İşsiz

Başka İşin Yok Mu Kardeşim?..

Celal Ulusoy

Yıllardır işsizim. Yeterli eğitim almadığımı, belli bir mesleğimin olmadığını ileri sürerek, kimse iş vermiyor bana. Evliyim; üç de çocuğum var. Geçimimizi, Nisan ve Mayıs aylarında kırlardan topladığımız orkide soğanlarını satarak, diğer zamanlarda da çöplüklerden kağıt ve şişe toplayarak sağlıyoruz. Aslında bizimkisi geçim değil de, boş midelerimizi, sıcak suda bir iki parça yiyecekle kandırmak; açlıktan ölmeyecek kadar yani.

Bir ara salyangoz toplamak modaydı bizde. Ben o zamanlar çok küçüktüm; hayal meyal hatırlıyorum. Sonraları unutuldu gitti. Fakat bizim mahalle de tadını keşfetmiş olmalı ki yemeye başladı o mereti çaresizlikten. O gün bu gündür bok kokusu yerine kızarmış salyangoz kokusu aldı yürüdü ortalığı… Yoksulluk öyle bir şeydir ki, bir kuru ekmeğe muhtaç bırakıyor insanı. Kuru soğan bile lükstür bunun yanında. Kuru fasulye ise aslanın midesindedir; ancak Ramazandan Ramazana erişebildiğimiz ete de Kurban Bayramlarında rastlıyoruz tesadüfen.

Eşimin ve çocuklarımın yüzüne bakamaz oldum son aylarda. Üstünden başından dökülen sefillikten dolayı okula düzenli olarak gidemez oldu büyüğü. Hoş onun da gitmeye pek niyeti yok ya… Evde doğru dürüst banyo olmadığından, mahallenin okula giden çocuklarını ayda bir hamama götürüyor Kaymakamlık. Ayrıca yeni kıyafetler de giydiriyor. Ne fayda ki, bir hafta geçmeden, kir pas içinde yine tanınmaz hale geliyor bizimkiler, mahallenin çamurlu sokaklarında. Birileri de bu yaşadıklarımızı abartı sanıyor. Bazıları da memlekette yapılacak o kadar iş varken, tembel tembel yattığımızı düşünüyor. İşsiz kalmanın ne demek olduğunu bilmediklerinden, inanmıyorlar bize. İşsiz kalsınlar da bir iş arasınlar bakalım! İş bulmak kolay mıymış, zor muymuş görsünler… Pazar artıklarıyla, çöplüklerin kömür artıkları da olmasa, hepten öldük desek yalan değil…

Babamlar ve birkaç aile, bundan 40 yıl önce gelip yerleşmişler kasabaya. Yerleşmişler dediysem, o gün bu gündür iğreti gelin gibiyiz burada. Dışlanmışlık nedir bilir misiniz? Görmemezlikten gelinmek!.. Pislikmişsiniz gibi, uzağınızdan dolaşıldığını fark etmek!.. En kötüsü de, tiksinti ve küfreder gibi bakışlara muhatap olmak!.. Her gün, “şunlardan da bir kurtulamadık! Biri bunları geldikleri yere gönderse ya!” sözleriyle taciz edilmek!.. Her türlü hırsızlığın sorumlusu, uğursuzluğun adı olmak nedir bilir misiniz? Nerden bileceksiniz? Sizler bunu hiç yaşamadınız ki! Dayanılır gibi değil vallahi!

Ama ne yaparsın, biz de biraz böyleyiz işte. Kabahatimiz yok değil, hem de pek çok. Müslüman mahallesinde salyangoz yemek var mı demez, inadına alışkanlıklarımızı sürdürmek isteriz. Kaymakamlığın verdiği güzelim giyecekleri aşağı mahallenin pazarında, kömürü ise evimizin önünde satarız. Sadece bizim için açılan meslek edinme kurslarına doğru dürüst gitmez, ama özendirsin diye verilen gıda yardımlarını aç kurtlar gibi havada kaparız. Gittiğimiz kurslarda da kendi aramızda didişerek huzursuzluk çıkarır, verilen malzemeleri ya kötü kullanır ya da alıp gideriz. Adeta meslek edinmemekte ısrar eder, bir şey söylendiğinde de karşımızdakini it gibi dalarız.

Cahiliz biliyorum. Açlık derecesinde yoksuluz. Yoksul olduğumuz için mi cahiliz, yoksa cahil olduğumuz için mi yoksuluz bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, o da işsiz ve ailecek aç olduğumuzdur. Arada bir Kaymakamlığın verdiği yakacak ve gıda yardımı ise dişimizin kovuğunu bile doldurmuyor. Onu da, “gençsiniz; sıksanız, taşın bile suyunu çıkarırsınız” sözleri arasında bin bir çabayla alabiliyoruz. Biz bu yardımınızı istemiyoruz, bize iş verin deyince de, “burası iş bulma kurumu mu kardeşim” diyerek azarlanıyoruz. Yapılan yardımların neye göre yapıldığını da anlamış değiliz; bizim gibi beş kişilik aileye de, tek başına yaşayan dul bir kadına da aynı miktarda gıda yardımı yapılıyor. “Şu yardımı bari nüfusa göre yapın ki adil olsun!” deyince de, “bize işimizi mi öğreteceksiniz!” yanıtıyla karşılaşıyoruz.

Kaç kez Kaymakama çıktım; “herkese her ay yardım yapıyorsunuz, bana bayramdan bayrama… Bu haksızlıktır!, ben de her ay yardım istiyorum” dediysem de kapıdan kovdu beni, “çakı gibi adamsın git çalış” diyerek. Valiye çıktım, görüştürmediler. Yardım istediğimi söyledim; “Kaymakama git” dediler. O yapmadı deyince; telefon edip hatır için bir kez daha yardım almamı sağladılar. Bir yandan da “kendine bir iş bul çalış, bu yaşta böyle dilenerek olmaz” demeyi de unutmadılar. Haksız da sayılmazlar, ama iş nerde, işveren nerde? Hem biz öyle “sabah sekizde gir akşam beşte çık” işine gelemeyiz. Öyle disiplinler bize göre değil. Biz hazıra alışkınız; kısa yoldan üç beş kuruş kazanıp o gün yemeyi biliriz. Ya da, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek amacıyla yasasını bile çıkaran devlet bize baksın. Biliyorum ben böyle deyince birçoğunuzun, “utanmıyor musun kardeşim bu yaşta istemekten, her şeyi devletten beklemekten, sizde hiç gurur, onur yok mu?” dediğini duyar gibiyim. Yoksulluk böyle bir şey işte: Önce utanmayı, sonra da onur ve gurur dediğiniz şeyleri kaybettiriyor insana!

Baktım bizim Kaymakamdan da, Validen de hayır yok! Nasıl olsa Vakıflar yol parası veriyor, yolda kaldım deyince; yemek işini de bir şekilde hallederim oradan buradan; topladığım üç beş kuruş da bana kalır düşüncesiyle şöyle bir uzanayım dedim.

Aklıma Karadeniz sahili geldi. Bir iki kez geçmiştim o yoldan, Ardahan’da askerlik yaparken. Her adımda bir ev, her kilometrede bir köy, her on kilometrede bir kasaba ve sahilden gidip içerden gelirsem en az 15 vilayet… İşler iyi giderse eve zenginleşmiş olarak bile dönebilirdim. Düşündükçe keyfim yerine geldi; hazır parayı görünce gülen Nasrettin Hocanın komşusu gibi. Ancak bana bir senaryo lazımdı; insanlardan yardım isteyebilmem için geçerli bir nedenim olmalıydı. Hem de acıklı tarafından. Damardan girip duygularına hitap etmeliydim insanların. Ama nasıl? Hemen amcaoğluna gittim; o bu konularda daha tecrübeliydi. Bizimkilerin gittiği kahvede aklımdan geçenleri anlattım ona. Gözleri parladı. Gel benimle diyerek adeta sürükledi beni…

Evine varınca, “sen az otur şurada” diyerek bir başka odaya girdi. Az sonra da elinde çerçevelenmiş bir gazete kupürü ile geldi; “işte senin aradığın senaryo amcaoğlu” sözcükleri arasında elindekini gösterdi, yüzünde bir avuç gülücükle. Fotoğrafa baktım, kucağında bir çocukla amcaoğlu. Altındaki belli belirsiz yazıyı okudum lösemili çocuğundan bahsediyordu. Yüzüne baktım, bu ne iştir der gibi. “Ne bakıyorsun öyle? Aradığın böyle bir şey değil miydi oğlum?” “Tam da böyle bir şey de, senin hasta çocuğun yok ki! Bu da nerden çıktı şimdi? O çocuk da kimin nesi?” “Üzümünü ye bağını sorma! Buna ‘görüntülü hikaye’ derler, yani bir nevi fotoroman. Bu tür durumlarda kesinlikle daha etkileyici oluyor… Ben faydasını gördüm, sen de gör diye veriyorum. Bak, önemli olan algı yaratarak insanları ikna etmektir. Bunu başardın mı gerisi çorap söküğü gibi gelir.” “Ama buradaki adam sen değil misin? “Evet, benim ne olmuş! Sen ben fark eder mi? Hem biz amca çocuklarıyız, birbirimize de benzeriz. Ayrıca bu ayrıntıya kimseler bakmaz, senin anlattıklarına kulak kesilmişken. Hele bir de sendeki bu çene var ya… Alimallah yılanı bile ikna edersin! Sen çık bir dene istersen! Çekinme, çekinme!..”

Önce kafam karıştı, sonra biraz düşününce aklım yatmaya başladı amcaoğlunun dediklerine. Biraz laf, biraz gözyaşı ve elimdeki görüntü ile zenginleştirilmiş dört dörtlük bir senaryo ile çıktım yola, Bismillah diyerek.

***

Kıyıda bir tespih tanesi gibi dizilen il ve ilçelere uğrayarak gidiyorum doğuya doğru. Kaymakamlıklara, Valiliklere uğradım, varlıklı iş yerlerine dalıp derdimi anlattım, gözyaşları içinde acılı bir babayı oynayarak. Kimisi inandı gönlünden ne koparsa verdi; kimisi, “senin gibileri çok gördük başka kapıya kardeşim” dedi; kimileri de hiçbir tepki vermeden sırası mı kardeşim, işim başımdan aşkın baksana dercesine yokmuşum gibi davrandı. Valilik ve Kaymakamlıklar ise ya yol parası verdi, ya da memlekete dönüş bileti aldı… Dönüş biletlerini o gün sattım tabi. Bazıları da, “biz sana yardım yapamayız, ikamet ettiğiniz Kaymakamlığa veya Valiliğe başvuracaksın” diyerek başlarından savdı.

Yine de durum beklediğimden de iyi çıktı. Amcaoğlunun dediği gibi, çerçeveli gazete kupürü çok işime yaradı; içeriğine bakmadan inandılar hikayeme. Bizim saf, duygusal, yardımsever insanlarımız işte… her yerde aynı. “Bir de Ramazanda gelseymişim, vuracakmışım vurgunu” dedim içimden…

İşsizRize’nin ilçelerinden birindeydi; Kaymakamlığa uğradım. Beni Kaymakamla görüştürdüler; sabırla dinledi beni. Baktım efendi, halden anlayan bir adam, biraz süsleyerek uzattım hikayemi. Sözüm bitince, adımı ve nereli olduğumu sordu. ‘Adım, Metin İribaş, memleketim Zonguldak dedim. Hafiften güldü veya bana öyle geldi. Sonra da, “Sen buraya gelene kadar kaç il ve ilçeden geçtin biliyor musun?” deyince afalladım. ‘Niye soruyor ki şimdi bunu’ dedim içimden. Sustuğumu görünce, “bak delikanlı, görüyorum ki, çocuğun hasta ve tedavi olmasını istiyorsun, buna da ekonomik gücün yetmiyor. Bu durumda gideceğin yer ilçenizin kaymakamlığı olmalıydı. Bana geldiğin gibi ona çıkacaktın. Bu kadar yolu tepmene de hiç gerek yoktu. Sana doğrudan bir yardım yapamam, ama mademki buraya kadar geldin, seni boş çevirmek istemem. İstersen hemen Emniyet Müdürünü arayayım, seni memleketine veya en yakın il veya ilçeye kadar giden otobüse ücretsiz bindirsin. Olur mu?” dedi. Bunu hiç beklemiyordum. Hiç düşünmeden “olur” dedim. Ben daha çıkmadan aradı, ismimi ve gidebileceğim yeri söyledi Müdüre. Boş döndürmemesinden teselli bularak çıktım Kaymakamlıktan.

Emniyete iki nedenle gidemezdim; bir, daha dönmeye niyetim yoktu, iki polisler meraklı insanlardı, “ver bakalım şu elindekine bir bakalım” derlerse boku yerdim. Bu durumda orada da fazla duramazdım; ne olur ne olmazdı! İlk minibüse atlayarak 15 km. ilerdeki bir başka ilçeye gittim, sırayı bozmadan. Doğruca Kaymakamlığa çıktım. “Kaymakam bey dışarda, öğleden sonra gelir” dediler. Fazla büyük olmayan çarşıyı dolaştım; öğle namazı sonrasını bekleyerek cemaatten üç beş kuruş topladım. Gözüme kestirdiğim bir kaç esnafa uğradım; sağ olsun boş çevirmediler. Saat 14.30 civarında Kaymakamlığa tekrar uğradım. Kaymakamın makamında olduğunu söylediler sevindim. Bir süre bekledikten sonra içeri girdim. O da ne? Bir önceki ilçede görüştüğün Kaymakam karşımdaydı. Şok oldum; başımdan aşağı bir kova soğuk su dökülmüştü sanki. Dilim tutuldu; sesimi çıkaramadım. Yakalanmıştım! İki yerde de aynı Kaymakam! Bu nasıl olurdu? Kaçmak geldi içimden, ama kaçacak delik de yoktu etrafta. O yüzden de ayaklarım çakılıp kalmıştı ahşap zemine. Şaşkınlığımı yüzümden anlayan Kaymakam, “Ne o Metin İribaş, sen daha gitmedin mi? Yoksa beni mi takip ediyorsun?” deyince, kıpkırmızı oldum! Ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım… Sıkışmış, zor duruma düşmüştüm.

En yetenekli tarafımı devreye sokmalıydım:  ‘bizim oralara otobüs akşam varmış, vakit varken bir iki yer daha gezeyim dedim Sayın Kaymakamım. Sizinle tekrar karşılaşacağım hiç aklıma gelmedi. Yoksa hiç rahatsız etmezdim…” diye bir yalan uydurdum. “Hadi hadi, bir de yalan söylüyorsun! Takip ettirdim, Müdüre gitmemişsin! Minibüse binip kaçmışsın adeta!.. Bak aslanım, sen yine de benim dediğimi yap; dön buradan ve doğru memleketine git! Senin kısmetin oradadır. Buralarda boşuna dolanma!.. Anladın mı beni?” “Anladım efendim dedim” ve uçarcasına çıktım oradan kan ter içinde.

Kararlıydım, dönemezdim… Hem işler iyi gidiyordu, bırakmak olmazdı. Kısmet derseniz, o da vardı. Ayrıca Rize’nin bereketli olacağı konusunda iyi bir his taşıyordum içimde. Çay paralarından nasibimizi almadan gitmeyi de hiç yediremiyordum kendime. Varsın S. Y. ve D. Vakıfları uzak dursundu! Cömert, hayırsever ve de duygulu saf insanlarımız yeterdi bana. Bu düşüncelerle vardım Rize’ye. Batıya gideceğim yerde doğuya gidiyordum, Kaymakama inat. Çarşıyı dolaştım biraz. Yanılmamıştım; kısa zamanda oldukça paralandım. Valiliğe bir gün sonra gitmeyi planladım. Kendime göre uygun bir otel buldum. Param vardı, ama oyunu kuralına göre oynamam lazımdı. Senaryoya ihanet olmazdı. Ucuz bir lokantada, karnımı doyurmak için istediğim bir tabak kuru fasulyeyle, önüme dağ gibi yığılan ekmekten epeyce yedim. Sonra da otele gidip, yorgunluk ve tokluğun üzerine de iyi bir uyku çektim.

Mesainin başlamasından yarım saat sonra girdim Valiliğin kapısından. Vakfa bakan Vali Yardımcısının henüz gelmediğini, ama gelmek üzere olduğunu söyledi sekreteri. Gösterilen yere oturdum ve beklemeye başladım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, birden kapıdan dün iki kez müşerref olduğum Kaymakam girmez mi… “Aman Allah’ım! Gene mi?..” demişim kendimi tutamayarak. Göz göze geldiğimiz Kaymakam, “gene ya! Ne sandın? Benden kurtulabileceğini mi sanmıştın Metin İribaş?” der demez fırladım. Kapılardan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum bile. Cin miydi, şeytan mıydı bu adam? Nere gitsem karşıma çıkıyordu. En kötüsü de, adımı da iyice ezberletmiştim adama. Nerde karşılaşsam adımla hitap ediyordu, kırk yıllık ahbapmışız gibi. Nerdeyse adımdan nefret edeceğim…

Artık duramazdım; ilk gördüğüm minibüse atladığım gibi oradan da kaçtım. Sonradan öğrendim ki, iki ilçede karşıma çıkan ve Kaymakam sandığım, aslında Vali Yardımcısıymış; asil Kaymakamı olmayan ilçelere vekaleten bakıyormuş. Bizdeki de şans işte!.. Duvara çarpar gibi çarpmıştım adama iki gündür ve de serseme dönmüştüm. O korkuyla Rize’nin Ardeşen ilçesinde aldım soluğu sıra filan dinlemeden.

***

Yeni bir Kaymakam gelmiş deyince komşular, umutlandık hep birlikte. Eskisiyle yıldızımız bir türlü barışmamıştı. En sonunda Belediyenin çatısına çıkarmıştı beni; güya intihar edecektim… Deli miyim ben? Hoş, kabahat bizdeydi; iki de bir adamın karşısındaydık. Dır dır dır; vır vır vır; car car car… başının etini yedik beş yıl boyunca. E.. tabi, o da insanoğlu; onunda bir dayanma gücü var! Bize dayanmak her babayiğidin harcı değildir: çelik gibi sinirleri olmalı insanın. Hele çoluk çocuk basınca Kaymakamlığı ve de sarınca etrafını…

Bir gün kalktım gittim Kaymakamlığa. Öyle ya, onun has müşterisi olarak kendimizi tanıtmamız ve halimizi arz etmemiz gerekmez miydi? Gerekirdi elbette! Sekreter beni görünce biraz tedirgin olsa da, belli etmemeye çalıştı. Haklıydı kızcağız; az mı hır çıkarmıştım burada, benimle az mı uğraşmıştı. Neredeyse, beni görüp de gerilmeyen kalmamıştı Kaymakamlıkta. Bela bir adam olarak tanınır olmuştum son aylarda…

Fazla bekletmedi sekreter, üçüncü ziyaretçi olarak girdim içeri. Göz göze geldik Kaymakamla! Birden dondum kaldım! Bu adam da kim? Nerden gözüm ısırıyor demeye kalmadı adamın, “hayrola Metin İribaş, burada ne işin senin oğlum. Bunca sene beni mi arıyordun yoksa?” demesiyle uyandım. “Şu bizim şansa bak, gene o! Şimdi tam oturduk şapa” diye düşünürken. Allahtan saksıyı çalıştırdım. Hiç bozuntuya vermeden, “ilçemize atandığınızı duyunca bir ziyaret edeyim dedim Sayın Kaymakamım! Hatırlarsanız ilk karşılaşmamızda memleketimi sormuştunuz da ben de cevap vermiştim.” “Hatırladım, ama sen Zonguldaklıyım dememiş miydin?” “Evet öyle demiştim.” “İlçesinden olduğunu söylememiştin ama…” “Unutmuşum herhalde.”  “Şimdi söyle bakalım benden ne istiyorsun? Hatırladığım kadarıyla hasta bir çocuğun vardı, değil mi?” “Evet efendim. Çok şükür, yardımseverlerin desteğiyle atlattık, bir şeyciği kalmadı; ilkokul üçüncü sınıfına gidiyor.” “Çok iyi, başka çocukların da vardır herhalde?” “Ellerinden öper iki kız bir oğlan daha var!” “Şimdi de benden yardım istiyorsun değil mi?” “Bir umudumuz sensin Sayın Kaymakamım! Giden Kaymakam bize hiç bakmadı, onun yüzünden intihara bile kalkıştım.” “Tamam anladım! Sen şimdi bir dilekçe ver, biz de durumunu yeniden araştıralım. Şartların uygunsa yardımlardan seni de yararlandırırız. Ancak, peşinen söyleyeyim, genç olduğun için sana yapabileceğimiz yardım sınırlı olacaktır. O nedenle, sen yine de kendine devamlı çalışabileceğin bir iş ayarlamaya çalış. Bu konuda sana yardımcı olmaya da çalışırım. Anladın mı?” “Anladım efendim” diyerek çıktım kuyruğu bacakları arasında, sinmiş bir köpek gibi.

Hemen söyleyeyim: Bu kadar tesadüfü nasıl yorumlayacağımı düşünmekten allak bullak olmuştum. Bu yüzden dışardakilerin yüzündeki merak ve şaşkınlık ifadelerine hiç şaşırmadım. Aradan beş yıl geçmişti ve adam bu kez memleketimde karşıma çıktı; bu iyi miydi, kötü müydü?.. Hızır ile İlyas olamazdı! Kötü de olamazdı; sanki akraba olmuştuk adamla… Adamdaki zekaya bak yahu, şak diye ismimi söyleyiverdi yine! Biz akşam yediğimizi hatırlamazken… Hafıza dedikleri buydu herhalde! Neyse ki, memleketimdeydim ve beni otobüse bindirip başka bir yere gönderemezdi! Zaten buraya da kendisi göndermişti.

Sağ olsun, herkese yapılan düzenli yardımlardan beni de nasiplendirdi. Fazladan bir şey istemeye gönlüm elvermedi. Bu yüzden de birkaç ay uğramadım Kaymakamlığa. İhtiyacım olmadığından değil; içimde oluşan nedenini tam olarak anlayamadığım bir histen dolayı. Kaymakam biraz değişik gelmişti bana, her ortama, her makama çekinmeden dalan ve kopardığım yaygaralarla sonuç alan ben onun karşısında pısırık bir kediye dönmüştüm. İkide bir karşıma çıkması, bağırıp çağırıp köpek muamelesi yapmadan benimle adam gibi konuşması etkilemişti beni. Böyle bir durumla ilk kez karşılaştığım için, ne yapacağımı nasıl davranacağımı şaşırmıştım doğrusu.

Gölcük depreminden bir iki hafta sonraydı. Bir gün sabah erkenden, amcaoğlu geldi eve, “hadi hazırlan Adapazarı’na gidiyoruz” dedi heyecanla. “Nedir bu telaşın hayrola amcaoğlu! Yoksa depremzedelere yardım mı yapacağız şu züğürt halimizle” dedim yattığım yerden. “Ne yardım yapması be aslanım. Bir baksana bana, alnımda salak mı yazıyor? Payımızı almaya gidiyoruz, payımızı! Bizimkilerin hepsi oraya taşınmış çoluk çocuk, biz burada uyurken. Hadi, hadi çabuk ol! Bu adam geleli sana bir şeyler oldu zaten. Önünde her gün nöbet tutan sen, bakıyorum aylardır uğramaz oldun Kaymakamlığa. Uyarmadı deme! Yeteneklerini kaybediyorsun! İşte sana bir fırsat… Hadi takıl bana da hakkımız olanı biz de kapalım deprem yağmasından”

Amcaoğlu doğru söylüyordu; deprem olan yerler eskiden beri bizim yayılım alanlarımız olmuştu. Yiyecek, giyecek, battaniye… kuyruklarında yerimizi almazsak olmazdı, kargaşanın yaşandığı ilk günlerde. Bu sanki bizim için milli bir görevdi. Gerçek ihtiyaç sahibi olan depremzedelerin çoğu o günlerde can ve mal derdinde olduğundan, onların yerini biz alıyorduk “hayrına”…

İlk iki hafta Adapazarı’nda çalıştık. Çalıştık diyorum; bir taraftan kuyruklara girip devlet ne verdiyse alırken, diğer yandan da hasarlı evlerden mallarını kurtarmaya çalışanlara güya yardım ediyorduk. Adamların çevrelerine bakacak, tercih yapacak halleri yoktu; kim gelirse ellerini açıyor, ne verirlerse alıyor, her türlü yardımı kabul ediyorlardı. Biz ise, onların bu hallerinden faydalanarak, bir eşyanın ucundan tutarken gözlerimizi dört açıp dağılan eşyalar arasından hazine arıyorduk. Lafı uzatmayayım, bu arada bir çadır, 12 battaniye, üç takım elbise, gömlek iç çamaşır gibi sayısız giyecek stokladım yiyecekler ve içecekler dışında. Bütün çabalarıma rağmen bir tane kıymetli eşyaya rastlamadım girip çıktığım evlerde de ona yanarım sadece. Bu konuda en şanslımız amcaoğluydu; özel bir kutunun içinde kıymetli olduğunu düşündüğümüz bir mücevher seti buldu yıkıntılar arasında. Eh ne de olsa bu konuda en tecrübelimiz oydu…

İşsizİki haftanın sonunda bizi getiren arkadaşın hurda minibüsüyle ganimetlerimizi eve getirdik gece kimselere görünmeden. İçindekilerden çok minibüsün bizzat kendisi deprem bölgesinden geldiğimizi açıklamaya yetiyordu sanki, ezik büzük kaportasıyla.

İki gün dinlendikten sonra tekrar yola çıktık. Bu kez hedefimiz Gölcük ve Karamürsel’di. Hasarın ve insan kaybının en yoğun olduğu yerlerdi buralar. Kurtarma ve yol açma çalışmaları hâlâ devam ediyordu. Bu bizim için iyi bir şeydi. Bizim de vicdanımız, bizim de yüreğimiz vardı; gördüklerimiz içimizi parçalıyordu. İnsanlığımız ölmemişti ama elimizden fazla da bir şey gelmiyordu. Biz depremi her gün yaşıyoruz; açlığı, yokluğu her gün çekiyoruz ve de her gün kuyruklardayız. Çoğu zaman, yarın için yiyecek stokumuz olmaz. Yeterli yakacağımızın olmadığı kış günleri ise, beş kişi bir yorganın altına gireriz akşamdan. Bizde hırsızlık yoktur; ancak ortalıkta duran, sahipsiz görünen şeylere sahip çıkar; hayır ve ihtiyaç için oluşan kuyruklara girmekten de çekinmeyiz. Uygun iş bulursak, arada bir de çalışırız tabi. Evlerimiz mi?.. Çoğunun kapısı bile yok! Ama merak etmeyin, hepsinde televizyon var; aç kalırız, ama onsuz yaşayamayız!..

Hiç vakit geçirmeden birer çadır daha edinip, topladıklarımızı biriktirmeye başladık burada da devlet versin diyerek. Sağ olsun, devletimiz de verdikçe veriyordu. Çalışmayı sevmediğimiz için Allah sadece bize vermiyordu belki de… Ancak devlet buralarda da toparlanıp organize olmaya başlamıştı. Bizim gibi biraz yağmacı biraz da torbacıları ayıklamaya başlamışlardı. Bu yüzden görevlilerden, köşe bucak saklanmaya başladık. Yakalanmamak için birimiz sürekli nöbet tutuyordu çadırların olduğu yerde. Çevremizdekiler bizi depremzede olarak bildiklerinden onlardan bir zarar gelmezdi. Ancak görevliler kimliklere bakıyor, muhtarlık belgesi istiyorlardı. Böyle durumlarda ortalıkta gözükmüyorduk. Kontroller yoğunlaşınca da sakin bir yere çekilerek eşyalarımızı minibüste topladık. Kendimiz de dışarda yatmaya başladık. Mevsim zaten yazdı; ama bir de şu sivrisinekler olmasaydı…

Hedefte İzmit vardı. Bizim için en büyük merkez orasıydı ve biz en ağır yükü oradan kaldıracağımızı düşünüyorduk. Daha üçüncü gündü, kendimize kalacak sakin ve zula bir yer bulmuş konuşlanmıştık. Yiyecek ihtiyacımızı karşılamak için de Valiliğin bu tür yardımlar için düzenlediği büyük çadıra gittik. Kapıdan dışarı taşan kuyruğa biz de girdik. Öbür taraftaki kapıdan dolu poşetlerle çıkıyordu girenler. Onları gördükçe açlığımız depreşiyor, ağzımız sulanıyordu. On, on beş dakika sonra çadırın kapısından içeri girdik. Önümüzde 20, 30 kişi vardı. Gözüm içeriye alışınca bir ne göreyim? Masada oturan bizim Kaymakam değil mi!.. Dikkatlice bir daha baktım, yandan göründüğü için yanılıyor olabilirim diyerek. Kuyruktan çıkıp karşısına doğru geçtim görmez tarafından. Yanılmıyordum, oydu! Amcaoğlu ve diğerlerinim neler oluyor dercesine meraklı bakışları altındaydım.

O anda kararımı verdim: Dönecektim. Aniden kapıya yöneldim. “Tesadüfün bu kadarı da fazla. Ne işin var burada? Başka işin yok mu kardeşim! İn misin cin misin? Nereye gitsem karşımdasın!.. Adamı gördükçe elim ayağım titriyor. Dayanamıyorum artık” diyerek kendimden geçmişcesine söylenmeye başladım. Arkamdan gelen amcaoğlu kolumdan tuttu sertçe. “Ne oldu sana? Payını almadan nereye gidiyorsun yeğenim?” dedi azarlarcasına. “Masada kim oturuyor biliyor musun?” “Bize yiyeceğimizi versin de kim oturursa otursun!” “İşte o biraz zor, çünkü orada oturan adam zırnık bile vermez bize!” “ Nedenmiş o?” “Çünkü o gördüğüm adam bizim Kaymakam da ondan!” dedim sinirle.

Benim elim ayağım titrerken, amcaoğlunun da rengi değişiverdi birden. Kolumu da bıraktı tabi. “Desene bizim serüven de burada bitti!” “Sizi bilemem amma benimkisi kesinlikle bitti! Eğer  fark ederse, bu kez elinden kurtulamam. Tereddüt etmeden polise teslim eder beni! Haksız da sayılmaz… Buralarda bize ekmek yok artık, ben kaçıyorum. Gidip kendime doğru dürüst bir iş bulacağım” dedim ve yürüdüm çadırın giriş kapısına, süngüsü düşmüş asker gibi… Celal Ulusoy

Etiketler

Bir Yanıt Yazın