Louis-Lagrange

Aydınlanma Felsefesinin Dayandığı Temel İlkeler

Cengiz Aldemir

Avrupa‘daki endüstri devrimleri de bu sürecin maddi temelini oluşturmuştur. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde yaşamaya başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya farklı gözlerle bakmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda modern yaşamın temelleri atılmıştır. Sözün burasında aydınlanma felsefesinin dayandığı temel ilkelere bakacak olursak;

1. Akılcılık: Aydınlanmacılara göre insan yaşamında akıl hemen hemen her şey demekti. Antik çağlardan beri insanı yükselten ve yücelten akıldı. Yine, insanı diğer canlılardan ayıran ve üstün kılan akıldı. Az akıllı insanlar, herhangi bir canlı, akıllılar ise insandı. İnsanın insan olması kadar, tüm insanlığın ilerlemesi için gerekli olan akıl, evrensel akıldı.

2. Deneycilik: Aydınlanmacılar, insan yaşamında akıl yanında deneyciliğin de önemli olduğunu söylüyorlardı. Akılcı bir düşünüş; gerçeğe ulaşmak için, zaten deney yapardı. Doğru ve yanlışı anlayabilmek için yapılan deney, aklın kullandığı bir metottu.

3. Mutluluk: Aydınlanmacılara göre insanın mutluluğu öbür dünyaya yönelik bir çaba değil, bu dünyadaki yaşamıyla ilgiliydi. Çünkü insan rahat, kendine lâyık ve mutluluk içinde yaşamak ister ve bu dünyada bunu gerçekleştirmek için gayret ederdi. İnsanlar var oldukları andan itibaren tabiata kendilerini uydurma çabasında olduklarından, tabiata egemen olmaya çalışarak yaşam standartlarını sürekli yükseltmişlerdi. Bu; insanın daha iyi, daha mutlu ve insanca yaşaması demekti. Aydınlanma düşüncesinde yine yaşamla ilgili Eudaimonizm (Hazcılık) fikri yer almaktaydı. Buna göre, insan iyi yaşamalı ve yaşamdan zevk almalıydı. Ünlü bir optimist görüş insanın kendisine ve diğer insanlara sevgi ve saygısını arttıracaktı. Böyle dışa dönük optimist insanlar, aynı zamanda başarılı olanlardı. Hazcı düşünce aynı zamanda faydacı görüşü de beraberinde getirir inancı hakim olmuştu. Çünkü kendisi ile barışık insan başkalarıyla da barışık olduğundan kendisini düşündüğü kadar, başkalarını da düşünecek ve onlara yararlı olacaktı.

4. Aydınlanmacılar bilim ve tabiata çok önem veriyorlardı. İlim zaten akılcılığın ürünüydü. XVII. yüzyıldaki hayranlık uyandırıcı bilimsel gelişmeler, XVIII. yüzyılda da özümsendi. Bu dönemde de bir önceki yüzyıldaki bilimsel gelişmeleri sürdüren üstün yetenekli bilim adamları vardı. Louis Lagrange ve Simon Laplace matematik, fizik ve astronomi alanlarındaki bilimsel teorileri temel alarak bunları daha da geliştirdiler. Örneğin; Laplace ünlü “Nebülöz Hipotezi” ile gök cisimlerinin gazlardan oluştuğunu ortaya koydu, Antoine Lavoisier kimyada devrim yaptı, Henry Cavendish oksijeni keşfetti. Bilim adamları yanında düşünürler hatta krallar bile tabiat ilimleri ile ilgilendiler.

Jean-Jacques Rousseau
Jean-Jacques Rousseau

Aydınlanmacıların devlet görüşü “Mekanist” devlet görüşüdür. Buna göre devlet kendiliğinden oluşan organik kutsal bir varlık değildir. Bir tür sözleşme ile oluşmuş, halkın hizmetinde olan bir kuruluştur. Onlara göre devlet, bireylerin ilerlemesi ve refaha kavuşturulmasını amaç edinmiş bir kurumdan ibaretti. Aydınlanmacılardan John Locke‘un devlet anlayışı liberaldi. John Locke kişilerin doğal haklarını esas almaktaydı. Jean-Jacques Rousseau‘ya göre ise devlet kendini meydana getiren kişilerin yararlarının dışında davranamazdı. Ona göre devletin görevi kişinin hak ve özgürlüklerini garanti etmekti. Böylece aydınlanmacılara göre, kişilerin ne düşündükleri ya da neye inandıkları devleti ilgilendirmez. Devletin görevi, kişilerin hak ve özgürlüklerini korumaktır. Aydınlanma ile ilgili çeşitli görüşleri ifade ederek kitaba başlangıç yaptık.

Aydınlanma düşünürlerinin Batılı aydınlar tarafından nasıl değerlendirildiği, Doğulu aydınların konuya nasıl yaklaştıkları, İslam’da yaşanan aydınlanma hareketleri ve milliyetçi Müslüman bir aydınlanma gerçekleşebilir mi? Okuyacağınız bu kitapta* bunları beraberce tahlil edeceğiz. Konuya Batılı aydın gözüyle aydınlanma düşünce felsefesiyle başlayalım.

Antik Yunan felsefesini değerlendirirken; M.Ö. 2500-1400 yıllarına kadar Girit’te hüküm süren ve Homeros‘un da övgüyle söz ettiği Miken uygarlığının ve bunun yanı sıra Mısır, Babil, Fenike hatta Pers uygarlıklarının antik Yunan‘a ve onun felsefesine önemli miraslar bıraktığını öncelikle kabul etmek gerekmektedir. Matematik, tıp gibi bilimlerin atalarını geriye doğru belirlemeye çalışırsak Mısır‘da bulmak mümkünken, felsefe ya da daha doğru ifadeyle felsefenin hem niteliksel olarak üretilmesinde hem de diğer uygarlıklara devrinde etkili olanlar Yunanlılar olmuştur. İhtimaller ve varsayımlardan hareketle verileri bir kenara bırakarak, biri Doğulu kompleksi

Bertrand Russell Batı Tarihi
Bertrand Russell Batı Tarihi

diğeri de Batılı megalomanlığının olayları saptırması ile Yunan felsefesi anlaşılamaz. Bertrand Russell, “Batı Tarihi” adlı eserinde Yunan felsefesini incelerken ölçülü davranmıştır. Doğunun küçümsenmesinin aracı haline getirilen ve bir tür Batı ırkçılığına malzeme yapılan konulardan sıyrılarak değerlendiren Russell, eleştirel yaklaşarak Yunan felsefesinin hakkını teslim etmiş ve şu değerlendirmede bulunmuştur: Aydınlanma çağından yakın geçmişe kadar Grekler her şeyin iyisini bulmuş ve çağdaş insanların batıl inançlarına saygıyla bakmışlardır. Platon’dan önceki filozofların hiçbir yazısı bütün olarak günümüze ulaşmamıştır. Kendinden önceki filozofların görüşlerini kendinden sonraki kuşaklara titizlikle devretme şerefi ise Aristoteles‘e ait tir. Stoacılar (Stoacılık, kurucusu Kıbrıs‘lı Zenon olan felsefe okuludur. Stoacılar doğaya uygun yaşamayı felsefi olarak benimsemişler ve dünya vatandaşlığını savunmuşlardır. Mutluluk, dış koşullara bağlı olmamalıdır önermesini dile getirmişlerdir); kilise kaynakları ve özünde görüş ve iddiaları ile örtüşmeyen Yunan filozoflarının polemiklerinin ve bu felsefi görüşlerin sonraki kuşaklara aktarılmasında önemli rol oynamışlardır. Yunan filozofların bir tarafında materyalist Demokritos, diğer tarafında idealist Platon bulunuyordu. Bu filozoflar birbirlerini derinden etkilemiştir. Yunan filozoflarını değerlendirecek olursak: Herakles (Herkül); bu masala inanmadı. Korkmadan mağaranın derinliklerine indi. Eğri büğrü Hades Kapısını, Cerberus (Serber) adlı üç başlı köpeğin koruduğunu işitmişti. Bu köpeğin kuyruk sokumunda bir yılanın bulunduğu söylenirdi. Herakles koridorlarda dolaştı ve eski tür inançları dağıttı. Bu durum inançların yıkılmasında bir sembol haline geldi. Prometheus‘un ateşi çalıp insanlara armağan etmesi yani karanlıkla aydınlığın savaşı Herakles‘ten önce mitolojik kahramanlar vasıtasıyla süregeliyordu. Herakles de meşalenin ışığını geleneksel kör inançları simgeleyen karanlığa tutmuş ve kör karanlığı yırtarak gerçeğe çıkarmıştır. Bu meşale karanlığa karşı aydınlığın, bilinmeyeni bilmenin günümüze dek süren kesintisiz savaşımının ilk başlangıcı gibidir. İnsanların ihtiyaç duydukları şeyleri, uzun süre kendi denetiminde ve özelinde ne tabiat, ne de Tanrı tutabilir. Yunan filozoflarının sırrı; bilinenler üzerinde kuşku duymaları ve tabiat üzerindeki bütün her şey üzerine düşünce üretebilmelerinden kaynaklanmaktadır. Fizik, uzay, tıp, matematik, politika gibi bütün her şeyi sorgudan geçirip, bu konularda fikir ileri sürüyorlardı. Tabiat âdeta üstatların deneme tezgâhı olmuştu. Düzenlenen şölenlerde eğlenmekle yetinmiyor, her konuda tartışıyorlardı. Onlar için, hiçbir engel tanımadan düşünmek temel ilkeydi. Abderalı Demokritos‘un düşünceleri Lukretius aracılığı ile tabiat bilimlerinin doğuşunu temelleştirmiştir. Yüzlerce yazılı eser bırakan Aristoteles‘in diliyle komünist olduğu için tevkif edilen çağdaşı Demokritos‘a ithafen söylediği Yunan filozoflarının neredeyse tümü için ortaklaştırabilecek özellikleri tek bir cümle ile ifade etmek gerekirse, “Her şey üzerine kafa yormayı, Pers tahtını ele geçirmeye, bir tek sorunun cevabını bulmaya tercih ederdi.” Yirmi yedi yıl hapis yatan Campanella, Demokritos‘un düşüncelerini benimsemekle, kiliseye karşı çıkmakla, din kurallarının dışına çıkmakla ve Aristoteles‘in dünyanın sonsuz ve bozulmaz olduğunu söyleyen düşüncesine karşı çıkmakla itham edilir. 50 hapishaneye girer çıkar, tüyler ürpertici işkencelere uğrar, öldü sanılarak bir kenara atılır. Bütün bunlar onu yolundan döndürme yerine Pythagoras‘cı yapılara olan tenkitlerini sürdürmeye devam eder. Friedrich Nietzsche‘ye göre; başka milletlerin ermişleri, Helenler‘in bilgileri vardır. Bilgi onu kullananın hizmetine vermesi için uygun sosyolojik mekânın oluşmasını bekler. Köleci Roma-Yunan felsefesi külliyatından yüzlerce yıl sonra ortaya çıkmış olan Hristiyanlığı 324 yıl sonra resmi olarak siyasi çıkarları gereği devletleştirirken bu felsefenin motiflerinden yararlandıysa; bu, o felsefenin kendisini eleştirmeyi gerektirmez. Atomun bir silah olarak kullanılmasının ve yüzbinlerce insanın ölümünün sorumlusu Einstein‘ın olamayacağı gibi… Kilise, düşünce dünyasının ana sorumlusudur. Nietzsche‘nin Hristiyanlıkla ilgili yönelttiği tenkitlerin nedeni ideolojik olarak piskoposlardır. Fakat gerçek güç, Roma’nın kılıcıdır. Egemenliğin kuvvet ve zor aygıtı Tanrı değil, kilise ve sömürücü egemen sınıflardır. Bu sınıfların, egemenlik alanı dönüştürmeyi başarmış teokratik Roma‘nın Tanrılaştırılmış Sezar‘ıdır. Hangi din ya da ideolojiye önderlik etmiş olursa olsun imparatorlukların kaçınamayacakları son, nihayetinde geçici ve despotik bir devlet yapılanmasıdır. Bu önerme, yedi yüz binin üzerinde köleyi ayaklandırıp Mısır‘ın dışına çıkarmayı başarmıştır.

Hz. Musa ve bütün insanların kardeş olduğunu öneren ve bu yüzden Yahudi egemenlerinin ve Roma’nın gazabına uğrayan Hz. İsa için olduğu kadar, “Bütün Müslümanlar kardeştir” düşünüşüyle birbirlerini kırmaktan bitap düşmüş Bedevi kabilelerini örgütlemeyi başaran Hz. Muhammed için de geçerlidir. Onlardan sonra gelen bütün devlet yapılanmalarında hangi iddia ile yola çıkılmış olursa olsun, tabiatın çelikten daha güçlü bu yasasından kaçınılamamıştır. Aydınlanmanın temellerine ilişkin, tıpkı Çiçero‘nun büyük çabalarla Arşimet‘in mezarını bulması gibi arkeolojik bir araştırma yapacaksak, Antik Yunan‘a gideriz. Demokritos‘un eserlerini ezberleyerek mekanik, matematik ve geometri konularındaki bilgilerini askeri alanda kullanan Arşimet‘in boynuna Romalı bir askerin vurduğu kılıç, Batı’da karanlıkla aydınlığın çatışmasının ilk ve çıplak anı, karanlığın lehine savaşın kaybedilmesinin tarihsel momentidir. Bütün dünya Yunanlıların güzel sanatlarını, bilimlerini, deneyimlerini, dillerini hatta dinlerini giderek artan ölçüde benimsemişlerdi. Afganistan’da hala ayakta kalmış sütunlardaki Budist sanatının öğelerinde hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir Yunan etkisi vardır. Köleleri, konuşan aletler olarak değerlendiren AristotelesEn güzel resmi çizen ressam bu güzellikte bir yüz göstermek zorunda değildir” demiştir. Platon‘un görüşlerine karşı çıkarken, toplumculuğuna bazı istisnalar dışında karşı görüş ileri sürer. “Devlet yapısı, kurumlarıyla en iyi biçimde kurulacaksa, mülkiyeti en iyi şekilde düzenlemek gerekir. Ortaklaşa hayat ve ortaklaşa sahiplik zaten en iyi zamanlarda bile sağlanması güç şeylerdir. Bir de üstüne üstlük normal zamanlarda iki kat daha güçleşir” diyerek, Aristoteles kendi tezini savunuyordu.

Campanella
Campanella

Campanella‘nın kendi eserinden neredeyse sözcüğü sözcüğüne aktardığı şekilde Platon; devlet için yetiştirilen savaşçıları, savaşçı ve eşitlikçi Sparta‘dan hareketle tanımlıyor. “Savaşçılarımızın karıları hepsinin arasında ortak olacak, hiç biri erkekle ayrı oturamayacak, çocuklar ortak olacaktır. Ana baba çocuğunu, çocuk da ana babasını tanımayacaktır“. Sokrates demokrasi yerine, oligarşinin diktatörlüğünü ve Sparta‘nın asker yolu ile kurulan 30ʻlar yönetimini desteklemiştir. Yönetimde kendi öğrencileri de vardır. Demokrasi başarısız olduğuna göre, en azından seçkin felsefi bilgilerle donatılmış ve eğitilmiş yöneticiler devletin sorunlarına çareler bulacaklardır. Sokrates‘in görüşlerine göre; ya felsefeciler yönetici, ya da yöneticiler felsefeci olmalıdır. Ancak bir yıl kadar sonra Tiranlık devrilir ve demokrasi gelir, hükümet Sokrates‘i yargılamaya tabi tutar. Öğrencileri onu kaçırmayı teklif eder, ama Sokrates baldıran zehiri içerek hayatına son verir. Aydınlanmanın önünü açan antik Yunan’da, aydınlar toplumculuk ile ferdiyetçilik arasında gitmiş gelmişler ancak bilginin kaynağını bulmak uğrunda hayatlarını bile feda etmişlerdir.

Dr. Cengiz Aldemir

 

*Rahmetli Cengiz Aldemir’in adını andığı kitap çalışması bizim da yararlandığımız ve bölümler aktardığımız Türk – İslam Aydınlanması adlı kitap çalışmasıdır. Bu kitap, kitapçılarda satılmak yerine armağan edilmek üzere hazırlanmıştır. Aldemir’in de içinde bulunduğu Milliyetçi camiaya ders notu, hizmet içi eğitim olarak sunulmuştur. 

Etiketler

Bir Yanıt Yazın