Homeros

Batılı Gözüyle Aydınlanma

Cengiz Aldemir

 

Meselenin sosyolojik boyutunu anlamamız için, aydınlanmanın dayandırıldığı Eski Yunan‘ın toplum yapısını değerlendirmemiz gerekir. Tarihi ve etnolojik araştırmalar, Marx ile Engels‘in ve diğerlerinin kendi ideolojik yönlerine göre kullanmış oldukları tespitleri bir kenara bırakacak olursak aydınlanmacı, modernist, aydınların bir gerçeği tespit ettikleri görülür. Modernistlerin ülküleştirdiği ve ideallerindeki topluma temel yapmak istedikleri Eski Yunan’ı tanımakta fayda vardır.

Yunanlıların kahramanlık çağında erkeğin kadına üstünlüğünü görmek gerekir. Eski Yunan‘da kadının aşağılanışı dikkati çekmektedir. Homeros‘un destanlarında, ele geçirilen kadınlar galip gelenlerin keyfine teslim edilir; şefler ise hiyerarşik sıralarına göre en güzellerini seçerlerdi. Bütün İlyada eseri bu köle kadınlardan birisi konusunda Akhilleus (Aşil) ile Agememnon arasındaki çatışmanın ürünüdür. Eski Yunan, örnek olarak alınacak bir çağ değildir. Düşünce sistemlerine uygun olarak puta tapan ve çok tanrıcılığı benimseyen Eski Yunan, ilkel bir toplum yapısını temsil ediyordu. R. Hubert‘e göre, eski medeniyette vatandaş sıfatı ve hukuku ancak kabilelerin reislerine verilirdi. Siyasi hak, fertlerde eşitsizlik yaratacak şekilde dağıtılmıştı. Roma‘da avamın devlet işlerinde söz hakkı kazanması için asırlarca mücadele etmesi gerekmişti. Bu gerçekliğin aksine neredeyse tüm Türk modernistleri, Eski Yunan’da demokratik bir yönetim biçimi olduğunu düşünür. Bu durum insanlığın kandırılmasından başka birşey değildir. Eski Yunan‘daki demokrasi, Marx Engels‘e göre askeri demokrasidir. O tarihlerde Atina‘da 40.000 hür vatandaş ve bütün haklardan yoksun 110.000 köle bulunuyordu. Bu köleci oligarşiler garip bir şekilde demokrasi adını taşıyorlardı. Perikles vatandaşlık haklarını kısıtlayan bir kanun çıkarmıştı. Seçkin elitler kendi arasında bir demokrasi oyunu oynuyorlardı. Aydınlanmacı düşünürlerin en belirgin özelliği, antik çağa dönüş aşkıdır. Çok Tanrılı bu dönemde Tanrılar arasında aile ilişkileri düşünülmüştür. Osmanlı tercüme bürosundan Konstantinidi efendiye göre, “Eski Yunanlılar eserleri fen yoluyla anlayamadıkları için onlara Tanrılık isnat edip, bir hayli efsane uydurmuşlardır.” Yunan mitolojisinde yaratıcılığı reddeden materyalist bir yaklaşım geçerlidir. Yunan düşüncesinin bir ürünü ve Yunan felsefesinin bir şubesi olan Epikürcü felsefe; ilke olarak iyi ve doğru diye birşey tanımaz, hazcı ve tam olarak ferdiyetçi bir felsefe ve ahlak görüşüdür. Yunan’ın taklidinden veya bir başka deyişle birkaç müessese ilave edilmesinden ibaret olan Roma‘da bulduğumuz bütün değerler, Yunan’ın can sıkıcı birer yansımasıdır. Sürekli Roma‘nın Helenleşip Helenleşmediği tartışılmıştır. Antik çağı aydınlanmaya kaynak olarak alanların bir sorunu da, her şeyin tam olarak Yunan ve Roma‘da başladığını kabul etmeleridir. Yunan düşüncesinin önemli bir özelliği olduğu ve bunun Yunanlıları meydana getirdiği söylenen 3 kabileden biri olan İyonyalılardır. İyonyalılara ait olduğu bilinen bilgiyi hiçbir çıkar gözetmeden sadece bilgi edinmek için isteyen Yunan çabası bu çeşit bilgi anlayışı Yunanlılardan önce doğu milletlerinden Çinliler ve Hintlilerde de vardı. Ancak, doğulu milletler pratik hayatı ve dini bilgileri aşamamış, oysa Yunan Düşüncesi kendinden önceki milletlerin başarılarından faydalanmıştır. Giritliler ise, Aritmetikte Babilonya‘ya, Astronomi, yazı ve Geometride Mısır‘a çok şey borçluydular. Bu tesirler Yunan’da yeni hamleler arasında kaybolmuş görünmektedir. Ciddi araştırmacılar bunları açığa çıkartmaktadırlar. Birikimlerin yeni bir kültüre yol açtığı doğrudur. Ancak; Yunan‘da olduğu gibi, Çin‘de de aynı dönemde bir kültürel aydınlanmaya rastlıyoruz. Bunun üzerinde duran Kroeler‘e göre, İslam dünyasında ve Batı’da ikinci dalga daha yaratıcı olmuştur. Yunan filozofları insanı tanımıyorlardı. F. Bacon, Yunanlılar’ın tabiatla yeterince meşgul olmadıklarını söylemektedir. Bréhier‘e göre; Yunan düşüncesi tarihi, insanı bilmez. Hristiyanlıkla her şey değişmiştir. Yapısı itibariyle, bir önce ve bir sonra anlayışı yerleşmiştir. Her şeyin ölçüsü insandır. İnsanın anlayışına uygun düşen Yunan sanatı da yorumlanmalıdır. Nietzsce‘ye göre; eski Yunanlılar biçimlere, sırlara ve kelimelere taktıkları için sanatçı olmuşlardır.

İnsanın varlığı, aklı ve kaderi heykellerde dondurulmuştur. Tanrılaştırılmak suretiyle araştırma fikri anlama kabiliyeti tüketilmiştir. Şimdi mitoloji veya buna tepkiler, şüpheliler???, hazcılar, Aristo ve diğerleri bunların hepsi modernizme kaynaklık etmiş midir? Yoksa bunların içinde seçim mi yapmalıyız? Dinsizliğe, Tanrısızlığa ve maddeciliğe yönelmiş ferdiyetçiliğin desteklediği her şeyin temeline insan konulmuştur. Mutluluğu bu anlayışlarla bulamayanlar, Doğu‘dan gelen dini görüşlere açılmıştır. Antik çağdan Rönesans‘a geçerken, Orta Çağ bir dini çağ niteliğinde olup, aynı zamanda kendisine tepki olarak doğan Rönesans‘ın “araç“ı olan bir dönemdir. Rönesans bu vasıtayı kullanarak kendini antik çağ ile birleştirmek istemektedir. Avrupalı‘nın anlamadığı Latin dilinde yapılan dua ve ibadetler i bunu zorlayan kiliseye karşı bir tepki hareketi olar doğan Rönesans zihniyetine göre, “Orta Çağ, yeni  zihniyeti tahrik etmesi bakımından bir realitedi Ancak; Rönesans ile başlayan ve içinde hümanizmi, romantizmi bulunduracak yeni zihniyet, antik çağdaki köklerin yeni bir hamlesi olarak kabul edilmektedir. Rönesans modernliği, “Yunan akılcılığın yeniden doğuşu” gibi görünmüştür. Bu yeni hareket çok tanrıcılığı akıl dinine, insana taparlığa, tabiat topluma, ilme taparlığa, sanat ve felsefe anlayışına, romantizme dönüştürmüştür.

Rönesans anlayışına göre; İlkçağ kültürü ile eğitilmiş olan İtalya, dış dünyayı söz ve biçimler halinde tasvir etme cesaretini göstermiştir. Özellikle sanat, bu problemi çözmüştür. Bundan önce seyahat, coğrafi keşifler, dünyaya ait olan şeyleri objektif gözle görmeyi sağlamış maceracı bir ruh ve objektiflik zihniyeti bilgiyi doğurmuştur. İslam dünyasının Akdeniz‘in bütün limanlarına ulaşan yaşam biçimleri de önemli bir rol oynamıştır. Gelişen zihniyet, pozitif bilimlere de kapılar açmıştır. Etkinin büyük bir bölümünü teşkil eden İslam dünyasındaki düşünce hareketleri oldukça hızlıdır. XIX. yüzyılda Yunanca’dan, Süryanice‘den, Pehlevice, Arapça‘ya geniş çapta tercüme faaliyetleri ile matematik, astronomi, tıp ve felsefe anlamlarında büyük hamleler yapılmıştır. Bu gelişmeler, Batı’nın Rönesans ve reformunu etkilemiştir. Ancak Batı Rönesans‘ı ile ilgili iddialar hep tartışılmıştır. Rönesans kör inançlarla dolu, astroloji ve benzer saçmalıklara merak sarmış bir çağ olmakla beraber, ilmi havanın canı olduğu da bir gerçektir.??? Her şeye rağmen insanın, çevrenin ve tabiatın keşfedilme çabası inkâr edilemez. 1453‘te İstanbul’un fethi, 1453’ten 1965’e kadar yeryüzünün fethi, 1965 sonrası uzayın fethi, olarak çağları insan faaliyetlerine göre bölenler de vardır.

Francesco Petrarca
Francesco Petrarca

İtalya’da aydınlanmanın babası Francesco Petrarca‘dır (1304-1374). Modernizmi şiirlerine yansıtmıştır. Petrarca; coğrafya ve tabiat güzelliklerinden etkilenmiş biriydi. Coğrafyada olduğu gibi şiirde de, halk ve yer tasvirleriyle İtalyanlar önde gelmekteydi. Modernistlere göre, bu anlayış insanın keşfine ve öne çıkmasına ön ayak olmuştur. İnsanın ilahiyat ve dini kural, uhrevi (ahiretle ilgili) gelecek, mantık ve düşünce kısır döngüsü içinde eriyip kaybolmasına engel olmuştur. İşin doğrusu, İtalyan Rönesans‘ına kadar Avrupa‘da Homeros destanları rağbetten düşmüştü. Petrarca ve Poggio gibi modernistler, Homeros‘un İtalya‘daki mütalaasına önemli bir yer temin ettiler. Hristiyanlığın bir din olarak unutulmaya çalıştığı putperest dönem edebiyatı, tabiati tenkit ruhu, akılcılar adı altında Hümanistlerle tekrar canlanıyordu. Modernizmin ilk üç temsilcisinden biri olan Dante, modernistlere göre Orta Çağ‘ın genellik kategorisi içinde yok olan ferdi şahsiyetin yeniden biçimlendirilmesi düşüncesine sahipti. Onun “İlahî Komedya” adlı eseri, bilgi ve yönelimlerinin kaynağı haline gelmiştir. Dante aynı zamanda, devrimci bir başkaldırıya dönüşen dönemin de başlangıcıdır. Yine İtalya‘da ilklerden Bocacaio‘nun, “Homeros’u İnceleme Kürsüsü“nün açılması için yaptığı çalışmaların da Batı aydınlanmasının doğmasına ve gelişmesine katkısı olmuştur. Yunan akılcılığını, araştırması mümkün olanı araştırmayıp araştırılmayacak şeyleri araştırdığı için tenkit eden Leonardo da Vinci‘yi gerçek modernist sayan ve Dante, Petrarca ve Boccaio‘nun önünde geldiğini iddia edenler oldu.

Montaigne, Fransa’da devrin büyük aydınlanmacılarındandır. Almanya‘da 1520’lerde modernistler, skolastiklerle (Bu felsefenin temeli teolojidir, ona dayanır ve onu desteklemeye çalışır) çatıştılar. Şehir merkezine ve saray çevresine hâkim oldular. İspanya‘ya aydınlanmacıların girişi sorunlu oldu. Koyu Katolikliğin egemen olduğu İspanya‘da Luther’cilik taraftar buldu, ama bunlar bastırıldı. İspanya, aydınlanma fikirlerini Protestanlıktan bile tehlikeli bulmuştur. Fakat Cervantes gibi önemli bir yazarı yetiştirebilmiş tir. Genel olarak Rönesans’ın başarısı, reformcuların kiliseye karşı açtıkları savaşla gerçekleşmiştir. Karl Jaspers’e göre, Batı’daki aydınlanma fikri iki unsuru ihtiva eder: Biri Eski Yunan ve Latin’e bağlılık, diğeri ise kendi gerçeği içinde insanın durumunu gerçekleştirme iradesidir. Biri diğerine hizmet etmek zorundadır. André Malraux‘a göre ise, antik çağ Rönesans’ı yaratmamıştır. Rönesans, antik çağı yeniden yaratmıştır. Veraset başkalaşıma uğramıştır. Rönesans insanı kendini anlatmada sadece bir vasıta bulmuş olabilir. Bazı düşünceler ise yeni zihniyeti Yunan veya Roma’ya bağlamaktan ziyade, geniş bir bakış açısı ile değerlendirmişlerdir. Yunanlılar’ın kâinat anlayışı, Romalılar’ın hâkimiyet fikri ve Doğu dinlerinin dünya ötesi fikri ruhen donmuş olan Yunan Roma dünyasının yerini, yani yeni bir dünyanın almasıdır.

Buna göre gençleşen yeni adımlar nelerdi? Ferdiyetçilik anlayışı ve kapitalizm yerleşirken, hürriyet meselesi ikinci bir mesele olarak ön plana çıkacak demektir. Rönesans ve aydınlanma eski dönemin basit bir tekrarı değil, Ortaçağ‘da kaybolan kapasitelerin gelişmesinde bir adımdır. Ortaçağ’ın klişe imparatorluk feodal düzenini insan geliştiremiyordu, onun için aydınlanma şehir topluluklarında doğdu. İman, insana dönüştürüldü. Bu şekilde tanımlanan Rönesans ilerlemeye besledikleri inançla Darwin teorisini ve insandan aşağı atalarını bünyesine alan hümanizm gerçek insan kavramı etrafında değil de hayvanlar âleminin en üst üyesi olan insan kavramı etrafında toplanıyordu. Batılılık düşüncede bu oluyordu. Modernizmi besleyen psikolojik ve felsefi alt yapılar:

  1. Şüphecilik: Hakikatin bilinemeyeceği fikri, mutlak hakikat yoksa insan her şeyin ölçüsü olarak alınacaktır.
  2. 2.İzafilik: İzafilik ile mutlak hakikat bulunamaz ve bilinemez hale geliyorsa o zaman, her şey in sana göre şekillendiriliyordu.
  3. Dinlerin farklılığı, birbirleriyle uyuşmaz görünüşleri ve kavgaları bunlara karşı mesafenin korunmasını sağlamıştır.
  4. Batı’ya mahsus olan aşırı din baskısına karşı tepki.
  5. Kültürlerin birbirlerine yakınlaşması.
  6. Evrensellik ilkesi.

Bütün bu ilkeler yerleşik dinlere ve dinimiz İslam’a ters düşmüştür. Ayrıca dinimiz ile anlaşmazlığın da bunlara ilaveten, insanlık fikri, sosyal paylaşım ve onu sahiplenmedeki problemler bulunmaktadır. İster ferdiyetçi, ister toplumcu, ister deist, ister ateist olsun birçok felsefe modernizm ile meşru veya gayrimeşru ilişki içine girmiş, ama her iki durumda da, her iki taraf dine karşı çıkmıştır. 18. yüzyıl, eski hümanizmi devam ettirmekle beraber eskinin cesaret edemediği “insanı ilahî hâkimiyetten koparmaya” daha çok meyletti. Allahsız insanın sefaletinden, Allah ile olan insanın mutluluğundan bahseden Pascal‘ı bile bağrına basamadı. Kiliseye gitmeyenlerin, dine ve Allah’a inanmayanların İngiltere‘de bir hümanist derneği kurmaları hümanistlerin din karşıtlığını göstermektedir. Modernizm; insanın ruhça ve bedence birbirini tamamlayan ve süreklilik arz eden kitaplı dinleri dışarıda bırakarak ilerlemiş, karşısında sahte düşmanlar bulduğu için güç ve başarı kazanmıştır. Öbür taraftan modernizmin kendisi bir din gibi görünmeye, dinin yerini almaya çalışmıştır. T. S. Eliot‘a göre, modernizmin tek başına kurduğu hiçbir değer ve alışkanlık yoktur. Modernizm ya dinin yerini alacak bir sistem olmuş ya da herhangi bir dinin desteğinde varlığını sürdürmüştür.

Bu sebeple modernizm, geleneksiz, yani dine dayalı bir gelenek olmaksızın yaşayamaz dinsiz Modernizm yıkıcı olmuştur. Dinin yerini alması, aşırı laikliği pompalaması, hazcı kültürü ve pozitivizmi desteklemesi dolayısıyla Batı merkezli düşüncenin tenkidine uğramaktadır. Batı felsefesinin bağrındaki modernizmin kilisenin aradığı Allah’ı başka yolla aradığını, yol yanlışlığını ileri sürerek daha aklı başında arayışa girdiğini söyleyemez miyiz? Modernizm ve hatta onun Marksist açılımı, gerçeği aramaktan elbette ki mahrum değildir. Fakat Allah’ı inkâr ettiğini açıkça ilan eden bir filozofa ve moderniste illa “Sen de Allah’ı arıyorsun” demek, yeni bir fantezi olabilir. Bütün Yeniçağ felsefesini modernist çizgide göstermek doğru olmayabilir.

Nietzsche
Nietzsche

Bunun yanı sıra, insanı her yönüyle inceleyip onun üzerinde felsefe ve ideoloji yapan herkes de modernist değildir. Modernizmin karakteri üzerinde yeteri kadar durduktan sonra, bu süreci değerlendirmek artık mümkündür. Nietzsche‘nin “Tanrı öldü” sloganı bir filozofun rastgele düşüncesinin sonucu ortaya atılmış değildi. Belli bir düşünce tarihinin sonucu, son noktasıydı. Batı’daki düşünce bu noktaya gelmek üzere yola çıkmış gibiydi. Bazılarına göre, dinlerin ve inanç dünyalarının mücadelesiydi. Kilisenin İslam’ı yaymasının mümkün olmadığını görerek, Rönesans’ın İslam düşmanlığını yeni bir zihniyetle ele almasından ibarettir. Batı’nın düşmanlığı, dine bırakılmayarak medeniyete devredilmiştir. Ancak bu yaklaşım medeniyeti, Rönesans’a mal etme şartına dayanıyor ve düşmanlığın yalnız İslam’a olmayıp genel bir din anlayışına yönelmiş olmasını izah ediyor. Rönesans’tan doğmuş olan ve İslam‘a yönelmiş bir tepki diye görülen Batı devrimleri işe yaradı mı? Sadece sömürü bakımından işe yaramış olması Batı insanını mutlu etti mi? Fransız ihtilali, kapitalizmin kanunlarının rahatça işlemelerini sağladı. Rus İhtilali de Batı modeli ile bütünleşti. Göklere çıkartılan Rönesans sanatı, insanla tabiat arasındaki ilgiyi doğru ve yüceltici biçimde ortaya koydu mu? Rönesans kaynaklı romantik sanat 20. yüzyılda modernistlerin zannettiği gibi kendi çizgisinde kalmadı, çeşitli arayışlara girdi. Kimi Japon ruhunu (Monet, Van Gogh gibi) kimi İslam sanatlarını (Henri Matisse ) keşfe çalıştı. Bu arayışlar; modernizmin bu denli insandan söz etmesine rağmen, insanî gayesi bulunmayan Batı tipi bir büyüme âleminin yalnızca parçalanışını yansıttı. Rönesans‘ta akılcılık insanın hangi tür menfaatine kullanıldı? Rönesans, insanı anlatmaya çalışırken; aklı bozulma sebebi olarak görenlerle bile bütünleşti. Aklı ilahlaştıranların akılcılığı ise acaba hakikati aramadan, insanı ve tabiatı tahrip etmede mi kullanıldı? Bazı tenkitçiler; dinin zekâyı temsil ettiğini, fakat zekâ ve akıl arasında bir ihtilaf olmaması gerektiğini, bu ihtilafın modernistlere doğrulduğunu belirterek şöyle derler: “Akılcı, kendi aklının her şeyden üstün olduğuna inanır. Aklı zekâya (dine) bağlayan bağlardan kurtulduğundan kendini hür zanneder. Kendi kuyusunu kazar. İnsan aklı zekâya yani dine karşı ayaklanırsa, sırası gelince hayal dünyası ve duygular da akla karşı ayaklanırlar. Kendini aşan birşeyi inkâr eden akıl; giderek akıl ötesi güdüleri ve amaçları sorgusuz sualsiz kabul etmeye ve yeni zorba hükümdarların emri altında yeni yeni fikirler üretmeye başlar.” Akılcıların en mükemmel örneği modernistin aklı, meşrutî kralların durumuna çok benzer. Aklın ulaşamayacağı yerde zekâyı temsil eden din, kendine ait bir otoriteyi kabul etmesini isterse; akla karşı olan birşeyi istiyor demek değildir. Çünkü zekâ akla karşı değildir. Çağdaş felsefe, kendi kuyusunu kazan aklın farkına vardı. Louis Level‘a göre çağdaş felsefe duygu ile aklın sentezi yoluna girmiştir. Aşırı akılcılığın, Allah’sız varoluşçuluğun ve aşırı bilimciliğin salt bir değer verdiği akıl, artık dünyanın tek hâkimi olma niteliğini kaybetmiştir.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir