gerektiğini o söylüyordu. Yoksa bir sonraki ceza fabrikanın kapatılması olacaktı. Vay anasına vay! Şu dümene bakar mısınız? Vatandaş sıkıysa yatırmasındı parayı. En az bir ay kapanma ne demekti: Neredeyse bir yıllık kârın yarısının kaybedilmesi demekti. Tekrarında ise, bittin… Akbabaların yeni dünyasıydı bu…

Şaşırıp kalmıştım… Ben ne yapmalıydım şimdi? Vatandaşa ne demeliydim?.. “Allah kahretsin! Allah hepsinin belasını versin!” demek geçti içimden. Fakat bunun bir anlamı yoktu. Nasıl bir belaya çattığımı o zaman anlamıştım. Birkaç gün uyku girmedi gözüme… Bakalım ne olacak? Aynı davranışı göstermemi benden de isteyecekler mi diye beklemeye başladım. “İti an çomağı hazırla!” derler ya işte o hesap, telefon çaldı iki gün geçmeden. Vali yardımcısı beni çağırıyordu. “Haydi hayırlısı!…” diyerek kalktım gittim yanına.

Mahcup bir şekilde girdi konuya. Söylesem mi söylemesem mi der gibiydi. Oysa söylemek zorunda olduğunu o da biliyordu. Özel bir adamdı o: “Validen sorumlu vali yardımcısı!” derlerdi ona. Daha gelmeden çıkmıştı adı. Hem Valinin çantası hem de çanta taşıyıcısı idi. Kritik ve akçalı işler yanında Valinin özel işlerinden, yani karışık işlerinden de sorumluydu. Bunu da ilk kez duyuyorduk aslında… Söylendiğine göre Valiyle birlikte gittiği üçüncü yerdi burası; Vali nereye o da orayaydı yani. Neden böyle bir uygulamaya ihtiyaç duyar bir Vali?..

Neyse bizim vali yardımcısı Valinin emirleri diyerek aktardı maruzatını. Efendim daha önce müdürün yaptığı gibi hakkında cezai işlem yapılan iş yeri sahiplerinden verilen ceza kadar da malum vakfa bağış yapmaları istenecekmiş. Gereği yapılmazsa… Bu parayla da Valiliğin bazı giderleri karşılanacakmış. Hiç işim değildi! Hemen ret ettim tabi. Şaşırdı bizimkisi. “Nasıl olur! Valinin talimatı! Hayır demek ne haddinize!” deme gafletinde bulundu. Her şeye hazırdım; böyle bir şeyi kabul etmeyi asla düşünmüyordum. Emir hem kanunsuzdu hem de ahlaki değildi. Bir kişiye aynı anda aynı fiilden dolayı iki kez ceza kesilemezdi. Ayrıca her tarafı şantaj kokuyordu. Tüm bunların toptan sümen altı edildiği karanlık bir tünele sokulmak isteniyorduk. Giren girsindi… Ben o tünele girip böyle bir dümenin aleti olamazdım. Sonradan üzüleceğime baştan çektim kılıcımı.

Sizin de tahmin edeceğiniz gibi, Vali Yardımcısı tehditlerini savurdu hemen. Tam bir köpekti; Valiye köpeklik yapıyordu… Ama dişleri takma olduğu için bir işe yaramadı. “Elinizden geleni ardınıza koymayın” diyerek çıktım oradan. Dışarı çıktığımda elim ayağım titriyordu sinirimden. Yaptığım saygısızlıktı aslında; izin almadan, üstelik büyük bir tepkiyle çıkmıştım dışarı. Kapıyı çarpmış bile olabilirim; orasını pek hatırlamıyorum. Daireye gitmeden iyi görüştüğüm bir Vali Yardımcısına uğradım içimi dökmek için. Yoksa kontrolsüz bir patlama yapacak gibiydim… Kendimi zor tutuyordum! Bu adamları anlamanın imkanı yoktu; bunlar başka bir dünyadan gelmişlerdi sanki! Ne yapmak istiyorlardı? Bu cesareti nereden alıyorlardı? İktidardan mı?… Yoksa…?

Vali Yardımcısı her şeyin az çok farkındaydı; onunla bazı durumları paylaşmıştım daha önce. “Sana daha önce de söylemiştim bir sohbet sırasında: Her idareci farkında olmadan bir işkenceciye dönüşebilir! Sen, ben de dahiliz buna. Uygulanması zor olan, hatta yasal olarak imkansız olan bir emrin yerine getirilmesinde ısrarcı olmak gibi davranışlar bir işkenceci haline getirir idareciyi. Toplumun bir kısmı bunu alkışlasa da özünde bir şey değişmez. Hele bir de kişilik bozukluğu varsa o idarecide, vay onun emrindekilere ki, Allah korusun…

“Bizim Vali’ye gelirsek, söylemeye çalıştıklarımın hepsi var onda! Buna rağmen bu görevde nasıl tutuyorlar hâlâ diyeceksin! Aslında bu partiye oy veren bir vatandaş olarak bunu en iyi senin bilmen lazım! Ama yine de ben söyleyeyim: Diyet borcundan dolayı ta tepedeki tarafından korunuyor da ondan!… Ayrıca çok da iyi anlaştıklarını sanıyorum; çünkü… Ama sen korkma! Senin duruşun sağlam; bu yüzden bir şey yapamazlar sana! Üzerine geleceklerini de hiç sanmıyorum. Vekalet yetkini alırlar o kadar. Senin de bunu dert edeceğini hiç zannetmiyorum. Sadece biraz üzülürsün!..” sözleriyle moral verdi.

***

Hastanede kaldığım süre içinde tüm başımdan geçenleri birkaç kez daha düşündüm. Sakindim ve sadece yaşadıklarımı anlamaya çalışıyordum. Bunun içinde kendim de vardı tabi. Önce kendimi gözden geçirmeliydim. Bunu daha önceleri de yapmıştım birçok kez. Bu kendi kendime terapi gibi oluyordu. Yanlış mı yapıyorum, doğru mu? Haklı mıyım, haksız mı? Tüm bunları sorarak kendimle kaç kez yüzleştim bilmiyorum. Ama sık sık empati yaptığımı biliyorum. Bazen çok zorlansam da huyum bu benim! Bu yüzden benim bu özelliğimi bile bile benden farklı davranış bekleyenlerden hiç hoşlanmam. Onları düşmen olarak görmem ama dostlarım da değildirler. Sınırlarımı zorlamalarına izin vermem. Her fırsatta onlardan uzak durmaya çalışırım.

Şimdi ise köşeye sıkışmış zavallı bir kedi gibi hissediyordum kendimi; birilerini tırmalayabilirdim. Ne yazık ki bu gibi insanlarla hiç olmayacak kadar yakın çalışmak zorundaydım. Allah kahretsin! Bu durumda onlardan kendimi nasıl koruyacaktım? Yaptığım yanlış mıydı, doğru muydu? Sorun ben miyim yoksa onlar mı? Ben de normal biri değil miydim herkes gibi? Yoksa normal diye bir şey yok muydu bu dünyada?..

Benim karşı çıktığım, yapamadığım işleri gönüllü olarak seve seve yapacak birçok insan varken ben niye yapamıyordum? Bazen aykırı biri olduğumu düşünmüyor değildim. Ama bu farklılığımın başkaları tarafından doğru anlaşıldığı konusunda kaygılarım vardı. Çünkü yakın çevremdeki bazı arkadaşların “Sen haklısın, doğrusunu yapıyorsun! Bu yüzden seni kimse kınayamaz da suçlayamaz da!” deseler de, “Sen de herkes gibi yap; he de geç be kardeşim! Kendini ezdirme uyuver gitsin! Üç günlük dünya bunlarla uğraşmaya değmez!.. Sen yapmazsan birini bulup yaptırırlar nasıl olsa. Sen kötü adam olurken o makbul adam olur. İyi düşün!” diyenler de çıkıyordu aralarından. İnanın çok şaşırıyorum.

Kendimden ve davranışlarımdan her zaman emin olmuştum ben. Öyleyse, burada ne işim vardı? Doktorun dediğini tabi ki hatırlıyordum: “Sen değil, seni bu hale getirenler gelmeliydi buraya!” Ne demekti bu? Ben yanlışlıkla mı gelmiştim yoksa? Birilerinin tuzağına mı düşmüştüm? Yoksa bu bir şaka mıydı?.. Bunlardan biri olmalı! Yanlış yapan ben olmadığıma göre… Bunun böyle olduğunu 22 yıllık evli olduğum karım ve çocuklarım bilmiyorlar mıydı? Biliyorlarsa niye öcü görmüşler gibi baktılar yüzüme? Onlar mı benden korktular ben mi onların bu halinden korktum anlayamadım doğrusu. İçinde bulunduğum durumu bir de onlara anlatabilseydim…

Vali ve yardımcısı için, “Kim bilir bir gün onların da yolu düşer buralara!  Ve o gün hiç de uzak olmayabilir!..” dediğini de hatırlıyorum Doktorun. Belli ki teşhisini çoktan koymuştu: Aşırı kompleksten kaynaklanan psikolojik vaka… Mobbing uygulayan bir zorba!… Haklı olduğumun ortaya çıkması için o günün gelmesini bekleyecek değildim. Benim derdim birilerinin akıl sağlığının bozulup bütün yaptıklarının hesabını vermekten kurtulma şansını yakalaması değildi. Aksine adaletin ışığında doğrunun ve haklının ortaya çıkmasıydı. Yapılan yanlışların ve usulsüzlüklerin doğruymuş gibi algılanmasını önlemekti. Devletin kurumlarının yasal olmayan yollardan gayrimeşru ilişkilerin içine çekilmesinin önüne geçilmesiydi…

Vali de olsa hiçbir kamu görevlisi yetkileri olmadığı halde örtülü ödeneğe benzer bir harcama kalemi oluşturamazdı. Üstelik bu, yasal dayanağı olmayan ve haraç görüntüsü veren bir yöntemle oluşturulmuşsa suç teşkil ederdi. İşte ben -oyunu bozan adam- bu yüzden buradaydım ve kaldığım süre içinde bunu sorguladım durdum aklımın erdiği kadarıyla.

***

Hastaneye geldiğimin 12. günü doktor, “Ciddi bir sorunun yok; akıl ve ruh sağlığın yerinde. Ancak bundan böyle sen de yüksek tansiyonla birlikte yaşayacaksın! Yazdığım ilaçları düzenli alırsan bir sıkıntı çekmezsin! Hadi geçmiş olsun!” diyerek taburcu etti beni. Ayrıca çalışma ortamından bir süre uzak kalayım ve dinleneyim diye bir de üç aylık rapor yazdı.

Şimdi ne yapmalıydım? Görevime dönmek istemiyordum. Dönmek istesem bile bu adam beni kabul eder miydi bakalım? Son sözleri, “Gözüm görmesin seni!” değil miydi.  Demek ki beni istemiyordu. Gerçi bu sadece ona bağlı değildi; ancak benim tayinimi isteyebilirdi. Bunu yapacak güçteydi. Yapardı da… Üstelik beni affedeceğini beklemiyordum… En iyisi ondan önce davranıp tayin istemekti. Nasıl olsa burası memleketim değildi; güçlü, vazgeçilmez bağlarım yoktu! 14 yıl çalıştığım ve yerleşmeyi düşündüğüm yer olsa da hepimizin iyiliği için başka bir yere gitmeyi göze almamız gerekiyordu. O uçurmadan ben uçmalıydım; doğrusu buydu… Eşim ve çocuklarım önce itiraz etseler de sonradan hak verir gibi oldular bana.

Yine de kafalarına yatmayan bir şeyler olduğundan emindim onların. Büyük oğlan söyleyiverdi aklından geçeni: “Yahu baba, hem bu adamlara oy veriyoruz hem de dayak yiyoruz, bu nasıl oluyor ben anlayamadım?” deyince hanım çıkıştı oradan. “Elim kırılsaydı da vermeseydim” diyerek. Haklılardı baştan sona… Saygılarından dolayı, bu gibi konuları benimle konuşmaktan çekindiklerini biliyordum. Valiyle takıştığım, suyuna gitmediğim konusunda beni suçlar gibiydiler. Niye herkes gibi davranmamışım?.. Milletin “Doğrucu Davut’u” ben miymişim?… Ailemi hiç düşünmüyormuşum! Falan filan!…

Benim yüzümden hiç yoktan rahatları bozulacakmış şimdi… Davranışlarından ve arada bir dokundurmalarından anlıyordum bunu. Bir konuda hak veriyordum onlara: Eğer bir başka kente gidersek eğitimleri parçalanacaktı ve bundan etkilenmemeleri mümkün değildi. Üçü de Anadolu Lisesine gidiyordu. İki oğlum lise, kızım orta kısmında okuyordu. Büyük oğlum bu yıl bitirse de diğer ikisinin birkaç yılı daha vardı… Çocukların eğitimlerine burada devam etmelerine karar verdik sonunda. Fedakarlık yapmak yine bana düşmüştü. Öyle ya; düzenimiz benim yüzümden bozuluyordu ne de olsa.

Yakın ilişki içinde olduğum Vali Yardımcısının da görüşünü alarak, içinde bulunduğum sıkıntılarla birlikte Valiyle ilgili şikayetlerimi de içeren bir dilekçe yazdım bizim Bakan’a. Dilekçeyi bizzat sunacaktım. Ayrıca, bir başka ile görevlendirilmemi de istiyordum.

Vakit geçirmeden, uçtum Ankara’ya. Bir gün sonra da Bakanın huzuruna çıktım. İlk kez bir Bakan’ın huzuruna çıkmanın tedirginliği içindeydim. Özel Kalem Müdürü hiç bekletmeden aldı beni içeri. Oldukça sıcak karşıladı Bakan… “Her şeyden haberim var seni bekliyordum!” dedi. İçeri giren odacıya iki çay getirmesini söyledi. Çay içerken “Bir kez de senden dinleyelim şu meseleyi!” deyinde başladım anlatmaya. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattım. Sözümü kesmeden dikkatle dinledi beni; notlar aldı. “O Vali de çok oldu artık! Miadını da doldurdu! Bu kez defterini düreceğiz, sen merak etme!” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı. Başka bir yere atanmam konusuna da “bakacağız!” dedi ve sırtımı sıvazladı…

Bütün şişkinliğimi bırakmıştım makama. Hafiflemiş olarak dönmüştüm Ankara’dan. Olacaklardan bir o kadar da umutluydum. Az şey değildi yaptığım. Bir Valiyi Bakana şikayet etmiş, Bakanın ağzından da “Defterini düreceğiz!” sözü çıkmıştı. Böylece bir kenti bir manyaktan kurtaracaktım… Böyle bir havayla girdim evimin kapısından içeri; fetihlerden dönmüş krallar gibi… Beni bu halimle gören karım şaşırmış bir yüzle baktı suratıma. Günlerdir kara kara düşünen ve karalar bağlayan ben adeta güle oynaya giriyordum kapıdan. “Her şey yolunda merak etmeyin!” diyerek anlattım Bakanla aramızda geçenleri. “Hadi hayırlısı!” dedi hanım. Pek inanmamış gibiydi… Kadın aklı işte!…

Benden önce Vali’nin tayini çıktı daha büyük bir vilayete, ödül olarak. Kupili de peşi sıra… Televizyonun karşısındaki koltuktan ayağa fırladım gayri ihtiyari, “Vay anasına! Şu işe de bakın!..” çığlığıyla. Arkasından ağzıma ne geldiyse saydırmıştım işte… Karım ve çocuklarımın fal taşı gibi açılmış gözleri önünde kendimi kaybetmiştim adeta. Ağzımdan çıkanları ilk kez duyuyor gibiydiler. Belki de öyleydi!.. Kafayı yediğimi sandılar belki de…

Sakinleştikten sonra her şey eski haline döner gibi oldu evde. Demek ki, şimdilik değişen bir şey yoktu. Karım anlamlı anlamlı baktı yüzüme, dur bakalım seni ne yapacaklar der gibiydi. Durup durup konuşan büyük oğlum, “Baba senin bu adamının yeri Bakandan da sağlam anlaşılan!” diyerek en doğru yorumu yaptı yine. Umutlarımın bir başka bahara kaldığını ben de anlamıştım. Hayat ne kadar da öğreticiydi!.. Ve de acımasız!… Bizler ne kadar da saftık! Anladım ki bir benle bitmiyordu bu işler. Birlikte işlemek lazımdı toprağı, sonra da tohumlamak…

Bir Yanıt Yazın