Aydınlanma-ve-Emperyalizm

Aydınlanma ve Emperyalizm

Cengiz Aldemir

Bazı tarihçiler, Orta Çağ‘ın Türkler’in 1453‘de İstanbul‘u almasıyla sona erdiğini söyler. Biçimsel görünse de bilerek yapılan bu tespitin amacı, çözülerek yaşam içinde etkisini kaybetmiş olan bir düzenin çöküşünü ifade etmektir. Doğu Roma‘nın ortadan kaldırılması feodal çağın bitimine denk düşen önemli bir olaydır. Toplumsal olayları dönemin egemen ilişki biçimi ve gerekli değer yargıları ile ilişkilendirmek, o toplumsal olayları anlamada önemli bir rol oynamak tadır. Burada temel referans “Tarih Bilgisi” ve “Tarih şuuru“dur. Mesela, ilk medenileşmiş toplumlar Mezopotamya, Mısır, Anadolu, Hindistan ve Çin’de olmasına rağmen, neden daha sonra tarih sahnesine çıkan antik Yunan daha etkili olmuştur? Antik Yunan’dan çıkılan yolun sonu; önce İtalyan Rönesans‘ı, daha sonra aydınlanma ve Fransız devrimidir. Mezopotamya‘da Sümer, Asur ve Babil devletleri, Mısır’da firavunlar dönemi, Anadolu’da Hititler günümüze varan sanat ve estetik, bilim, Roma İmparatorluğu niçin eski Yunan’dan kültürel aktarım sağlayamadı. Bu olguların cevabı araştırılmadan bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. İnsanoğlunun meydana getirdiği ilk devletlerin su kenarlarında kurulmuş olması tesadüf değildir. Göçebe toplumun, yerleşik topluma geçmesi için tarım yapması gerekiyordu. Tarım için de temel ihtiyaç sudur.

Yerleşik topluma geçiş, güçlü devlet otoritelerinin kurulmasını gündeme getirdi.. Mezopotamya, Mısır ve Hititler birbirlerini taklit ederek benzer devletler kurdular. Bu tür devletlerde Kral çok yetkiliydi. Dolayısıyla, sadece ekonomik üretim değil; sanat, estetik ve fikri üretim de kral ve adamlarını memnun etmeye ve tatmin etmeye dönüktü.. Bu devletlerde sanatçılar, kralın seçimi ve taleplerini yerine getiren devlet memurlarıydı. İşte bu yüzden, “Babil’in Asma Bahçeleri” ve “Mısır Piramitleri” gibi devasa devlet binaları yükseldi. Yüzbinlerce köle ve sanatçı, kralı hem bu dünyada hem de öteki dünyada rahat ettirmeye çalıştılar.

Bu nedenle; Mısır, Babil, Sümer ve Hititler’de her insanda doğuştan var olan, bu dünyaya ait olan, yani gerçek sanat üretim süreçleri gelişemedi. Ancak, antik Yunan’da kurulan küçük kent devletlerinin tarihsel oluşum süreci ve toplumsal yapının farklılığı nedeniyle, antik Yunan kültür ortamı insanlığın gelişmesine etki etti. Yunan devletleri Homeros, Platon ve Heredot gibi dehaların bıraktığı eserler ortamından beslendi. Küçük şehir devletleri demokratik sayılabilecek devletler oluşturdular..

Demokratik antik-Yunan toplumu içinde felsefe, hukuk ve sanat gelişmek için uygun vasatı yakaladı. Aristo ve Platon gibi felsefenin idealist, Heraklitos gibi materyalist damarları bu dönemde oluştu. Ayrıca; tiyatro, tragedya ve komedi gibi sanat dalları ile birlikte heykelcilik de altın günlerini yaşadı. Demokrasi ve devlet yönetimi için kanunlar çıkartıldı.

 

Hukukun temelleri bu süreçte atıldı. Truva filminde görülenler, Homeros‘un İlyada destanında yazdıklarıdır. Savaşın tarihi hakkında kesin bir bilgi yoktur. Homeros‘un bu destanını ne zaman yazdığı da bilinmemektedir. Ağızdan ağıza dolaşan bu destanı, Homeros kaleme dökmüştür. Bu dönemlerde antik Yunan kültürü henüz oluşmamıştı. Homeros’un oluşmasına katkı verdiği kültürel iklim, Yunan site devletlerinde etkili oldu. Diyojen‘den Aristo‘ya, Tales‘ten Epikür‘e birçok felsefeci ve bilim adamı, insanlığın bilimsel kodlarına katkı vermişlerdir. Daha sonra, Makedonya Kralı Philip ve oğlu İskender site devletlerini yıkarak güçlü bir imparatorluk kurdular. Ardından Roma merkezli, Avrupa ve Anadolu’yu ele geçiren ve bin yıl süren Roma İmparatorluğu ortaya çıktı. Hz. İsa döneminde Hristiyanlık bir biçimde Roma devletine karşı pasif bir başkaldırının sembolü oldu.  O nedenle Roma’nın yetkilileri Hz. İsa‘yı çarmıha gererek öldürdüler. En az üç yüz elli yıl Roma’da Hristiyanlığı yasakladılar. Hz. İsa‘nın yorumu, revize edilip değiştirilerek Roma Devleti’nin çıkarlarına uydurulduktan sonra Hristiyanlık “Devlet dini” olarak ilan edildi. Roma dönemi insanlık ve Avrupa için karanlık çağı gösteriyordu. Kilise papazları, sivil idare olanları da denetim altında tutuyorlardı. Tüm Avrupa‘yı bu şekilde yönettiler. Krallara bile onlar taç giydirdi.

Kilise bu dünyaya ait olan her insani gelişmeyi günah ilan etti. Antik Yunan’dan gelen demokratik, kültürel damarları yok etmek için gaddarca davrandılar. Bu nedenle; Roma döneminde insanlık kültürü açısından hemen hiçbir ilerleme olmadığı gibi, antik Yunan‘dan beslenen kültürel yapı da toplumların hafızasından silinmeye çalışılmıştır. Avrupa, Orta Çağ karanlığında insancıl olan ne varsa hafızalardan silerken, İslamiyet ise Abbasiler döneminde altın günlerini yaşıyordu. Çin ve Hindistan’dan gelen ipek ve baharat yolu Abbasiler’in kontrolündeydi. Orta Çağ Avrupası‘nda açlık hüküm sürerken Abbasi yöneticileri zenginlik içinde yüzüyorlardı. Aynı zamanda, İslam bilginleri hemen her alanda Avrupa’dan öndeydi. İbn-i Rüşd, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi önemli dehalar bu dönemde ortaya çıktı. Kilise papazları; Akdeniz ticareti, dolayısıyla ipek ve baharat yollarının kontrol edilmesi halinde ekonomilerinin canlanacağını düşündüler. Bunun için, tüm Avrupa’da krallar başta olmak üzere bütün otoritelere çağrıda bulunarak Kudüs’ün alınması gerektiğini dillendirdiler. Orta Çağ Avrupası’nda kralların yanı sıra kont, dük ve baron gibi yüzbinlerce küçük otorite vardı. Avrupa’nın ideolojik görüntüsü bu olmasına rağmen, gerçek ise İslam’ın kontrol ettiği Akdeniz ticaretini ele geçirmekti. Haçlı seferleri, ekonomik gerekçelerle ve o dönemde kilisenin hortlattığı irticai bir harekettir. Nitekim Akdeniz ticaretinin Avrupa’nın eline geçmesi; rönesans, aydınlanma ve sanayileşme gibi insanlık için yeni değerlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Din, savaşın görünen yanıdır. Haçlı seferleri; ekonomik, dolayısıyla siyasi ve kültürel gelişmelerin yönünü değiştirdi. Tıpkı 850-1000 yılları arasında benzerini Abbasiler‘in yaptığı gibi. İslam’ın ortaya çıktığı dönemde Anadolu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Romalılar’ın elindeydi. Gerek dört halife, gerekse Emevi ve Abbasiler döneminde İslam büyük bir genişleme yaşadı. Bu genişleme, Roma’nın elindeki yerleri almak anlamını taşıyordu. İslam’ın yükseliş döneminde Cebelitarık Boğazı‘nı geçerek İspanya‘yı ele geçiren ünlü Emevi komutanı Tarık bin Ziyat‘tı. Boğazın adı o günden bu yana Cebelitarık olarak bilinmektedir. 1000 yıllarına gelindiğinde tüm Avrupa açlık ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele ediyordu. Avrupa‘yı denetim altında tutan papazlar, Haçlı seferlerinin çağrısını yaptılar. İlk sefer 1090 yılında başladı. Avrupa’nın küçüklü, büyüklü iktidarlarının şövalye ve askerleri belirli bir yerde toplanıyor; kimi zaman karadan, kimi zaman da denizden Anadolu ve Ortadoğu‘nun ele geçirilmesi için, kutsal savaşa geliyorlardı.

İki yüz yıl süren savaş sırasında kendi dinlerinden olan Bizans İmparatorluğu’nu da yağmaladılar.

12 Nisan 1204, 4. Haçlı Seferi'nde Konstantinopolis işgal edildi
12 Nisan 1204, 4. Haçlı Seferi’nde Konstantinopolis işgal edildi

Haçlı seferlerinin sadece İslam’ın yok edilmesi için yapıldığını varsayanlar, Bizans‘ın yağmalanmasını görmezden gelirler. Bu seferlerin sonunda, Akdeniz ticareti Batı‘nın eline geçti. Yağmadan aslan payını kiliseler aldı. Ticaretin yön değiştirmesi; bilim, felsefe ve tıp gibi faaliyetlerin merkezinin Abbasiler’den Batı’ya geçmesini sağladı. İtalyan gemiciler ve tüccarlar, Doğu’dan gelen malların Avrupa’ya taşınmasını üstlendi. Bu değişim bugünkü İtalya’nın kentleri olan Cenova, Venedik ve Napoli‘nin ticaret merkezi olmalarını sağladı. Haçlı seferlerinin bitmesi ile birlikte, tüccarlık ve gemicilikle uğraşan yeni bir sınıf oluştu. Bu yeni sınıf, o dönemde “Lonca” denilen meslek örgütlerini kurdular. Loncaların Osmanlı Devleti’ndeki karşılığı “Ahi birlikleri” idi. Her mesleğin kendine ait loncası vardı. Loncaya üye olmak, Ahi birliklerinde olduğu gibi belli bir disiplin içinde ve törenlerle yapılıyordu. Lonca, “kendi işini yapan esnaflar topluluğu” demekti. Ancak; ekonomik gelişmeler, işlerini büyüterek yanlarında birkaç kişinin çalışmasının yolunu açtı. Bu ise, burjuva sınıfının ve finans sermayenin ortaya çıkmasına sebep oldu. Osmanlı’da ise Ahi birlikleri büyüyerek imalat sanayicisine ya da ticaret sermayesine dönüşemedi. İtalya’daki bu küçük liman kentleri ticaretin gelişmesi ile birlikte güçlendiler. Ancak, kilise ve kralın başına buyruk kararları burjuvalara bir engel teşkil ediyordu. Kralların ve kilisenin sürekli vergi almalarından rahatsız olan loncalar, kral ve kilise ile pazarlık yaparak para karşılığı bağımsızlıklarını satın aldılar.

 

Venedik, Cenova ve Napoli kentlerinin loncaları bir araya gelerek hem kiliseye, hem de krala istedikleri parayı verdiler ve yüz yıl kendi kendilerini yönettiler. Tüm hayatlarını üretim süreçlerinde geçiren bu yeni kentsoylu sınıf yeni bir ilişki ağı geliştirdi. Kilisenin dogmaları ve kralların buyrukları yeni sürecin önünü tıkıyordu. Kral ve kiliseden bunalan yeni sınıf gelenek ve tarihe yöneldi. Ancak, bin yıllık Roma’da kendi toplum yapısını teşkil etmeye yarayacak bir şey yoktu. Bunlar, ancak antik Yunan‘a döndüklerin de aradıklarını bulmuşlardır. Aslında bu, bir biçimde antik Yunan’a özenmeydi. Bunun adına “Rönesans” yani “yeniden doğuş” adı verildi. İtalyan kentlerinde oluşan yeni sınıf, parasını konuşturarak kendi kendilerini yönetmeye başladılar. 1400 yıllarında başlayıp 1500 yıllarına kadar süren iki yüz yıllık süreç, insanlık tarihine “Rönesans” olarak geçti. Rönesans; iyice bağnazlaşmış ve totaliter hale gelmiş kilise yöneticilerine karşı, bu dünyaya ait olanın alternatif olarak sunulmasıydı. Anadolu‘da ise Selçuklu İmparatorluğu‘nun Haçlı saldırıları, Moğol baskısı ve iç kavgalar nedeniyle yıkılışından sonra; Nasrettin Hoca, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Şeyh Edebali gibi büyük dehalar yaşadı. Bu dönem, Türkler’de bir nevi Anadolu aydınlanmasına karşılık geliyordu. Anadolu aydınlanması başladığında, İtalya’da da Rönesans başlamıştı.

Osmanlı’nın imparatorluğa dönüşmeye başladığı Fatih döneminden sonra, Anadolu aydınlanması yok edildi. Bizim sohbetlerimizi dinleyenler bilirler. Hoca Muslihiddin Mustafa ve Horasanlı Alaattin Tusi arasındaki tartışmaları ve eşariliğin Osmanlı’da tercih edilmesi konusunda, bu olay konumuzun dışında olduğundan uzun uzun bahsedilmeyecektir. Haçlılar, işte bu dönemde Ortadoğu’da Türkler, İranlılar ve Araplar’la karşılaşırlar. Buralarda ileri bir medeniyet ve bu medeniyetin temelinde yer alan gelişmiş bir ilim olduğunu gördüler. Kendi ülkeleri ile yeni gördükleri arasındaki zıtlık, onlardaki öğrenme merakını kamçıladı. Öğrenme arzusu ile kimi bölgelerde, örneğin İtalya’nın Bologna kentinde hukuk öğrenmek isteyen öğrenciler, Doğu’dan öğretmen getirmek için öğrenci loncası kurmuşlardı. Bugünkü “Üniversite” sözcüğü öğrencilerin kurdukları “Universitas” dedikleri bu loncadan gelmektedir.

İslam dünyasınca tam olarak tanıtılamamış olan Farabi, 9. yüzyılda yaşamıştır. Farabi‘den 350 yıl sonra yaşamış olan İngiliz Roger Bacon, ders verdiği Oxford’da iki deney yaptığında papazlar, öğretmenler ve öğrenciler ayaklanmış, Oxford sokaklarında “Sihirbaza ölüm, Bacon Müslüman oldu” diye bağırarak gösteriler düzenlemişlerdi. Bu gösterilerden ürken Bacon, yazdığı kitapları Papa‘ya saygı ifadesi olarak göndermiştir. Ancak, bu kitaplarda Hristiyanlığa aykırı düşünceler olduğu gerekçesiyle 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştır.

Doğu biliminin Batı’ya taşınması Ortadoğu ve İspanya aracılığıyla olmuştur. Savaş ve yağma yapmak üzere Anadolu ve Kuzey Afrika’ya kadar gelen Haçlılar, Batılıların Doğu bilimini tanıma ve Avrupa’ya taşıma hareketini başlatmıştır. Oluşan kültürel iklim; önce Rönesans’ın, daha sonra ise onun devamı niteliğindeki Batı aydınlanmasının temellerinin atılmasına sebep olmuştur. 11. yüzyılda başlayan bilim göçü, Türkler’in İstanbul’u alması ile hız kazanmıştır. Bizans’ın bilginleri kitaplarıyla birlikte İtalya başta olmak üzere, Avrupa’ya dağılmışlardır Bizanslı bilginler daha önce de Avrupa’ya gidiyor ve Doğu’dan edindikleri bilgileri oraya götürüyorlardı. Ancak, Batı’ya kitap ve bilgin göçü 1453’ten sonra daha da artmıştır. Bu akışın, Rönesans’ın oluşumuna önemli bir katkısı olmuştur. Geniş bir coğrafya üzerinde oluşan Doğu biliminin, Avrupa’ya Haçlı seferlerinden ayrı olarak daha geniş bir biçimde İspanya’dan girdiği de bilinmektedir. Endülüs Emevileri egemenlikleri altındaki İspanya’ya, Doğu’dan ileri bir kültür getirmişlerdir. Bu kültürü özellikle Toledo ve Kurtuba (Cordoba) şehirlerindeki medreselerde geliştirerek hem Avrupa’ya hem de İslam dünyasına yaymışlardır. Endülüs Emevi Devleti’nin en güçlü hükümdarı olarak gösterilen 3. Abdurrahman (912-961), ülkenin her yerinde medreseler, kütüphaneler ve okuma evleri kurmuştur Buralarda, antik Yunan döneminin eserleri tercüme edilmiş ve okullarda ders olarak okutulmuştur. Aynı işi yaklaşık olarak yüz yıl önce Abbasi Halifesi Memun

Memun
Memun

(813-833) yapmış, kapsamlı bir bilimsel birikim sağlamıştı. Memun‘un Bağdat’ta kurduğu Beyt’ül Hikme Külliyesi, döneminde benzeri olmayan eşsiz bir kütüphaneye sahipti. Burada Doğu’nun ve antik çağın hem tüm bilimsel eserlerinin çevirisi yapılmış ve incelenmiş hem de tartışılarak daha ileri eserler üretilmiştir. Memun‘un kitaba verdiği değer, kişisel bir yöneliş değil, içinde yaşadığı devletin yönetim anlayışının bir sonucuydu. Örneğin, Memun Bizans imparatoru III. Mikhail’i yendiğinde, savaş tazminatı olarak altın değil, İstanbul’daki bir kütüphanedeki kitapları istemiştir. Aynı şeyi Kıbrıs Kralı ile anlaşmaya oturduğunda da yapmıştır. ) Bizans başta olmak üzere değişik ülkelere tüccarlar yolluyor, satın aldığı kitapları Bağdat’a getirtiyordu. 9. yüzyılda Bağdat’ın yalnız bir sokağında yüzden fazla kitap satan dükkan vardı. Kitap okuma o kadar yoğundu ve ileri boyuttaydı ki, bilim adamları çok fazla kitap yazmalarına rağmen, okuyucu talebini karşılayamıyorlardı. Bu durumu en güzel şekilde ifade eden şu rakamlar durumu açıklamaya yeter. Ömürleri boyunca, Biruni 176, El Kindi 231 ve İbn-i Sina ise 296 kitap yazmışlardır. Batıya taşınan Doğu bilimi Avrupa’daki yalnızca bilimde değil ekonomik ve toplumsal alanda da bir canlanma yarattı. Bilimle toplumsal alan arasında kurulan bu denge sürekli değişen ve gelişen Rönesanstan-aydınlanmaya yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bütün bu uygulamalar Hristiyanlık evriminin de bir parçasıdır. İki bin yıllık Hristiyanlık tarihinde Batı; köleci, feodal ve kapitalist üretim biçimlerine sahne oldu. Bu uzun süre içinde Batı toplumlarına yön veren belirleyici unsur din ya da ona bağlı kurumlardan ziyade ekonomik ilişkilerin ortaya koyduğu zorunluluklardı.

Bahsi geçen bu iki bin yıl içerisinde mezhep ve tarikatlarıyla üç tür Hristiyanlık çıktı. Bu türler; köleci dönemde ahirete önem veren hristiyanlık, feodal dönemde kilise despotizmine dayanan hristiyanlık, kapitalist aşamada ise sermaye ve ticaretin kutsallığına inanan bir hristiyanlık şeklinde açıklanabilir. Birbirlerinden çok farklı ekonomik ilişkileri olan bu dönemleri Hristiyanlık inancı belirlemedi. Tam tersine bu dönemler Hristiyanlığa şekil verdi. Ona yeni anlayışlar getirdi. O bakımdan, Rönesans kapitalist üretim ilişkilerine uygundu. Batı Avrupa kapitalizmi Doğu’dan aldığı bilimi, ekonomik toplumsal geliş meye yön veren somut uygulamalara çevirdi. Yaratılan bilimsel ve düşünce zenginliği, bir yandan üretimde yeni teknikler geliştirirken, diğer yandan da hukuka bu manada şekil verdi. Batı, bu yolla bilimi günlük hayata sokmayı ve bu gelişmeye uyum gösteren düşünceleri bağnazların elinden kurtarmayı başardı. Tutucu geleneklere dayanan dirençle elbette karşılaştı. Ancak, ağır bedel ödemek zorunda olsa da tepkileri etkisizleştirdi. Kapitalizmin gelişmesine uyum sağlayan yenilikleri gerçekleştirdi. Üretimden Pazar ihtiyaçlarına, ticaretten sanayileşmeye, sömürgecilikten emperyalizme kadar nesnel şartlara bağlı gelişme süreci yaşandı. Rönesans ve aydınlanmanın sağladığı fikrî uyanışla, Batı’nın kalkınmasında etkili oldu. Sanayileşmeyi ortaya çıkaran şartlar önce Avrupa’da oluştu. Avrupalılar tarihsel olarak kendilerine üstünlük sağlayan bu dönemde elde ettikleri güçle, diğer ülkeler üzerinde gelişmeyi engelleyen bir baskı kurdular. Çoğu kez  askeri güç kullanarak “gelişirken geliştirtmeyen” bir politikayla, uluslararası politikaya

Max Weber
Max Weber

egemen oldular. Amerikalı düşünür M.Fox bu politikayı herhangi bir bölgenin kendi kendine yeterli olmasını engellemek için her çareye başvurmak olarak tanımlamıştır. Batı kapitalizminin temelinin Max Weber‘e göre Protestanlık olduğunu daha önceki “Kültür Milliyetçiliği” kitabımızda anlatmaya çalıştığımızdan, burada rönesans ve kapitalizm bağlantısını kurmak açısından, durumu sosyal sınıfların yapısına göre açıklamakla yetineceğiz. Protestanlığı, 16. yüzyıl Avrupası’ndaki sosyal dokunun ortaya konması bakımından yeni yeni gelişen kentsoylu sınıfın (Burjuvazi), feodal beysoyluluğa (Aristokrasi) başkaldırması olarak değerlendirmek gereklidir. Giderek güçlenen burjuvazinin istekleriyle, katolik kilisesinin çıkarları arasındaki çelişkiler, kapitalizmin gelişmesiyle daha da artmıştır. Katolik kilisesinin hem sembolik, hem de eylem gücüne dayanan papazlar saltanatı; bilimin, kültürün ve yeni üretim ilişkilerinin gelişmesi için önemli bir takozdu. İdeolojik temelini kendilerinin oluşturdukları feodal düzenin sürdürülmesi için direniyorlardı. Burjuvaların; feodalizmi temsil eden katolik düşüncesine karşı, kendi çıkarlarına hizmet eden yeni bir Hristiyanlık inancına ihtiyaçları vardı. Protestanlık (Almanya), Calvinizm (Fransa) ve Anglikanizm (İngiltere) ile ülkeler kendi Hristiyanlıklarını ortaya koydular. Bu anlayışların ortak düşüncesi Kilise olmalı, ancak Burjuvazinin çıkarlarına uygun davranmalıydı. Luther Almanya’da, Calvin Fransa’da ve Kral VIII. Henry (1491-1547) İngiltere’de Protestanlığın hızlı takipçisi oldular. Katolik kilisesi köle emeği sömürüsünü, Protestanlık ise üretimde el emeği sömürüsünü Tanrı’ya onaylatmaya çalıştılar. Anglikan kilisesi farklı bir yol izleyerek sömürgeler ticaretini Tanrı’ya onaylatıyordu. Dini İngiliz çıkarlarının savunması için bir doktrin haline getiriyordu. Kapitalist üretim ilişkilerinin biçim verdiği sosyal düzen, varlığını koruyup, güçlendirmek için yeni bir kültürel doku kurmak istedi. 15. yüzyılda gelişmeye başlayan kapitalist kültür aydınlanma olarak ifade edildi. Şurası açık bir durumdur ki sömürgecilik köle ticareti olmasa, ne Batı da aydınlanma yaşanır, ne de Avrupa medeniyeti realitesi ortaya çıkardı. Avrupa’da püritenlik ya da protestanlıkla ortaya çıkan durum isteğe bağlı olmayan zorunlu bir süreçtir. Doğrudan kapitalist üretim ilişkilerinin sonucudur. Batı aydınlanması kapitalizmin bir ürünüdür. Avrupa’dan dünyaya yayılan bu süreçte, Avrupa kültürünü, evrenselliği temsil eden tek anlayış, tek medeniyet haline getirmek temel amaçtı. Bu ideolojik aydınlanma dayatmasını dünyaya yaymaya çalışan ülkelerin başında İngiltere gelmektedir. Aydınlanmanın öncüsü İngiltere denizaşırı ülkelere ve sömürgelere ilk defa 1759 yılında Merkez Bankası aracılığıyla kağıt para satımı yapmaya başlamıştır. İngiltere’nin bu faaliyetinden döndürdüğü net kar 1759-1781 yılları arasında yalnızca Hindistan’dan 40 milyon sterlindi. Köle emeğinden de 40 milyon sterlinlik başka bir gelir elde ettiği de düşünülürse bu meblağ İngiltere için çok önemli bir gelir kaynağını teşkil etmekteydi. Bu bilgi İngiliz kaynaklarında bulunmaktadır. Kapitalizmi tek çözüm gibi gösteren ve geri kalmış ülkelere dayatanlar, olumlu- olumsuz sonuçları ile uzmanlaşma ve uzman personel uygulamasını geliştirdiler. Uzman olanlar da kendi konularında daha bilgili hale geldiler. Ancak, bu durum bilim adamlarını iyice daralmış kendi alanlarının mantığı dışında, bir şey bilmeyen insanlar haline getirmektedir. Onları hayatın bütünüyle ele alan bir anlayıştan, yani bilgelikten uzaklaştırmaktadır. Bilim adamları; yalnızca ürettikleri alanları bilen, üretilen ürünün ne işe yaradığını ve nasıl kullanılacağını bilmeyen birer araştırmacıya dönüştürülmüşlerdir. Onlar; artık sadece kendilerinden istenileni yerine getiren ücretli elemanlar, hayatın derinliğini kavrayamayan gerçek ilimden uzak teknisyenler haline gelmişlerdir.  Cengiz Aldemir

Etiketler

Bir Yanıt Yazın