İbn-i-Rüşd

Batı Aydınlanmasına İslam’ın Etkileri (2)

Cengiz Aldemir

Bu eserlerin Batı’daki etkisini değerlendirebilmek için daha çok Tuleytula (Toledo), Napoli ve Sicilya gibi merkezlerde yoğunlaşan bu çevirilerin, XI. yüz yıl sonlarında başladığını, bu dönemdeki çevirilerin tabiat bilimlerine ve matematiğe yönelik olduğu görülmektedir. XII. yüzyılda bilimlerin sınıflaması ve matematiğe göre metafiziğe doğru yöneldiğini XIII. ve XV. Yüzyıllar arasında ise Aristo külliyatı ile onun üzerine yapılmış şerhlerin ön plana çıktığını hatırlamak gerekir. Bu şerh geleneğinin kuşkusuz en önemlisi, Batı‘ya ilk defa XIII. yüzyılda Michael Scott tarafından tanıtılan İbn-i Rüşd‘ün eserleridir. Rönesans döneminde ortaya çıkan İbn-i Rüşdçülük akımını da çevirisi yapılan bu şerhlere borçluyuz. XI. yüzyılda başlayıp XVI. yüzyıla kadar süren çeviri etkinliklerinin Batı’daki etkisi acaba neler olmuştur? Öncelikle belirtmek gerekir ki; çevirilerin yoğunlaş tığı yüzyıllar, Batı’nın Orta Çağından kurtulup, Rönesans‘a geçtiği dönemlere işaret etmektedir. Bu açıdan haklı olarak Rönesans‘ın doğuşunda çevirilerin önemli bir fonksiyonu bulunduğu düşünülmektedir. Çevirilerin ilk başladığı yüzyılda Batı‘da ilk üniversitelerin kuruluşu da bu açıdan belli bir anlam taşımaktadır. Burada sadece ana çerçeveye ve bazı felsefi sorunlara değineceğiz.

Daha önce de belirtildiği gibi; Rönesans‘ta Eski Yunan‘ın çoğulculuğunun yeniden doğuşu ve skolastik düşünceye destek veren eleştiri süzgecinden geçirilmesi ve Tanrı odaklı sistemin sorgulanmaya başlaması, ama buna rağmen Aristo‘nun şerhleri önemli bir yer tutmaktadır. Bu bağlamda Rönesans‘ın genel tutumuyla çevrilen eserlerin içeriği arasında ilk bakışta köklü bir çelişkinin olduğu izlenimi uyanabilir. Bu izlenimi kaldırmak için her ne kadar Rönesans döneminde bir Aristoculuk ve İbn-i Rüşdçülük akımları ortaya çıkmış olsa da; bunun skolastiklerce kullanılan Aristo olmadığını ve yeni oluşturulan Aritoculuğun, skolastik kökende kullanılan Aritoculuğun eleştirisi için önemli bir malzeme sağladığını tespit etmek gerekir. Oluşturulan bu yeni Aristoculukla, özellikle fizik ve metafizik, Rönesans‘ın sonlarına doğru neredeyse bütünü ile saf dışı edilmiştir. Yine çevirilerde Aristo mantığına ve şerhlerine ve diğer eserlere önemli bir yer vermektedir. Skolastiğe hizmet eden kıyas ve tümdengelim odaklı Aristo mantığının eleştirisi ve bilim yapmak için yeni metodoloji arayışlarının önünün açılmasında önemli bir dayanak olmuştur. Bu yeni mantık ve metodoloji arayışında, İslam dünyasında Aristo mantığına yöneltilen eleştirilerin ve kimi İslam düşüncelerince kullanıldığı görülen üç değerli mantığın, el-Gazali‘nin “El Munkiz‘inde dile getirdiği epistemolojik (bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalı) kuşkuculuğun ve Zekeriya el-Razi gibi filozofların uyguladığı tümevarım yaklaşımının kısmi etkilerinden söz edilebilir.

Aristo
Aristo

Bunu F. Bacon‘un “Novum Organum” adlı ve DescartesMetot Üzerine Konuşma” gibi yayınlarında gözlemlemek de mümkündür. Kaldı ki, Rönesans‘ın sonlarında beliren ve XVII. yüzyılda bir gelişme gösteren modern bilimin, Aristo mantığıyla köklü bir ilişkisinin olmadığı bilinmektedir. İslam dünyasından astronomiye ilişkin olarak yapılan çevirilerin, Rönesans döneminde artan astrolojik anlayışla bir bağı kurulabilir. Kimi düşünürler, Rönesans‘ta gözlenen bu astrolojik uygulamaları Ebu Maşer ve el-Kindi gibi İslam aydınlarının eserleriyle ilişkilendirmişlerdir. Bu ilişkilendirme hiç de yersiz değildir. Batlamyus‘un ve onun kimi hesaplamalarına yönelik eleştirilerin yer aldığı ve farklı astronomi cetvelleri ihtiva eden eserlerin Batı‘ya aktarılmasının Kopernik devrimine öncülük ettiği söylenebilir. Bu öncülük, eleştirilecek malzeme sunma ve egemen paradigmanın geçerliliğinden kuşku duyulmasını sağlayan kimi verilere işaret etme şeklinde gerçekleşmiştir. Yoksa; Kopernik, devrimini bütünüyle Müslüman yazarların eserlerine borçlu değildir. Çeviriler; İskenderiye‘de Aristokus‘un MÖ 310-230) bir görüş olarak ileri sürdüğü güneş merkezli evren tasarımının anımsanmasında, Batlamyus‘un teorisinin dışında teorilerin de varlığından haberdar olunmasında ve Batlamyus sisteminin kimi olgularla örtüşmediğinin görülmesinde işe yaramış olabilir. Yine Aristo‘nun fiziğe ilişkin eseri ve bu fizik ekseninde İslam düşünürlerinin oluşturdukları tanım ve tasnif ağırlıklı fizik çevirilerinin, Rönesans’ın sonlarından itibaren gelişen ve Galileo ve Newton gibi öncülerin elinde matematikleşen fizik bilimi düşünüldüğünde, Aristocu fiziğin anlaşılmasında ve reddedilmesinde katkısı olduğunu söylemek daha anlamlı gibi gözükmektedir. Çünkü yeni doğan ve matematik bir temele oturtulmuş olan bu fiziğin, ne Aristocu ne de İslam dünyasında Aristo eksene alınarak geliştirilen niteliksel fizikle hemen hiçbir bağı bulunmamaktadır. Bu arada matematik alanında yapılan çevirilerin ve Hint kökenli sıfır (0) rakamının Batı‘da Araplar aracılığı ile öğrenilmesinin, özellikle matematik ve matematikleşen fizikte bir araç olarak önemli fonksiyon yüklendiğini söylemek gerekir. Benzer bir biçimde; modern tıp gelişene kadar İslam dünyasında Galen ve Hipokrat‘ın dört sıvı teorisine dayalı Tıp’a ilişkin teorik bakışlarını ve İbn-i Sina ve Zekeriya Er Razi gibi düşünürlerin gözlemlerini ekledikleri tıbbi eserlerin önemli bir fonksiyon yüklendikleri bilinmektedir. Bu açıdan İbn-i Sina‘nın “El-Kanun Fi’t Tıp” ve Razi‘nin “El-Hâvi” adlı eserlerinin etkisi anılmaya değerdir. Bu yapıtların gördüğü fonksiyon da dört köke dayalı dört sıvı teorisinin eleştirisi ve yeni gözlemlerin aktarılması bağlamındadır. Aynı eleştiriler fonksiyonun tanımlayıcı evren tasavvurunda ve tasavvura dayalı metafizikler için de geçerlidir. Bunu anlamak için, İbn-i Rüşd‘e Latin dünyasında zorlama çevirilerle yüklenmeye çalışılan çifte hakikat öğretisini çözümlemek yeterlidir. Zira çifte hakikat öğretisi aslında dinsel hakikatle felsefi hakikati ayırmaya ve felsefe ve bilimler için seküler bir zemin oluşturmaya dönüktür. İbn-i Rüşd hakikatin birliğini yani dini aynı hakikati sembolik, bilimin ise doğrudan ortaya koyduğunu savundu. Aynı hakikati dini söylemle ve diyalektik, felsefe ve bilim ise kesin kanıt yöntemiyle ulaştığını düşünmektedir. Buna rağmen, çifte hakikati savunuyormuş gibi lanse edilmektedir. Metafiziği ve skolastik düşünceyi felsefenin ve bilimin dışına atmayı düşünen biri gibi tanıtılmasına sebep olmaktadır. Elbette çevirilerin başka fonksiyonları da olmuştur. Hiç kuşkusuz bunların en önemlisi, antik çağ kaynaklı yapıtlar aracılığı ile eski Yunan‘ın çoğulcu düşüncesinin yeniden keşfidir. Bu anlamda, Batı için çeviriler, skolastik dönemde yitirdiklerini yeniden elde etmek ve Eski Yunan‘ı yeniden keşfetmek açısından büyük önem taşımaktadır. Bu yönüyle bakıldığında İslam dünyası Beyt’ül Hikme‘de yapılan çevirilerle uygarlığın hafızası fonksiyonunu yüklenmiş tıpkı Eski Yunan‘ın Doğu‘dan edindiklerini koruyup, onları kendi deneyimi ve teorik bakışı ile zenginleştirerek İslam dünyasına sunması gibi İslam dünyası da Eski Yunan‘dan aldıklarını, zenginleştirerek Batı’ya sunmuştur. Sırf bu hafıza görevini yerine getirmek bile, İslam dünyasının bilim ve düşünce tarihin de özgün bir yere sahip olduğunu göstermek için yeterlidir. Bu hafıza fonksiyonuna, yeni gözlemlerin eklenmesiyle oluşturulan birikimin etkisini de katmak gerekir. Böylelikle insanlığın medeniyet tarihin de İslam dünyası reddedilemez bir rol üstlenmiştir.

Beyt'ül Hikme
Beyt’ül Hikme

Kimi düşünürler Batı‘da Rönesans‘ın doğuşunda, İslam dünyasında yapılan çevirilere bizim yukarı da yüklediğimiz anlamın ötesinde anlamlar yüklemektedirler. Onlara bakılırsa; Rönesans Batı’nın değil adeta İslam dünyasının, bir başka deyişle İslam dünyasında yapılan çevirilerin ürünüdür. Böylesi bir düşünce şu soruyu hatıra getirmektedir: “Eğer Rönesans İslam dünyasından yapılan çevirilerin bir ürünüyse, aynı ürüne sahip olan İslam dünyasında, neden Batı’da Rönesans sonrası ortaya çıkan bilime dayalı aydınlanma gerçekleşmedi?”

Bilindiği gibi hiçbir çeviri aslının yerini tutmaz. Bu açıdan orijinale sahip olan İslam dünyası daha şanslı değil miydi? Bu soru kanımızca ciddiye alınması gereken bir sorudur. Yukarıda sunduğumuz çevirilerin eleştirilecek malzeme sunma anlayışında saklıdır. Kuşkusuz bizim söz konusu savunmamıza eleştirel açıdan yaklaşılarak, aynı ürünlerin farklı kültürel bağlamda farklı sonuçlara yol açabileceği şeklinde bir tez ile karşı çıkabilir. Bu elbette ihtimal dâhilindedir. Böylesi bir ihtimali mantıksal olarak saf dışı etmek imkânsızdır. Ancak olgusal verilerin durumun hiçte öyle olmadığını gösterdiğini, Batı‘da Rönesans ve sonrası ortaya konan yaklaşımlara göz gezdirildiğinde bu ihtimalin zayıfladığını hatırlatmak gerekir. Zira Aristo ve onun yeni Eflatuncu yorumu, temelinde tanımlayıcı bir paradigma Rönesans‘ın paradigması olmuştur. Bunun üzerine her şey gider anlayışı ile Rönesans‘ın ardından çıkan aydınlanmanın seküler zemini oturtulmuştur. Tümevarıma yönelmiş ve matematikselleşmiş bir bilim anlayışı ile eleştirilecek ve reddedilecek malzeme sunma dışında bir beynin olduğunu söylemek oldukça zordur. Kuşkusuz bu söylemimiz bilimle ilişkilidir. Felsefi açıdan bakıldığında nispeten farklı sonuçlara ulaşmak mümkündür.

Bu iddiamız çevirilerle Batı’ya ulaşan kimi olgusal verileri dışladığımız anlamına gelmemelidir. Bu olgusal veriler kuşkusuz yeni paradigmanın oluşumunda diyalektik (akıl yoluyla duygulara ulaşma) bir fonksiyon yüklenmişlerdir. Ancak, Rönesans sonrası Batı‘da oluşan seküler paradigmanın İslam dünyasından çevirilerle aktarılan teosentrik (tanrı merkezli düşünce) paradigma ile doğrudan bir bağı bulunmamaktadır. Bu paradigmal fark, İslam dünyasında neden Batı’dakine benzer bir aydınlanma gerçekleşmedi ve gerçekleşmiyor ya da akıl tutulması yaşanıyor sorusuna da önemli bir cevap teşkil etmektedir. Hiç kuşkusuz altyapı kurumu olarak göreceğimiz üretim ilişkileri ve toprak mülkiyeti vb. olgular Batı’da teosentrik düşüncenin çöküp seküler (laik yaşama

El-Kindi
El-Kindi

ait) paradigmanın oluşumunda önemli rol oynamakta dır. Bunu anlamak için feodalitenin çatırdamasını ve ticaretten beslenen burjuva sınıfını ve bu sınıfın siyasal taleplerini ve yüklendiği misyonu iyi anlamak gerekir. Burada önemli olan soru, İslam dünyasının anılan paradigmayı neden kıramadığıdır. Bunun; üretim ilişkileri ve üretim tarzı, Moğol istilası gibi dışsal nedenlerden kaynaklanan önemli nedenleri bulunmaktadır. Bu ciddi bir araştırma gerektirmektedir. İslam felsefesi teolojisiyle ilgili olarak, felsefi ve teolojik nedenlere gönderme yapan kimi saptamalarda bulunmak gerekmektedir. Düşünce olarak bakıldığında İslam dünyasında, Batı’dakine benzer bir bilimsel aydınlanmanın gerçekleşmemesi ya da belli bir birikime rağmen akıl tutulmasının yaşanması hususunda bir düşünce çerçevesi oluşturmak için şu noktaların gözden ırak tutulmaması yararlı olur. Bunun etkisini takdir edebilmek için, İslam’ın klasik çağında bilimi de ihtiva eden felsefenin daha başlangıçtan itibaren kelamcı, fıkıhçı ve hadisçilerce yabancı bilim olarak görülüp eleştirilmesi ve reddedilmesi üzerinde bir parça düşünmek yeterlidir. Bu yüzden ilk yaratıcı Arap filozofu sayılan El-Kindi, felsefe ile ilgilenmenin dinen caiz olup olmadığını tartışmak zorunda kalmıştır.

Aynı tartışma İhranus Safa, Amiri ve Farabi gibi düşünürlerde hatta felsefenin İslam dünyasına girişinden itibaren üç yüz yıl geçmiş olmasına rağmen İbn-i Rüşt‘te bile devam etmektedir. Aristo kökenli olan Tabiatçılık, İslam filozoflarında en açık ifadesini bulan bir düşünce tarzıdır. Aynı anlayışın izlerini İslam filozoflarınca benimsenen ve bilimi de ihtiva eden felsefe tanımlarında da görmek mümkündür. Genel kabule göre felsefe; insanın gücü yettiği ölçüde nesnelerin varlığını, özünü ve nedenlerini ve ilk nedeni bilmesi ya da Tanrı’ya benzemeye çalışmasıdır. Kuşkusuz varlığın özüne nedenlerine ve ilk nedene ulaşmak için Aristo’nun bilimsel bilgilerin ifade edildiği kategoriler fonksiyonu yüklenmiştir. Bahsi geçen kategoriler nedir? Tabiatçı, nasıl, hangi şey, nerede, ne zaman, niçin, kimdir, sorularıdır. Tabiatçı olan niçin sorusu üretilen bilgide merkezi bir rol üstlenmektedir. Kuşkusuz bu Tabiatçı bakış açısı; İslam dünyasında ister istemez Tanrı ya da din odaklı bakmaya yol açmış, dine ters düşen bilimsel ve felsefi anlayışların barınmasını ve yaşamasını engellemiş, hatta dinin farklı yorumuna uzanan kurumsallaşmış dinlerin eleştirisini yapan düşünürlerin bile baskıyla karşılaşmasına neden olmuş gibi gözükmektedir.

Gazali
Gazali

Dolayısıyla İslam‘ın klasik çağında seküler bir anlayışı savunmak, bilimin dinden bir etkinlik olduğunu ileri sürmek ve evrene Tabiatçı bakmamak neredeyse din dışı sayılmakla aynı kabul edilmiştir. Bu açıdan İslam filozoflarının önemli bir bölümünün temel ilgisini din-felsefe ilişkisinde odaklamasıdır. Din ile felsefenin farklı etkinlikler olduğunu savunan birkaç istisna düşünür bir kenara bırakılırsa, filozofların büyük çoğunluğunun din ve hakikati farklı yöntemlerle dile getirdiklerini söylemeleri sonucunu getirmiştir. Felsefe ve dinin aynı olduğunu ve bu yolların sonunda hakiki bilgiler elde edilmiş olacaktır tezi savunulmuştur. Aslında İslam dünyasında çevirilerin amacı; iktidarı bilim ve felsefeye yaklaştırıp, ona destek sağlamaktır. Bilim ve felsefeyi Pragmatist bir temele oturtmak, bilimin geleceği konusunda ve özellikle teorik bilimlerde ve felsefede sıkıntılar doğurabilir. İslam‘ın klasik döneminde bu iç çelişkiler daima olmuştur. Bilim ve felsefenin belli bir bütçeyi gerektirmesi ve bu gereksinmelerin halifeler kanalıyla giderilmesi, bilim insanlarını halifeler ve valilere bağımlı kılmıştır. Bilim insanlarına kütüphane bulma ve ekonomik açıdan refaha kavuşma yollarını halifeler açarken; bu bağımlılık özgür araştırmayı neredeyse yok etmiştir. Halifelerin ve valilerin entrikalar yüzünden sık sık değişmesi; bir önceki halife veya valinin koruduğu bilim adamlarının, bir başkası tarafından cezalandırılmasına ya da saraydaki itibarını kaybetmesine sebep olmuştur. Bu, iktidar eksenli bilimin güdük kalma nedenlerinden biridir. Gazali‘nin hocası Cüveyni‘nin kendi varlığından, özellikle Gazali‘nin siyasi desteğini arkasına alarak filozoflara ve Bâtınilere yönelttiği eleştirilerini bu bağlamda hatırlamak gerekir. Bu toplumda oluşan dogmatizmden kaynaklanmaktadır. İslam‘ın klasik çağında teoloji de Gazali temsil etmektedir. Dinsizlikle suçlama, önemli bir yöntemdir. Gazali ve İbn-i Salah‘ın fetvalarında bu çok görülür. Çünkü dinsizlikle itham, Gazali‘nin deyişiyle malın, canın ve namusun başkalarına helal olması anlamına gelmektedir. Yine Gazali‘ye göre, filozofların inancına bağlı olduğunu söyleyenler, İslam ve kılıç arasında tercihe zorlanmalıdır. Yukarıda izah edilen nedenlerle; İslam Rönesans‘ı deyişinin, Batı’daki Rönesans kavramının içeriği düşünülerek, doğru olmadığı söylense bile, onuncu yüzyılda Beytül Hikme‘de yapılan çeviriler ve onları işleyen, onlara İslami bir damga vuran düşünürlerle İslam dünyasının önemli bir bilimsel başarı elde ettiğini kabul etmek gerekir. Ancak, bu başarı İslam toplumunda oluşturulan kalıplar ve dogmaların izin verdiği kadardır. XI. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar geçen süreçte Batı, İslam dünyasından yaptığı tercümelerle skolastik düşünce yüzünden kaybettiği Eski Yunan felsefesini yeniden bulmuş ve akıl tutulmasından kurtulmuştur. O bakımdan, buradan çıkması geren sonuç geriden ileriye bakmaktan geçer. Buna göre bir İslam aydınlanmasına ihtiyaç vardır.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir