Batı

Aydınlanma ve Batı… Cengiz Aldemir yazdı

Cengiz Aldemir

Batı olarak ifade ettiğimiz gelişmiş toplumlar söz konusu gelişmişlik payesini elde ederken uzun ve sıkıntılı bir süreçten geçmiştir. Kendilerine göre daha alt seviyede bulunan toplumların dillerine yerleşen, ancak, Avrupalıların kendi içlerinde yeniden doğuş olarak tanımladıkları batılılaşma, modernleşme ve çağdaşlaşma olgusu çok sıkıntılı bir biçimde ortaya çıkmıştır.

Başka bir deyişle, XIX. ve XX.’nci yüzyılın portresi XV‘inci yüzyıldan itibaren çizilmeye başlamıştır. Sadece XIX. ve XX‘nci yüzyıla bakmak, resmi anlamak ve yorumlamak için yeterli değildir. Dolayısıyla meselenin kırılma noktalarına bakmak gerekir. Bu düşünceden hareketle batıda aklı ve ilmi merkezine alarak insanını kiliseden, ruhban sınıfının feodalitesinden, eski orta çağ düzeninden kurtaran süreç; Rönesans, aydınlanma, Fransız ihtilali ve sanayi devrimi çizgisinde değerlendirilmelidir.

Wolfgang von Goethe batı medeniyetinin üstünlüğünden söz ederken söyle der: “Her şeyin başlangıcı eylemdir“. Ortaçağda, Batılı toplumların içinde bulundukları ortam gözönüne getirilirse; batıdaki ilerleme arayışının temelinde, toplumdaki kurulu düzene karşı bir hoşnutsuzluğun olduğu söylenebilir. Bulunan çözüm yolu ise mevcut toplumsal düzeni yıkmak ve yerine yeni ve daha iyi bir toplum kurmak olarak özetlenebilir. Son dönemlerde yapılan araştırmalar, Ortaçağ zihniyeti gibi ifadelerin 476-1453 yılları arasını ifade eden dönemin tamamı için kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Ortaçağın hem bilim tarihi hem de siyasi ve sosyal tarihi bakımından tek bir bütün olmayıp üç farklı döneme ayrıldığı belirtilmektedir.

Buna göre, 500-1000 yılları erken Ortaçağ, 1000 1300 yılları arası yüksek Ortaçağ, 14. ve 15’inci yüz yıllar ise geç Ortaçağ dönemidir. Yüksek ve geç Ortaçağ dönemleri Rönesans için hazırlık dönemi olarak nitelendirilirken, “karanlık çağ” ifadesinin ancak erken Ortaçağ için gerekli olduğu ifade edilmektedir. Batıda Rönesans ile başlatılacak yenileşme, yeni ve üstün bir toplum düzeni kurma faaliyetleri, düşüncenin üstün bir toplum düzeni kurulmasında önemli bir silah olduğuna işaret eden aydınlanma toplumunu devrimci hareketlere yönelten Fransız ihtilali ve bu amacı gerçekleştirecek maddi vasıtaların ortaya konulduğu sanayi devrimi şeklinde bir dizi tarihi süreçle pekiştirilmiştir. Bu süreçte Batı; aklı ve ilmi merkezine alarak insanını kiliseden, Ruhban sınıfından, feodaliteden ve eski düzenden kurtarma girişiminde bulunmuştur. Diğer bütün özelliklerinin yanı sıra, Ortaçağ kavram ve yöntemlerine karşı bir başkaldırı olarak dikkat çekmiştir.

Özellikle coğrafi keşiflerle yeni kıtaların bulunması, insanlarda merak ve araştırma arzusu uyandırarak, Rönesans ve reform hareketlerine zemin oluşturmuştur. Matbaanın icadının da bu gelişmelerde hiç de azımsanmayacak kadar büyük bir etkisi olmuştur. Bu konuda Amerikalı Barbara TuchmanOrta Çağ’da sıradan bir kişi; bilgiyi oyun ve şiirle, türkü ve masallarla elde ederdi” demektedir. Okuma; ortalama bir kişinin bilgiyi elde etmesini sağlamakta, okuyanlar ile okuyamayanlar arasında bir fark yaratmakta ve oyun bozulmaktadır. Okur-yazarlık insana kendini geliştirme imkânları sağlaması ve bilinç yapımızın iletişime bağlı olarak yeniden biçimlenmesi bilinen bir gerçektir. Bu bağlamda yalıtılmış okuyucu ve onun gözlerinin herkesten istediği, sadece sessiz kalmalarıdır. Ayrıca, reform hareketleriyle birlikte bir değerlendirme yapan M. Ali Kılıçbay Bilinç yapımızın iletişim yapısına paralel olarak yeniden biçimlendirildiği” görüşünü savunur. Bu bağlamda matbaa, yazarlarda yükselen ve bozulmamış benlik bilincini serbest bırakırken okurlarda da benzer bir tutum yaratmıştır. Matbaadan önce tüm insan iletişimi bir toplumsal çerçeve için de ortaya çıkmıştır. Okuyucu-yazar ilişkisi özelleşmiş, nihayetinde ise üretim ve tüketim sürecinin her iki ucunda bireysellik iddialarının çok güçlü duruma geldiği psikolojik bir çevre yaratmıştır.

Dönemin çeşitli sanatsal eserleriyle de desteklenen bu çevre hümanist anlayışın zeminini oluşturacaktır. Bu şartlarda gelişen Rönesans; insanın kendi üzerine eğildiği, kendini keşfettiği ve hümanist görüşün önem kazandığı bir dönemdir. Rönesans’tan itibaren artan refaha paralel olarak Batılı merkezlerde zihniyetler ve adetler değişmeye ve zevkler incelmeye başlamıştır.

Orta Çağ‘da egemen olan Hristiyan anlayışa göre, bu dünyanın değeri, insanın öbür dünyaya hazırlanışı ile ölçülüyordu. Oysa hümanistler insanın bu dünyadaki yaşamı ile ilgilenmişlerdi. İnsan alınıp incelenmeliydi. Bütün bunlar insanın kendi üzerine eğilmesine, başka deyişle, insanın kendini keşfetmesine neden olmuştur. Rönesans döneminde yenileşmenin çıkış noktası antik çağ düşüncesi, karşısında olduğu anlayış ise Orta Çağ düşüncesidir.

 Fakat zamanla ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştır. Çünkü yeniden doğuş antik çağın kaynaklarına geri dönmek suretiyle gerçekleşmiş olmakla birlikte, edebiyat ve felsefede özellikle bilimlerde antik çağın dışında, hatta karşısında bir takım sonuçlara ulaşılmıştır. Nitekim bilimde Kopernik ile başlayan değişim, Aristo tarafından temsil edilen antik çağ bilim anlayışının kökten sarsılmasıyla sonuçlanmıştır. Diğer bir ifade ile Rönesans düşüncesinin Orta Çağ düşüncesine karşı tutumunun dayanak noktası antik çağ olmuş fakat sonuçta antik çağ düşüncesi kökten değişmiştir. Rönesans‘ın önemi de bundandır. Yani kültür hareketi olarak başlayıp birçok anlamda yeni bir anlayışın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle hareketin merkezinde yer alan aydınlanmacı anlayış, her türlü fikri faaliyeti çerçevesine alarak pasif bir taklit ve incelemenin ötesinde hareketi kendine güvenen bir eleştiri aşamasına taşımıştır. Aklın ön plana çıktığı aydınlanma çağına geçişin temelini hazırlamakla kalmayıp, Rönesans dönemi bir taraftan Orta Çağ‘dan farklı bir zihniyetin doğmasına vesile olmasıyla, diğer taraftan söz konusu zihniyetin ortaya koyacağı bilimsel çalışmalardaki yeni bakış açısıyla modern bilime uzanacak yolu da hazırlamıştır.

Aydınlanma veya akıl çağı olarak da bilinir. Burada ki aydınlanma deyimi, aydınlatan veya aydınlanan insanlara değil; zihniyet ve fikir değişimine işaret etmektedir. Bu dönemdeki entelektüel etkinliklerin başında bilimdeki çalışmalar, felsefe ve teoloji gelmektedir. Bu devrin genel özelliklerine ve bilimsel açıdan genel karakterine bakacak olursak aydınlanma, insanın kendi aklı ve deneyimleri ile geleneksel görüşler, otoriterler ve önyargılardan kendini kurtarıp yalnızca aklına dayanarak dünyayı ve hayatını kavrayıp düzenlemeye çalışmasıdır. Bu anlamda aydınlanma çağı insan aklının öncelikli ve özel öneme sahip olduğu düşüncesine dayanır.

Burada esas olan inanmak değil, bilmektir. Bu genel belirlemeden anlaşıldığı üzere burada sorgulanmak istenen, insan varlığının anlamı ve bu dünyadaki yeridir. Nitekim aydınlanmanın klasikleşmiş bir tanımını verdiği kabul edilen Kant‘a göre de; “Aydınlanma, insanın kendi kusurları sonucu düşmüş olduğu olumsuz durumdan, yine kendi aklını kullanmak suretiyle çıkma çabasıdır.”

Etiketler

Bir Yanıt Yazın