Batı-Aydınlanmasına-İslamın-Etkileri

Batı Aydınlanmasına İslam’ın Etkileri (1)

Cengiz Aldemir

İslam dünyasında niçin Batı’dakine benzer bilimsel aydınlanma gerçekleşememiştir ya da Beyt’ül Hikme‘de yürütülen çeviri etkinliği ile önemli bir düşünce mirasına ve düşünce yoğunluğuna sahip olan ve onu işleyerek geliştiren İslam dünyasında, belirli bir süre sonra neden akıl tutulması yaşanmıştır? Bu sorulara verilecek cevaplar, ideolojik yanları bulunan Batı ve Doğu merkezciliklerini bilimsel bir süzgeçten geçirmek için hayati bir öneme sahiptir. İslâm, Rönesans ve aydınlanma kavramları bir araya getirildiğinde üç hususun tartışma konusu edildiği görülür: ilki, İslam Rönesans‘ı deyimi; ikincisi, Batı Rönesans‘ına İslâm düşüncelerinin katkılarıdır. Üçüncüsü ise; İslam dünyasında kuzeye yayılmayı sağlayan fetih hareketlerine ve Beyt’ül Hikme‘de yürütülen sistemli çeviri etkinlikleriyle belirli bir düzeyde düşünce birikimi oluşmasına ve bunları işleyip geliştiren ünlü düşünürler yetişmesine rağmen, Batı’dakine benzer bir bilimsel aydınlanmanın yaşanmamasının ve gelişmelerin sonunda yaşanan akıl tutulmasının gerisinde hangi süreçlerin ve nedenlerin yattığıdır. Bu hususların tartışma konusu yapılması oldukça yenidir. XIX. yüzyılda emperyalizm ve sömürgecilik olgusuna bağlı olarak artan şarkiyat (doğu bilim, oryantalizm), anılan tartışmaların araştırmalarında Batılılar tarafından gündeme getirilmiştir. Modern İslam düşüncesinde önemli yansımaları hatırlatmak gerekir.

İSLÂM RÖNESANS’I DOĞRU BİR DEYİM MİDİR?

Biz burada, anılan hususları eleştirel açıdan tartışma konusu yapmaya çalışacağız. Tartışma sırasında şu sorulara cevap bulmaya çalışacağız: İslâm Rönesans’ı doğru bir deyim midir? Batıdaki kullanımına bakarak anılan kavramı İslam dünyasına aktarmak ne ölçüde doğrudur? Batı‘daki Rönesans‘ın doğuşunda ve gelişiminde, İslam dünyasından yapılan çevirilerin katkısı hangi alanlardadır ve bu katkıyı nasıl değerlendirmek gerekmektedir? Eğer önemli bir payı varsa, aynı düzenlere sahip olan İslam dünyasında Batı’dakine benzer biçimde bilimsel bir aydınlanma niçin gerçekleşmemiştir? Başka bir deyişle; Batı’da paradigmal dönüşüme neden olduğu ileri sürülen malzeme, aynı etkiyi İslam dünyasında niçin yaratamamıştır? Bu sorulara yanıt bulabilmek için anılan soruları analitik olarak araştırmak gerekmektedir. Batı uygarlığına ait olan Rönesans terimi Fransızca kökenlidir. “Yeniden doğuş” anlamına gelmektedir. Terimin genel kapsamı ve Batı düşüncesinde ona ilişkin tartışmalar dikkate alındığında, üç temel hususun ön plana çıktığı görülür: İlki, Orta Çağ ile Yeni Çağ arasındaki belli bir zaman dilimini ifade etmesi; ikincisi, Batı açısından eski Yunan düşüncesinin yeniden keşfedilmesi; üçüncüsü ise, Orta Çağ’a ait Tanrı odaklı kurumsal yapıların çözülmesi ve insan odaklı yeni bir bakış açısının filizlenmeye başlamasıdır. Rönesans üzerinde düşünüldüğünde; burjuvanın gelişmesiyle feodal sistemin çatırdamasını, matbaanın icadı ile halkın her türden bilgiye ulaşma imkânı bulmasını, bilgi üzerindeki skolastik otoritelerin kalkmasını, güzel sanatlara ve edebiyata önem veren bir zümrenin oluşmasını, çoğulcu ve hümanist perspektifin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bu türden gelişimin ardında ise; Orta Çağ’ın sonlarından itibaren beliren kâğıdın kullanılmaya başlaması, yeni ticaret yolları ve zenginlikler aramaya dönük coğrafi keşifler, İstanbul‘un fethi ile oradaki düşünürlerin İtalya‘ya göç etmesi, burjuva sınıfının siyasal güç talep etmesi, büyük kurumsal yapıların, özellikle Hristiyanlık hizmetine sunulan Aristotelesçiliğin ve yer eksenli Batlamyus sisteminin sarsılması ve bunlara bağlı olarak gelişen yeni entelektüel arayışlar yatmaktadır. Büyük teorik yapıların sarsılması ve yeni entelektüel arayışlar, hem astrolojik uygulamanın hem de eski Yunan’daki çoğulcu düşüncenin yeniden canlanmasına yol açmıştır. Bu canlanmada ve eski Yunan’ın yeniden keşfedilmesinde, İslam dünyasından yapılan çeviriler güçlü bir fonksiyon yüklenmiştir. Rönesans döneminde yaşananları Ünlü tarihçi A. Koyre şöyle ifade etmektedir: “Rönesans ortam ve anlayışının somut örneği olan kişi hiç kuşku yok ki büyük sanatçılardır. Ama aynı zamanda, belki de özellikle, çağın öncülüğünü ve haberciliğini yapanlar yazın adamları olmuştur.”

RÖNESANS ÇAĞI BİR YANDAN BOŞ İNANÇLAR, BÜYÜCÜLÜK VE GÖZBAĞCILIK ÇAĞI

Galileo
Galileo

Öte yandan yine biliyoruz ki; Rönesans çağı dünyanın bilinen en yoğun ve en derin boş inançlar çağı, büyücülük ve gözbağcılık ile ilgili inançların şaşırtıcı bir şekilde yayıldığı bir çağdır. Bu çağda müneccimliğin, gök biliminden Kepler‘in dediği gibi zavallı çok daha büyük bir rol oynadığını müneccimlerim kentlerde, kralların yanında resmi konumları bulunmaktadır. Bu dönemin yazın ürünlerinde klasiklerin Venedik basımevlerinden çıkmış güzel çeviriler değildir. Cin, peri bilimi ve büyücülük kitaplarıdır. Cardano, daha sonra da Porta her yerde okunan müneccimlikle ilgili yazarlardır. Rönesans anlayışını bir cümleyle özetlemek istersek, “Hiçbir şey imkânsız değildir“. Her şeyin imkân dâhilinde görüldüğü bu atmosferde büyücülük, astroloji gibi oldukça geniş alanda çalışılan Aristoculuk yeni Aristoculuğun doğuşu bağlamında İbn-i Rüşdçülük, Platonculuk, laik siyaset, ütopik devlet tasarımları gibi düşünce arayışları ortaya çıkmıştır. Bu, aslında A. Koyre‘nin de belirttirdiği gibi Orta Çağ‘ın egemen teorik yapısının çöküşü ile ilgili bir durumdur. Orta Çağ‘ın dar kalıplarından sıyrılan düşünürler, kendilerini gerçek veriler ışığında büyük bir malzeme zenginliği içinde bulmuşlar ve verileri teorikleştirmekten çok, onları kendi şahsi bakış açıları ile bir sayıp bu tür arayışlara girmişlerdir. Bu yüzden, Rönesans‘ın bilimsel teoriler alanında başarısı cılızdır. Ancak; Rönesans‘ın sonları ile ardından gelen XVII. yüzyıl, bilimsel metodolojiye yönelik tartışmalardan sonra teorik düzlemde Galileo, Kepler, Kopernik, Newton gibi insanlarla oldukça verimli teoriler çağına girmiştir. Rönesans döneminde deneysel yöntemle toplanan olgular çokluğunun ve metodolojik tartışmalara bağlı olarak Tanrı odaklı ve yer merkezli paradigmadan, seküler ve güneş merkezli yeni bir paradigmaya geçişin bir sonucudur. Rönesans kavramının içeriğine ilişkin olarak izah edilen anılan durumlar ışığında, bu kavram İslam dünyasına aktarılabilir mi? Veya anlam kaybına uğratmadan İslam Rönesans‘ından söz edilebilir mi? Batı’daki Rönesans kavramına yüklenen anlamda, bu ifadeyi kullanan yabancı düşünürlerin neyi kastettiklerini ortaya koymak gereklidir. Batı’daki bu düşünürlerin söylemleri incelendiğinde, onların İslam dünyasına Beyt’ül Hikme‘de yapılan çevirilerin ve ona ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı X.-XII. yüzyıllar arasına özgü kılmaya çalıştıkları görülmektedir. Bu dönem, İslam dünyasında bilim ve felsefe çalışmalarının yoğunlaştığı ve hararetli tartışmaların yapıldığı çoğulculuğun, hümanist bir bakış açısının ön plana çıktığı bir dönemdir. Bu dönemin bir diğer özelliği de, İslam düşüncesinin kültürü ve felsefi birikimi dikkate alınarak, teorik açıdan hareketli ve farklı teorilerin arasındaki kırılmaların ortaya çıkmasıdır. Kindi, Amiri, Sicistanî, İhvanussafa, İbn-i Miskeveyh, Farabi ve İbn-i Sina gibi çoğu İslam düşünürü bu atmosferde yetişmiştir. Bunlara bakarak bu dönemde “İslam Rönesans’ı vardı.” demek ne ölçüde gerçekçidir? Bilindiği gibi Beyt’ül Hikme‘de yapılan çeviriler sadece eski Yunan eserleri ile sınırlı değildir. Hint ve İran kültürüne ait önemli eserler de Arapça’ya çevrilmiştir. Kazandırılan bu birikim, İslam Tevhid anlayışı içinde harmanlanarak yeniden yapılandırılmış tır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Batı açısından bakıldığı zaman Rönesans eski Yunan geleneğinin yeniden doğuşudur. Bir başka deyişle; Rönesans’la Batı, Justinian‘ın Atina‘daki akademiyi kapatması, kilisenin pagan unsurlarını barındırdığı teziyle eski Yunan felsefesini mahkûm etmesi ve dine aykırı olmayan unsurları ona hizmet için payanda yapmasından sonra asıl kaynağına dönmüştür. D.S. Margo liouth İslam Rönesans‘ını değerlendirerek Rönesans kelimesi için şöyle demektedir: “Gerçekten de İslam Rönesans’ı deyişi tasvir ve tarif edilen konu ile örtüşmüyor. Elimizde böyle karşılıklı bir ilişkinin mevcut olmadığı açık bir gerçek. Rönesans bir terim olarak Hristiyan Avrupa’ya tatbik edildiğinde; kaybedilmiş olan bazı şeylerin yeniden yapılandırılması, Karanlık ve Orta Çağlar boyunca görmezden gelinmiş eski Yunan sanat, edebiyat ve biliminin yeniden dirilişi anlamına gelir. Yapılan araştırmalarda ortaya çıkan İslami kurumlar ise, iddia edildiği derecede yeniden yapılandırılmış ya da edinilmiş değillerdir“.

İslam dünyasında, Batılı anlamda bir yeniden doğuştan söz etmek yanlış bir değerlendirmedir. Farabi, İbn-i Rüşt gibi kişiliklerin, ortaya çıkışına bakarak, felsefenin önce Keldaniler‘de başladığı, oradan eski Yunan’a geçtiği ve sonra İslam dünyasına yani aynı coğrafyaya geri döndüğü düşünülse bile; bu, İslâm’ın felsefe ile ilk karşılaşmasıdır. Kaldı ki; oldukça erken dönemlerde D. Laertios‘un da fark ettiği gibi Keldaniler‘deki felsefe olup olmadığı tartışma götürür niteliktedir. Öte yandan, Beyt’ül Hikme‘de yürütülen çeviriler doğrudan Yunanca’dan yapılmaktan çok Süryanice‘den yapılmıştır. Çevrilen eserler, dinsel mistik bir kılığa sokulmuş olan yeni Eflatunculuğun damgasını taşımaktadır. Bunu; yeni Eflatuncular’ın, Aristo ve Eflatun’un düşüncelerini aynıymış gibi uzlaştırmaya çalışmalarında bile görmek mümkündür. Aynı çabayı, İslam dünyasında yeni Eflatunculuğun etkisi altında kalan Farabi‘nin eserlerinde de görmek mümkündür.

MEŞŞAİLİK, TASVVUF VE İŞRAKİLİK

Bu yüzden; İslam dünyasında dinsel temelli kısmı bir çoğulculuk ve yine dinsel temelde yapılanan hümanizm görülse de, çevirilerin Batı’dakine benzer seküler (laik yaşama ait) bir çoğulculuğa yol açtığı söylenemez. Çünkü çeviricilerin ürünü Meşşailik, Tasvvuf ve İşrakilik olarak kendini göstermiştir. Bunların karşısında ise, büyük ölçüde İslam dinsel bildirimlerinden beslenen kelam ve fıkıh ekolleri var olmuştur. Gerek Meşşailik, gerek Tasawuf, gerek İşrakilik gerekse kelam ekolleri belli bir metafizik kurgu oluşturmuşlar ve bu kurgunun merkezine İslam’ın Tevhid inancı doğrultusunda Tanrı’yı oturtmuşlardır. Bu açıdan Tanrı-evren ilişkisine yönelik tasarımların da kimi farklılıklar bulunsa da Tanrı odaklılıkta hepsi eşittir. Meşşailerin, Tasavvufçuların ve İşrakilerin aralarında küçük farklar olsa da Plotinus’a dayalı sudurcu (Yeni Eflatunculuğu kuran Plotin’in doktrini) bir teoride, Kelamcıların ise yine aralarındaki kısmı farklarla, Hint ve Yunan atomculuğundan beslenen eklektik (seçmeci) metafizikte karar kıldıkları görülür. Bunlara muhalefet ediyor gibi görünen, kurulu dinleri reddeden Ebubekir, Zekeriya, Razi gibi isimlerin de sanılanın aksine insan, toplum ve evren kurguları açısından farklı yaklaşımları yoktur. Daha da önemlisi, İslam devletinin imparatorluklaşmasına bağlı olarak devletin ihtiyaçlarını gidermek için yürütülen çeviri uygulamaları ve bunları işleyip ona İslami bir kimlik veren İslam düşünürleri, elde ettikleri verileri zenginleştirmekle birlikte o bilgilere bağlı olarak Batı’daki gibi paradigmal bir çığır açamamışlardır. Bu açıdan; Batı’da Rönesans aydınlanmaya, İslam dünyasındaki çeviriler ise üç yüz yıllık bir süreç içerisinde donuklaşmaya yol açmış ve adeta İslam dünyasını, Orta Çağ’ın skolastik düşüncesine kaydırmıştır. Bu durumun oluşmasında, İslam düşünürlerinin Aristo’dan beslenerek geliştirdikleri teosentrik paradigma güçlü bir fonksiyon yüklenmiştir. Dolayısıyla, Batı’da Rönesans ile birlikte Hristiyanlığın hizmetine sunulan Aristoculuk; İslam dünyasında, özellikle İslam filozoflarınca neredeyse kutsanmıştır. Bu veriler ışığında İslam Rönesans‘ı deyişini kullanmanın dinsel temelde de olsa çoğulculuk ve hümanizme vurgu açısından belli bir değer ihtiva ettiği söylenirse de, Batı kökenli Rönesans kavramını tam olarak karşılamadığını ve büyük ölçüde anakronizme (tarih yanılgısı) sebep olduğunu kaydetmek doğru olsa gerektir. İslam dünyasında Batı’daki gibi bir Rönesans’tan söz etmek mümkün olmasa da, Batı’da Rönesans’ın doğuşunda da İslam dünyasından yapılan çevirilerin kimi katkılarının olduğu da inkâr edilemez. İslam düşünürlerinden yapılan çeviriler, İslam dünyasından yapılan çeviriler ve İslam dünyasının Batı’daki Rönesans’a katkıları üzerinde çok fazla spekülasyon yapılmaktadır. Nitekim kimileri Rönesans ve sonrasında ortaya çıkan gelişmeleri neredeyse tümüyle İslam dünyasından yapılan çevirilerin etkisine bağlamakta, kimileri ise İslam dünyasından yapılan çevirilerin hemen hiç etkisinin olmadığını ima etmektedir. İki uç kampta kutuplaşmanın yaşandığı anılan konu, ciddiye alınması gereken bir konudur ancak bu konuda ihtiyatı elden bırakmamak gerekmektedir. Zira bizi Doğu merkezcilik ve Batı merkezcilik gibi uç kamplara itebilir. Konuya tarihsel veriler ışığında bakıldığında, daha XI. yüzyılın sonundan itibaren İslam düşünürlerinin Batı dünyasına etki yapmaya başladığı görülür. Bu etkiyi reddetmek mümkün değildir. Bu dönemde İslam dünyası, Batı’dan her bakımdan ileridedir. İleride ve üstün olanın, geride olanı etkilemesi sosyolojik bir olgudur. Verilerden anlaşıldığı kadarıyla, saldırı amaçlı Haçlı seferleri ve İstanbul’un fethi ile batıya göç eden bilim insanlarının etkileri bir kenara bırakılırsa, İspanya üzerinden üç ana yolla gerçekleşmiştir.???

  1. Kimi Hristiyan ve Yahudiler’in İslam dünyasında eğitim almaları.
  2. Latin dünyasında Arapça konuşan kimi öğretmenler.
  3. Arapça bilim ve felsefe yapıtlarının İbranice ve Latince’ye çevrilmesi.

Kuşkusuz bu üç yoldan en etkili ve sürekli olanı, İslam dünyasında eğitim alanlar ve yazdıkları yapıtlar ile İbranice ve Latince’ye İslam düşünürlerinden yapılan çevirilerdir. Bu yüzden, sağlıklı bir değerlendirme yapmak için nelerin çevirisinin yapıldığına analitik ve somut olarak bakmak aydınlatıcı olabilir. İslam dünyasında XI. yüzyılın sonu ile XVI. yüzyılın başına kadarki dönemde Batı’ya yapılan çevirilere baktığımızda, Burnett‘in saptamasını dikkate alırsak, beş kategori ile karşılaşıldığını söylemek mümkündür. İlki, Beyt’ül Hikme‘de daha çok Süryanice’den, Hristiyan ve Sabilerce Arapça’ya aktarılmış Yunan felsefe ve bilim eserlerinin verilmesi hususudur. Buna Hint ve İran kültüründen Arapça’ya kazandırılan kimi eserleri de ilave etmek anlamlı olacaktır.

Burada çevrilen eserlerin ağırlığını Aristo külliyatı ve onu yeni Eflatuncuların eserlerinin oluşturduğunu ifade etmekte yarar vardır. Batı’ya çevrilenler arasında ikinci kategoriyi, İslam düşünürlerinin Aristo üzerine yaptıkları yorumlar oluşturmaktadır. Bilindiği gibi Aristo’nun yapıtlarının İslam düşünürlerince şerh edilme geleneği; Farabi ile başlamış, İbn-i Bacce ile devam etmiş, İbn-i Rüşd ile zirveye ulaşmıştır. İbn-i Rüşd‘ün Aristo’nun eserlerine küçük, orta ve büyük şerhler yazdığı bilinmektedir. Bu şerhler nedeniyle İbn-i Rüşd Batı’da yorumcu olarak ünlenmiştir. Üçüncü kategori, Doksografik eserlerdir. Bu türden eserler, belli filozofların görüşlerini başlıklar altında toplamakta ve onları tanıtmayı amaçlamaktadır. Bunun en tipik örneği, Hristiyan olan Bin Luca tarafından IX. yüzyılda çevrilen Rodoslu Aetios‘un metnidir. Dördüncü kategoride ise, kimi özet niteliğinde eserler ile sorun odaklı eserler yer almaktadır. Bunların en tipik örneklerini, el-Kindi‘nin Risalesi‘nden çevrilen uyku üzerine, nem ve yağmur üzerine gibi kısa, sorun odaklı metinler oluşturmaktadır. Beşinci kategori, sistematik felsefi eserlerdir. Buna tipik örnek olarak Gazali‘nin “Makaasidü’l Felasife“, İbn-i Sina‘nın “Kitabü’ş-Şifa” eserlerinin çevirileri gösterilebilir. Burnett‘in kategorilerine son bir kategori olarak tıp, matematik, coğrafya gibi bugün bilimsel olarak niteleyebileceğimiz bazı eserleri eklemek gerekir.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir