Koksal-Ciftci

Batı mizahı egemenlerin, Doğu mizahı halkın mizahıdır

Edebiyat

Batı mizahının kökeni, hem Antik Yunan komedyalarına hem de Doğu’nun sivri dilli hiciv sanatına dayanır. Her ikisi de şiirseldir. Yalnız Antik Yunan satirleri politiktir, egemenlerin ezilenleri yönetmekteki zaaflarını konu eder, yani egemen kültür mizahıdır. Doğu’nun hiciv sanatı da politiktir ama satirlerin tersine egemenlere karşı çoğunlukla ezilenlerin haklarını savunur, yani sokağın, halkın, kitlenin mizahıdır. Sonraları Batı, Haçlı Seferleri sırasında Doğu’dan aldığı halk tipi hiciv sanatını ehlileştirerek kullanacaktır.

Biraz ayrıntı vermekte yarar var:

Antik Yunan komedyalarının tüm dönemlerinde -üç dönemden oluşur- sahnedeki kişilikler Atina sevgisiyle dolu elitlerdir. Metinleri egemenler yazar. Onların politik, ekonomik, aile, aşk ve buna benzer konulardaki sorunlarını ele alır. İroniler elitin elite iğneli göndermelerinden oluşur. Sahnedeki sanatçıların tümü köledir. Bu nedenle gerçek yüzleriyle değil, maskeyle oynarlar. Seyircilerin tamamı efendilerden oluşur ve her efendi, sahnedeki kendi kölesini takdir etmek için ellerini birbirine vurarak alkış tutar. Komedyalar Antik Yunan’ın ilk iki döneminde şiirseldir ve oyuncular seyirciye hitap eder. Üçüncü dönemdeki komedya, Büyük İskender’in Atina’ya egemen olmasından sonra başlar. Metinler artık şiirsel değil düzdür, oyuncu seyirciye hitap etmez ve konular, elitlerin günlük sıradan dertlerini işler.

Antik Yunan komedyasının en tanınmış yazarı Aristophanes ve piyesinin sahnelendiği tiyatro.

Bu dönemlerin teyatral şakalarına genelde “satir” denir. Satirik drama ise, şenliklerinde Dionysos’la ve diğer trajedi kahramanlarıyla dalga geçen kısa oyunlardır.

Batı mizahı bu kaynaktan beslenerek zaman içinde kitle iletişim araçlarının her alanında ürün vermeye başladı. 1600’lerde gazeteler devreye girince karikatür de devreye girdi, mizah dergileri doğdu. 1800’lerin ortalarına gelindiğinde ise karikatür, gazetelerin vazgeçilmez unsuru oldu. Kitle gazeteciliği yoktu, gazeteler “fikir gazetesi” adı altında elitlerin yayın organıydı o yıllarda henüz.

Milyon dolarlık transfer

Fikir gazeteciliği yapanlar tarafından “Sarı Gazetecilik” olarak adlandırılan “Kitle Gazeteciliği”, gerçek anlamda 1880’lerde ortaya çıktı. Kurucusu ise ABD’li gazeteci ve yayıncı Joseph Pulitzer’dir. Onun bu işe başlamasının birinci nedeni kuşkusuz para kazanmaktı; ikinci ve önemli nedeni ise eğitimli, varlıklı ve devlet yönetiminde söz sahibi olan insanların sorunlarını dile getirmek, haberlerini kovalamak, beklentilerine yanıt vermek olan geleneksel yayıncılık yerine onların sömürdüğü yoksulların, işçilerin, işsizlerin, ırkçılığa maruz kalan siyahilerin, kent dışına itilmiş göçmenlerin sorunlarını korkusuzca dile getirmek, fakir fukaranın gözü kulağı olmaktı. O bu işe başladığında kağıdın gramaj fiyatı 12 sentten 2 sente düşmüştü, şirketler de reklam bütçelerini iki katına çıkarmışlardı. Yani ortam, böyle bir girişim için hazırdı. Pulitzer, 1882’de küçük bütçesini cebine koyup New York’a gitti ve 15 bin satışıyla yılda 40 bin dolar zarar etmekte olan New York World gazetesini satın aldı. İlk işi yoksul mahallelerin haberlerini büyük fotoğraflar eşliğinde vermek, sokak sokak dolaşıp pahalılığı işlemek, devleti yönetenlerin yolsuzluk belgelerini elde edip korkusuzca yayımlamak, göçmenlerin sesini duyurmak oldu. Daha bir yıl dolmadan New York World 15 bin satıştan 600 bin satışa çıktı. 1895’te ise bu rakam, bir karikatür tiplemesi sayesinde 1 milyona ulaştı.

Pulitzer, 1888’de Edison’un teknik ressamı da olan karikatürcü Richard Outcault’la sokak sokak dolaşan bir yoksul çocuk tiplemesi yaratması koşuluyla anlaştı. Adı Hogan olan başı kel, ayakları çıplak, dişlek, sürekli gülen, kırık İngilizce konuşan ve yoksulluktan ablasının entarisini giyen bu kahraman, kısa süre içinde tüm ABD’de fenomen oldu. Gazetenin reklam gelirleri görülmemiş oranda arttı. Bu çizgi çocuk satış üzerinde öyle etkiliydi ki, Pulitzer’in rakibi yayıncı Hearst rekabete dayanamadı, o zamana dek görülmemiş rakamla, milyon dolarlık ödemeyle çizeri Outcault’u ve tiplemesi Hogan’ı transfer etmek zorunda kaldı.

Yellow Kid takma adlı tipleme Hogan ve yaratıcısı Richard F. Outcault.

Doğu’dan getirilmiş olan kitle mizahı -Haçlılardan yaklaşık 500 yıl sonra- Batı’da ciddi anlamda ete kemiğe büründü ve hatırı sayılır bir özgürlüğe kavuştu.

Şimdi de Doğu’nun kitle mizahı hakkında kısa bilgi verelim.

Doğu mizahı genelde kitle/halk mizahıdır

Doğu’da kitle mizahı İslam öncesinde de yapılmaktaydı. İslam’dan sonra daha da belirginleşti ve dallara ayrıldı. Batı’da terbiye edilmiş hali sizi yanıltmasın, ham haliyle Doğu mizahında argo, küfür ve üreme organları bolca anılarak şaka yapılırdı. Doğu mizahının olmazsa olmaz kuralı “Güldüremiyorsan şaka yapma!” idi. Katagorileri içinde “Sofra Mizahı”, “Cimriler Mizahı”, “Aptallar ve Dalgınlar Mizahı” vb. sayılabilir. İslam sonrasında bunlara bir de “Kur’an’la Mizah” eklenmiştir. Bir mizahçı duruma göre her türden mizah yapma özgürlüğüne sahipti. Doğu’da yaşamış, popüler olmuş yüzden fazla -Nasreddin Hoca ayarında- şaka tiplemesi olduğu bilinir.

Biz bu şakacılardan Batı’yı da derinden etkilemiş, şaka tekniklerini alıp ülkelerine götürmelerine neden olmuş üçünün, Eş’eb’in, Şair Ferezdak’ın ve Behlül’ün kısacık yaşam öyküsünü vereceğiz. Bu sayede Batı kitle mizahının kaynağını da örneklemiş oluruz.

Bu arada hiciv şairleri ile egemenler arasındaki gerginliği anlamamız açısından dönemin şairlerinden el-Buhturi’nin, hicvetti diye Abbasi halifesi Mehdi’nin şair Salih b. Abdulkuddüs’ü öldürtmesi üzerine söylediği şu iki kıtayı vermekte yarar var:

“Birçok şaka, yapanın / Mahvına sebep olmuştur.” (Rozenthal, s. 7)

Doğu’nun üç neşesi: Eş’eb, Şair Ferezdak ve Behlül

1- Eş’eb

Eş’eb, ya da Eş’ab’ın, bir rivayete göre Babası Muhtar olayına karıştığı için idam edilmiş, annesi ise Ebubekir’in mevalisiymiş. Çocuk, Ali ailesi arasında büyüdükten sonra Osman’ın mevalisi olmuş, Osman’ın evi isyancılar tarafından kuşatıldığında köleleri ve mevalileri kılıçları kınından çekmiş, Osman, “Kim kılıcını kınına sokarsa, hür olacaktır!” deyince, kılıcını kınına sokup özgür olmayı başarmıştır. Evli, bir oğul babası olan Eş’eb’i kaynaklar mavi gözlü, şaşı, sakalsız, bıyıksız, kel, kısa boylu olarak tanımlarlar. Cimridir, tamahkârdır, eli açıktır, çöpçatandır, fırsatçıdır, laf taşıyıcıdır, hadis nakilcisidir, iyi Kur’an okuyucusudur. Hicri 9 yılında doğmuş, eğer doğruysa hicri 154 yılında da ölmüştür.

Dört Halife döneminin son yıllarının şakacısıdır. Emeviler onu saraylarında soytarı kadrosundan istihdam etmiş olsalar da o bir yolunu bulup günlük hayata dönmüştür. Bir ara Osman’ın torunu, Eban’ın oğlu Mervan’ın mevalisi olur.  Onun Mervan’la olan bir şakasını aktarıp yorumunu yaparak Eş’eb tanıtımını bitirelim.

“Bir seferinde Eş’eb, koca gövdeli, geniş kalçalı biri olan Mervan bin Eban bin Osman’ın yanında namaz kılıyordu. Mervan ayağa kalktığında duyulur bir gaz çıkardı. Bunun üzerine Eş’eb derhal namazı bıraktı. Böylece insanlar onu yapanın Eş’eb olduğunu düşündüler. Mervan evine döndüğünde Eş’eb yanına geldi ve ona şöyle dedi: “Ver bakayım kan paramı!” Mervan ne demek istediğini sorunca şu cevabı verdi: “Senin yerine üzerime aldığım gazın parası. Eğer vermezsen, vallahi seni herkese rezil ederim.” Ve Mervan’dan hatırı sayılır bir armağan alıncaya kadar onu bırakmadı.” (Rozenthal, s. 88)

Şakayla ilgili müsteşriklerin (Doğubilimci) ortak görüşü kısaca şöyledir:

Kaynaklarda Osman, çok uzun boylu, ince bedenli, yakışıklı ve giyimine, süsüne özen gösteren kişi olarak tarif edilmesine karşın şakada torunu Mervan’ın obez denecek kadar şişman gösterilmesinin nedeni, ailesinin sömürücü, yiyici olduğuna; camide gaz çıkarması, abdesti bozulduğu halde namaza devam etmesi ise dini inancı, yiyiciliklerini perdelemekte kullandıklarına işaret etmek içindir.

2- Şair Ferezdak

Ferezdak varlıklı ve kültürlü bir ailenin çocuğu olmasına karşın sermayeyi temsil eden Emevilerin karşıtı bir politik duruşa ve emekçi tavra sahipti; çünkü şairi bol bir Bedevi çevrede büyümüştü. Babası onu 15 yaşında iken Basra’ya götürmüş, şiirlerini, muhalefetin simgesi Ali’nin huzurunda okumasını, nasihatlerini dinleme fırsatını yakalamasını sağlamıştı. Bu nedenle Ferezdak’ın Ehl-i beyt sevgisi ve Ali hayranlığı ömrü boyunca hiç eksilmedi. Şiirlerinin emekten yana izler taşıması da olasılıkla bundandı.

Ayrıca Ferezdak -bazıları ücretli- methiyeler yazmasına karşın başına buyruk, dik başlı ve sivri dilliydi. Hicvederken acımasız, merhametsiz olur, her türlü edep dışı küfrü sansürsüz kullanırdı. Öyle ki haksızlık yaptığına inandığında babasını bile hicvetmekten geri durmazdı. Gününü çoğunlukla sıradan insanlar arasında, şiir, hiciv okuyarak geçirir, oruç, namaz gibi İslami ritüellere uymaz, eğlenceleri kaçırmaz, alenen şarap içerdi. Asıl adının Ebu Firas olduğu, yüzü ya da alt dudağı somuna benzediği için ona Ferezdak denildiği söylenir.

Halife Muaviye’nin yolsuzluklarını konu edinen hicivler yazdığından takibata uğradı. Onu öldürmekle Muaviye’nin üvey kardeşi Ziyad b. Ebih görevlendirildi. Ziyad Irak Valisi olunca Basra’dan Hicaz’a kaçarak Medine Valisi Said b. As’ın himayesine girdi. Fakat kısa süre sonra Ziyad Medine Valisi tayin edildi. O da yeniden Basra’ya sığındı. Bu süre içinde Emevilere muhalif hiciv yazımını sürdürdü. Ziyad ölünce ölümcül takip son buldu. 728’de eceliyle öldü.

Elimizde ne yazık ki hakkında ölüm kararı çıkarılmasına neden olan hicivlerden örnek yok. Fakat kayıtlarda mizah gücünü gösterecek pek çok şakası mevcut. Örnek olması bakımından Nasreddin Hoca’ya da taşınmış olanlarından üçünü Çaylak Tevfik Bey’in Hazine-i Letaif adlı fıkra antolojisinin Osmanlıca metninden Latin harflerine aktararak verelim.

“Şair-i Meşhur Ferezdak, bir cenazede bulunuyormuş. Cemattan biri ‘Tabutun önünde mi bulunmalı, arkasında mı bulunmalı?’ diye Ferezdak’tan sual edince Ferezdak ‘İçinde bulunma da neresinde bulunursan bulun!’ demiş.”

“Ferezdak’ın katırını çalmışlar. Dostları işitip kimi ‘Kabahat senin ki bir mahfuz yere koymamışsın!’, kimi ‘Kabahat katırın ki köstek payanda tutmaz!’, kimisi de ‘Kabahat seyisin ki güzelce bağlamamış!’ dediğinde ‘Öyle ise hırsızın hiç kabahati yok!’ demiş.”

“Ferezdak bir gün dört cenaze namazı kılmış. ‘Bunlar kimlerdir?’ diye sual edenlere ‘Biri tamburi, biri santuri, biri kemani, biri musikari.’ dediklerinde ‘Öyle ise bu gece cehennemde azim bir ahenk var.’ demiş.”

3- Behlül-i Dana

Diğer söylemle Deli Behlül ise diğerlerinden farklılık gösterir. Emevi ve Abbasi dönemlerinde hiciv ve şaka yapanların başına gelenlerden ders almış olacak ki işi deliliğe vurarak “Deliye halife dahil kimse dokunamaz” diyen İslami kural gereği kendisini güvenceye almıştır. Behlül, görünüşte deli, fikir beyanında akıllı olan kimselere verilen genel addır. Bizim konu ettiğimiz Behlül, Abbasi Halifesi Harun Reşit zamanında yaşamış olanıdır. Çocukluk ve gençlik yıllarında normalken olgunluk döneminde “ilahi cezbeye tutularak” dünya malına sırt çevirmiştir. Onun gözünde bu aşamada paranın pulun, evin barkın, herhangi bir şeye sahip olmanın anlamı kalmamıştır. Harabelerde, mezarlıklarda yatıp kalkmakta, yalnız dolaşmakta ve gün bulduğunu gün yiyerek hayatta kalmaktadır. Politik olmayan şakaları da vardır. Çoğu küfürlüdür ve akıllı adamların ağzına alamayacağı türdendir.

Halife Harun Reşit ile teklifsiz ilişki içindedir. Hatalarını çekinmeden yüzüne vurarak söyleyip onu yoksullar, emekçiler, yönetilenler konusunda uyarır, rüşvetçi memurlar, acımasız askerler, dolandırıcı hukukçular konusunda bilgi sahibi yaparak doğru yola çekmeye çalışır.

Hakkındaki şakalar kısa fıkralar şeklinde derlendiği gibi özellikle Fars Edebiyatı’nda daha çok kısa hikaye formunda kayda geçirilmiştir.

Basra Baş Kadısı ve Behlül öyküsü

Önce Fars kayıtlarının kısa hikayelerinden birini özetleyerek verelim.

Hali vakti yerinde ama kimsesiz bir adam hacca gitmeye niyetlenir. Tüm malını mülkünü satar, keselere koyar, Bağdat Baş Kadısı’na emanet bırakmak ister. Kadı, Allah’tan korktuğunu, sorumluluk alamayacağını söyler. Güveni artan adam ısrar edince Kadı “İçinde ne var bana gösterme, keselerin ağızlarını mühürle ve yan odada uygun bir yere koy. Gelince aynı yerden kendin alırsın.” der. Adam söyleneni yapar, hacca gider, bir yıllık süre sonunda harçlığı bitmiş olarak geri döner, Kadı’ya uğrar, “Ben geldim!” der. Kadı “Neredeydin ki?” diye sorar. Adam kendini tanıtmaya çalışır, Kadı da “Git koyduğun yere bak, eğer doğru söylüyorsan emanetin oradadır.” der. Adam keselerin altlarını farelerin kemirdiğini, altınların alındığını görür. Kadı adamı kovar. Dertli adam mezarlığa gider, bir taşın üzerine oturup ağlamaya başlar. Orada uyumakta olan Behlül-i Dana neden ağladığını sorunca adam olanları anlatır. Behlül kalkar saraya gider, Halife Harun Reşit’le görüşür, kendisini “Farelerden Sorumlu Memur” tayin etmesini ister. Halife bu isteğe kahkahayla gülse de 100 dirhem altınla birlikte istenen fermanı Behlül’e teslim eder. Behlül, çarşıda bekleyen mağdurun yanına gelir. Kazma kürek alır, işçiler tutar, gider, Kadı’nın evinin çevresini kazdırmaya başlar. Kadı neler olduğunu sorunca Behlül fermanı gösterip farelerden çaldıkları altınları geri almaya çalıştığını söyler. İşlerin sarpa sardığını anlayan Kadı, kazıyı durdurmasını, zararı kendi cebinden ödeyeceğini bildirir. Kadı’nın iade ettiği parayı ve mağduru yanına alan Behlül, yeniden Halife’nin huzuruna çıkar, konuyu anlatır ve Halife’ye hitaben şu konuşmayı yapar:

“Ey Abbasi Harun Reşid! … Sen gaflet uykusundasın. Kadıların fare ve çakal adıyla halkın keselerini götürüyor, din ve şeriat adına yoksul kalmış aç eli, ekmek çaldığı için kesiyorlar. Senin hakimlerin yeni yetme kızları hizmetçi ve cariye adıyla, uykun ağır olduğu için haberin olmadan senin haremine sokuyor. Senin askerlerin Allah ve Resul adına mazlumlara ateş açıyor, günahsız insanları kılıçtan geçiriyor, varlarını yoklarını altına dinara dönüştüresin diye sana gönderiyorlar. Söyle bakalım hangimiz Allah’ın yeryüzündeki halifesiyiz? Akıllı sen mi, mecnun ben mi?”[1] (A. Şamlu’dan aktaran A. H. Kalkandelen)

Şimdi de kısa şakalarına iki adet örnek vererek bu bahsi kapatalım.

Behlül ile Halife Harun Reşit’in şakalaşmaları

Harun Reşid, Behlül’e “Sence en iyi dost kimdir?” diye sordu. Behlül de ona “Karnımı doyurandır.” dedi. Harun Reşid “Karnını doyursam beni de dost kabul eder misin?” diye sorunca Behlül “Dostluğun veresiyesi olmaz!” yanıtını verdi.

Halife Harun Reşit bir gün Behlül’e “Ey Behlül, gel sana sarayımda bir oda, hizmetçiler vereyim, eski elbiselerinden kurtul, insanların içine karış.” dedi. Bunun üzerine Behlül “İzin verin bir danışayım.” dedi. Halife “Kimsen yok ki, kime danışacaksın?” diye sordu, Behlül de “Ben danışacağım yeri biliyorum.” dedi ve oradan ayrıldı. Halife adamlarına onu izlemesini söyledi. Behlül gitti bir lağım çukuruna eğildi, bir şeyler söyledi ve söylenenlere kulak verdi. Saraya dönünce Halife ne karara vardığını sordu. Behlül “Gerekli yere sordum, insan içine karışmam olanaksız!” dedi. Halife “İzlettim, sen gidip lağım çukurundaki insan dışkılarına sormuşsun.” dedi. Behlül “Doğru söylüyorsun, onlara danıştım.” dedi ve şunları ilave etti: “Dediler ki ‘Ey Behlül! Biz de vaktiyle güzel ve nefis yiyeceklerdik. Seviliyorduk ve itibarımız yüksekti. Ne zaman ki insan içine karıştık, işte bu hale geldik. Sen sen ol, sakın insan içine karışma!’”

Harun Reşid’in Şarlman’ın elçilerini kabulü. Ressam: Julius Köckert.

Sonuç olarak

Kölecilik, önce ilkel komünal yapısı bozulan Batı toplumlarında ortaya çıkmıştı. Doğu ve kuşağında yer alan toplumlar köle kullanmaya gecikmeli geçmişlerdi. Bu nedenle aralarında köklü kültürel farklılıklar oluştu. Şaka kültürünün gelişmesi de bu sürece paralel yürüdü. Antik Batı emekçileri daha neyin ne olduğunu anlayamadan köleci egemenler tepelerine çöktü, onları yönetimlerde kesinlikle söz sahibi yapmadılar. Feodalizme, kapitalizme geçerken de durum değişmedi. Batı emekçileri köylü savaşlarıyla ayaklanmaya kalktılar, acımasızca ezilerek sindirildiler, kabuklarına geri çekilmeleri sağlandı.

Doğu’ya kölecilik -deyim yerindeyse- amatörce, acemice girmeye başladı. Doğulular, Batı’nın köle gereksinimine taşeronluk yaparken köle kullanmayı öğrendiler. Yani, Doğulu köleciler, o dönemlerde Batılı köleciler kadar sağlam sınıf yapısına ve bilincine sahip değillerdi; üretirken köle kullanırlar ama halk gibi yaşarlardı. Doğu mizahı, işte bu “yarı köleci zaaf” sayesinde emekçi kitlelerin sesi olarak doğma fırsatı buldu. Bu haliyle Doğu mizahını, kaya çatlaklarında yaşama tutunmaya çalışıp yeşeren, serpilen ve ana kütleyi zorlayan meyve ağaçlarına benzetmek, abartılı bir söylem olmaz.

1600’lerde hâlâ köleci gelenek, yönetimsel egemenliğini sürdürmekteydi. Kapitalizmin yetkinleşmesi, proleteryanın olgunlaşıp serpilmesi, emekçi kitlelerin devlet yönetiminde ortaklık istemesini getirdi. Bu, demokrasinin egemenlerin tekelinden çıkması, üretici, emekçi halk kitlelerini de kapsamı içine alması anlamına geliyordu.

1800’lerin sonlarına gelindiğinde üretici güçler, egemenleri köşeye sıkıştırmış durumdaydı. Bu gelişme Rusya’da Sovyet Devrimi ile kendini kanıtladı. Batı, işte bu gelişmelerle eş zamanlı olarak istemeye istemeye egemen mizahı yanında halk mizahına, kitle mizahına da kapılarını açtı.

Bütün bunlardan dolayı diyoruz ki, Pulitzer’le karikatürcüsü Outcault’un ortaya çıkması ve Haçlılardan beri baskı altında tutulmuş Doğu’nun kitle mizahını 1895’te ABD topraklarında ve daha sonra tüm Batı ülkelerinde yeşertmesi kör bir tesadüf olarak değerlendirilemez.  Köksal Çiftçi


Dar kaynakça

Çaylak Tevfik, Hazine-i Letaif, Matbaa-i Ebuzziya, İstanbul, 1302 (1885)

Hüseyin Günday, Klasik Arap Edebiyatında Mizahi Karakterler, Emin, 2013

İbn Abdirabbih, Nükteler ve Mizahi Öyküler Kitabı, Bordo Siyah, 2005

İbnü’l Cezvi, Ahmaklar ve Dalgınlar, Şule, 2010

Cahız, Cimriler, Şule, 2012

Vecdi Akyü, Asr’ı Saadet’te İslam 4, Ensar, 2007

Hasan Çiftçi, Klasik Fars Edebiyatında Hiciv ve Sosyal Eleştiri, Kültür Bakanlığı, 2002

Hasan Taşdelen – Şener Şahin, Kur’an’la Nükte, Emin, 2009

Şener Şahin, Klasik Arap Edebiyatında Sofra Mizahı, Emin, 2011

Franz Rozenthal, Erken İslam’da Mizah, İris, 1997


[1] A. Hilal Kalkandelen, “Fars Edebiyatı’nda Behlul Hikayeleri”, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 37, s 61 Erzurum, 2012

Etiketler

Bir Yanıt Yazın