ANADOLU-TÜRK İSLAMI VE VEHHABİ İSLAMI

Mehmet Ulusoy

isimlik-Mehmet Ulusoy

 

Türk halkı ciddi bir kültür ve kimlik krizi yaşamaktadır. AKP iktidarı ile derinleşen inançsal-ahlaki kirlenme ve çürümenin ve bundan kaynaklanan çarpık kültürel kamplaşmaların arkasında kuşkusuz bir çok neden var. Ancak bu kültürel kamplaşmayı derinleştiren ve onu tehlikeli çatışma noktalarına tırmandıran en önemli nedenlerden biri, Vehhabi-selefi, İhvancı akımlar ve onların türevi tarikatlardır. Çünkü bunlar Türk halkının kültürel-inançsal değerlerine yabancı bir kültürün uzantılarıdır. Yeminli Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı sözkonusu yapılar, dinsel bağnazlık ve şeriatçı yobazlığın merkezleridir. ABD’nin en çok yatırım yaptığı, üstünde çalıştığı, piyonlaştırdığı örgüt ve insan malzemesi de bu alandan çıkmaktadır.

Siyasal İslamın çeşitli örgütlerinin ortak iktidarı AKP Hükümetinin çağdaş laik Cumhuriyeti tasfiyeye yönelik uygulamalarına karşı, özellikle içinde bulunduğumuz seçim sürecinde siyasal planda bir mücadele yürütülüyor. Bu mafyalaşmış tarikatçı kültüre karşı mücadele elbette onun temel siyaset biçimi olan, halkı “Allahla aldatma”, yöntemlerine, sahte dindarlıklarına, zorbalıklarına karşı da yürütülüyor. Ancak mücadelenin, AKP‘nin dayandığı Vehhabi-İhvancı ideoloji ve stratejinin gayrimilli niteliği unutulmadan yürütülmesi, milletin birliğini sağlam ve köklü temellerde sağlama açısında çok önemlidir. Türk milletinin genetiğine, dokusuna yabancı bu gayrimilli kültürün, köklerinde Hacı Bektaşı Veli, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bayram Veli, Edebaki, Ahi Evren ve Pir Sultan Abtalların bulunduğu Hanefi, Alevi-Bektaşi, Mevlevi zenginliğinden oluşan Anadolu Türk-İslam kültürü ile hiç bir ilgisi yoktur.

Yani AKP, özellikle 15 Temmuz FETÖ darbesinden sonraki dönemde, samimi olarak değil, mecburiyetlerin dayattığı ABD karşıtı bir söylem içinde olsa da, ideolojik ve stratejik olarak her yönüyle derinlemesine bağlı olduğu İhvancı-selefi çizgiden kopması mümkün değildir. Bu temel gerçek, zaman zaman iktidarda kalabilmek içi ABD karşıtı adımlar atıyor gibi görünmesine rağme, Tayyip Erdoğan ve AKP’nin bütün siyasal taktiklerine yön vermeye devam etmektedir.

Türk milleti kimliğinin genetik köklerini oluşturan, özellikle Cumhuriyet Devrimi ile üstündeki ortaçağın külleri temizlendikçe ve Osmanlının ölü ağırlığı kaldırıldıkça daha da belirginleşen Anadolu-Türk kültürüne karşı, bu Vehhabi-İhvancı kültür, ABD emperyalizmi tarafından “yeşil kuşak” projesiyle Türkiye’ye dayatılmıştır. AKP ile de tam olarak iktidara taşınmış ve yukarıdan aşağıya topluma benimsetilmeye çalışılmıştır.

***

Geldiğimiz noktada bu ortaçağ ideolojisi bütün renkleri ve boyutlarıyla, küresel emperyalizmin tüketim kültürünün ve ekonomisinin kucağında büyütülmüş; bütün emek, bilim ve insanlık düşmanı karakteri ve yıkıcılığı ile dört başı mamur boy vermiştir. Kadını, emeği, bilimi aşağılayan kul-köle kültürünün bütün biçimlerini, bu toplum, derinliğine yaşamıştır.

İdeolojisinde ve mücadele stratejisinde cihatçılığı esas alan Vehhabilik ve İhvancılığın baş düşmanı aydınlanmacı, laik ulusal devletlerdir; asla emperyalizm ve Batı değildir. Evet, bir Batı düşmanlıkları vardır; ancak bu, emperyalist Batı‘ya değil, tam aksine aydınlanmacı, akılcı ve laik Batı’ya karşı bir düşmanlıktır. Zaman zaman telaffuz etmek zorunda kaldıkları vatan, millet/ulus, milli/ulusal egemenlik, “ey Amerika”, “ey AB” gibi söylemleri, sadece sıkıştıkça, taktik gereği kullanılan sahte milliyetçilik gösterileridir. Cihatçılığın esas düşmanının aydınlanmacı, akılcı, laik ulusal devletler ve kültürler olduğunu asla unutmamalıyız. Bu anlamda, emperyalizmle stratejik işbirliği onların temel siyasi karakteridir.

Daha özlü söylemek gerekirse, Kemalizm‘e temelden karşıt hiç bir siyaset ya da kültür, aynı anda emperyalizme de karşıt olamaz. Aynı denklem, Mısır‘da Nasırcılığa, Suriye‘de BAASçılığa, Filistin‘de Yaser Arafat‘ın Elfetih’ine karşı tavır için de geçerlidir. Hiçbir devrimcinin ve Cumhuriyetçinin asla unutmaması gereken bu olgu, yakın tarihimizin tartışmasız en önemli gerçeğidir.

Sahte milliyetçi söylemleri arkasına saklanılacak bir araç olarak gören bu karşıdevrimci anlayışa ve kültüre karşı mücedele elbette öncelikle ideolojik ve stratejik olmak zorundadır. Günlük taktiksel siyasetler de ideoloji ve stratejinin belirleyiciliğine bağlı olmalıdır, ondan asla kopmadan yürütülmek durumundadır. Küreselci liberal demokrasi projesiyle tarikat ve camatlerın çağdaş demokrasinin düşmanı değil, önemli bir unsuru ilan edildiğini unutmayalım. Bunu bugün özellikle vurgulamak gerekiyor, çünkü günlük siyasi pratikte gözlemlediğimiz gibi, konjonktürel siyaset ve taktikler temel stratejik hedefleri yiyebiliyor, unutturup önemsizleştirebiliyor. Dolayısıyla, İhvancı AKP‘nin sözde/söylemde ABD ve Batı karşıtı tavırlarına bakarak, onun ideolojik-stratejik hedeflerinden vazgeçebileceği ve vatansever olabileceği gibi yanılgılara düşülebilmektedir.

Bu bakımdan, ülkemizdeki ulusal devlet ve Cumhuriyet karşıtı -iktidarı da paylaştıkları için- en etkili akımlar olan Vehhabi ve İhvancı İslamcılığın ideolojik ve tarihsel temellerini, amaçlarını, dayandıkları sınıfları ve dış güçleri iyi bilmek ve an aliz etmek son derece önemlidir. Çünkü bir ideolojinin, kültürün köklerini ve tarihsel oluşumunu ne kadar iyi bilirsek, bugün ve gelecekte alabileceği biçim ve renkleri de o derece doğru değerlendirebiliriz. Aydınlık yazarı Rıza Zelyut’un Muaviye’den Erdoğan’a Din ve Siyaset adlı kitabı bu konuda hazırlanmış en aydınlatıcı ve doyurucu kaynaklardan biridir.(1)

Zelyut kitabında, İslamın özündeki eşitlikçi, paylaşmacı devrimci ideallerin, Hz. Ali‘nin katledilmesi ve Muaviye‘nin önderlik ettiği Emevi karşıdevrimiyle nasıl yok edilip sahteleştirildiğini gözler önüne seriyor. İslamın, iktidar ve servet hırsının hizmetinde doğuş ilkelerinden, insani-ahlaki ideallerinden nasıl kopartıldığını, bu idealleri hayatı pahasına savunan, Hz. Ali, Ebuzer, Hz. Hasan ve çocukları ile birlikte Hz. Hüseyin‘in katledilerek nasıl yok edildiğini sağlam, güvenilir bilgilere dayanarak incelemektedir. Arap feodalizmini ve yarı köleciliğini yeniden canlandıran Emevi egemenliğine karşı gelişen ve mevali (Arap olmayan) denen İranilerin ve Türklerin benimsediği Şii, Ehlibeytçi tasavvufi ve Sünni çeşitli akımların bu sahte İslamcı Emevi egemeniğine karşı yüzyılları alan uzun direnişinin özet bir hikayesi verilir kitapta. Abbasi ve Selçuklu egemenlikleri ve en son Osmanlıya kadar uzanan tarihsel süreçte İslamın iki ana çizgisinin farklı tarihsel dönemlerdeki İslam yorumu ve çatışmaları çok sistematik, sade ve özlü bir biçimde sunulmaktadır.

***

Girişte sözünü ettiğimiz kültürel kamplaşmayı çok daha genel ve kapsayıcı bir ifedeyle şöyle tanımlayabiliriz: Anadolu-Türk İslamı ile Vahhabi-Selefi ve İhvancı (Müslüman Kardeşler) İslamı arasındaki kamplaşma. Daha da açarsak -ve 200 yıllık yakın tarihimizden alırsak-; Anadolu-Türk İslamı dediğimiz, köklerini İslamın Türklere uygun bir yorumu olan Hanefi mezhebi ve bunun Türk kültürü içinden tasavvufi yorumcusu Ahmet Yesevi‘dan alan bu inançsal kültür, Anadolu’da -bugün Alevilik ve Sünnilik biçiminde iki ana kol olarak görülse de, gerçekte onlarca tasavvufi ve sünni/kelami yorumu içermektedir. İslam öncesinden gelen, Türk kimliğinin temel karakteristiklerini oluşturan töresel, şamanist, otantik kamucu Türk kültürü ile Anadolu‘nun Türklerden önceki yerli halklarının taşıdığı kültürler ve İslam inancı ve onunla oluşan gelenekler Anadolu toprağında harmanlanarak ve sentezlenerek bugünkü kültür oluşmuştur.

Selçuklu ve arkasından gelen beylikler döneminin kültürel ve inançsal değerlerine baktığımızda Anadolu mayasının özelliklerini görmek mümkündür. Kökleri Horasan‘a dayanan Ahlatlı Türk mimar ve bezemecilerin ürünü olan Divriği Ulucami ve Şifahane‘deki, Selçuklu saraylarındaki sanat ve kültür, özellikle Beyşehir‘deki Kubadabat sarayındaki duvar resimlerinin, taş heykellerin, kabartmaların, türbe ve camilerdeki mimari üslupların yansıttığı gibi, dini yobazlıktan uzak, laik, hoşgörülü, hümanist bir kültürdür. Bu resim ve heykellerdeki, Türk mitolojisinin simgeleri, hayvan üslubu, sekizgen köşeli, Taç kapılı yapılar, Orta Asya Türk sanat ve kültürünün yansımalarıdır ve İslamcı bağnazlığın baskıları bunlarda pek hissedilmez.

Osmanlı‘nın kuruluşunda, büyük sufi Ahmet Yesevi‘nin Halifelerinden Hacı Bayram Veli‘nin halifesi Edebali‘nin temsil ettiği akılcı, bilgelik yüklü hoşgörü kültürü, Türk, İslam ve antik Anadolu inançlarının sentezine dayanan dönemin yaygın ve egemen kültür ve inancıdır. Bu inanç ve kültür, 16. yüzyıla kadar, genel olarak, ikisi de tasavvufi olan, Yeniçeri Ocağı başta olmak üzere ve toplumun önemli bir kesiminde Bektaşilik ve Alevilikle, diğer kesiminde ise Mevlevilik ile temsil edilen Osmanlının egemen, yaygın kültürü idi.

Bu kültürün diğer önemli bileşeni Hanefi Sünnilik ise, kurucusu İmamı Azam Ebu Hanife‘nin kişiliği ve Ehlibeytin yanında Emevi ırkçılığına karşı mücadelesinden de anlaşılacağı gibi, İslamın Türk kültürü ile sentezlenmiş yorumudur. Örneğin, Kuran‘ın Arapça dışındaki dillere çevrilmesini, yani her kavmin kendi dilinde ibadet edebilmesini, kadın ve erkeğin birlikte zikir yapmasını, Müslüman olmak için Allahın birliği ve Hz. Muhammed‘in onun resulü olduğunu kabul etmenin yeterli olduğunu savunması, resim ve içki konusunda katı kurallar getirmemesi bunun tipik göstergeleridir. “‘Kuranın tercümesi yapılamaz‘ demek ‘kuran’ın manası yoktur‘ demekti” sözü ona aittir. (2)

***

Peki, Vahhabi kökenli bağnaz İslamcılık Anadolu‘ya ne zaman ve nasıl girmiştir? Bunun yanıtı, Zelyut‘un kitabının en önemli bölümünü oluşturmakta ve son derece çarpıcı, derin, öğretici bilgileri içermektedir.

Din ve mezhep ekseninde bir saflaşmayı ve ayrışmayı reddeden, tipik Türklere ve Moğollara has bu dinsel hoşgörü ya da günümüzün deyişiyle laik kültür, Fatih‘ten başlamak üzere özellikle Yavuz Sultan Selim‘le birlikte ciddi bir dönüşüme uğramıştır. Çünkü, Fatih‘in İstanbul’u fethiyle birlikte Osmanlı, kavimler ve dinler üstü, yani kozmopolit bir imparatorluğa dönüşmüştür. Burada, Fatih‘in, Çandarlı Halil‘i idam ettirmesiyle, onun temsil ettiği Anadolu Türkmen beylerini -ve Türk kavmini- de saltanattan uzaklaştırması ve yerine Yeniçeriliğin güçlendirilmesi kritik dönüm noktasını oluşturuyor.

İslamdaki Emevi-sünni ve Şii-ehlibeyt saflaşmasında, Hanefi Sünniliğin kurucusu İmamı Azam Ebu Hanifi‘nin Emevici İslam yorumuna karşı çıkan tevrını da dikkate alarak söylersek, bilindiği gibi Türkler ikincisinin yanında yer aldılar. Daha sonraki karmaşık felsefi, kültürel çatışma ve saflaşmaların yaşandığı süreçte, İran şiiliğindenden (kimliğinden) de bağımsız, Türk kültürünün, kimliğinin damgasını vurduğu bir Anadolu Alevi-Bektaşiliği ortaya çıkmıştır.

Ancak Alevilik, modern çağın komünistleği gibi, çağlarının baskıcı, sömürücü, eşitsizliğe, adaletsizliğe dayanan egemen sınıflarına karşı sürekli direnerek, mücadele ederek günümüze gelmiştir. Modern çağda bu mücadeleyi komünist/sosyalist devrimciler devralmıştır. Alevi ve Sünni Anadolu-Türk kimliğinin arasına kama sokan, günümüze kadar gelen devlet kaynaklı bir düşmanlığı ve bu çatışmayı Cumhuriyete kadar sıkıştıkça kışkırtan Osmanlı siyasetinin öncüsü Yavuz‘dur. Zelyut‘un deyişiyle “Biçimle (zahirle) değil özle (batınla) ilgilenen ve İslamın evrensel değerleriyle bağlanan ve Şia genel terimiyle anlatılan Alevilik, Tarih içinde egemen kesimim İslam anlayışına karşı çetin bir mücadele vermiştir. (…) Alevileri katlederek muhalefetin susturulması konusunda en önemli belgelerden biri de Yavuz Sultan Selim’in aldığı fetvadır. Bu dinsel kararın içeriği ve alınış biçimi çok önemlidir…”(3)

Yavuz Sultan Selim‘in Şah İsmail‘e karşı savaşta, Anadolu-Türk kültürünün en dinamik ve özgün kolu olan Alevileri kitlesel kırıma uğratması sadece bir başlangıçtır. Arkasından, Mısır ve Arabistan sefelerinden yüzlerce Arap ulemayı İstanbul’a getirmiştir. İbni Teymiyye ile başlayan ilkel Arap kabile kültürünün bağnaz ve yobaz yorumunu taşıyan işte bu ulema takımı 16. ve 17. yüzyıllarda Ebussuud Efendi ile başlayarak Osmanlı sarayında ve kentlerde adım adım güçlendiler. En son Kadızadelilerle örgütlü yobaz bir çıkar çetesine dönüştüler

Osmanlıyı çok seven AKP İslamcılığının kökleri, kozmopolit ve Türk düşmanı hale gelen Yavuz Selim sonrası Osmanlı saltanatının, Anadolu-Türk İslamına karşı kullandığı, daha sonra Vehhabilik adı altında ortaya çıkacak –Hz. Muhammed‘in mücadele edip değiştirmeye çalıştığı- Bedevi Çöl Arabının ilkel kabile yaşamını ve kültürünü kutsallaştıran ve topluma dayatan bu selefi anlayışa dayanmaktadır. Yani Osmanlı, erengaziler, bilge şeyhler ve Ahi dervişler eliyle Türk kamucu töre ve geleneklerine, kültürüne dayanarak Anadolu ve Balkan toplumlarını birleştirip, üretimi artırıp geliştirirken, İmparatorluğa dönüştükçe ve devşirme sistemine dayandıkça Türk kültüründen koptu, kendine ve köklerine yabancılaştı. Giderek Türke yabancı, onu aşağılayıp hor gören bir kültürü Arap ırkçısı Emevi kültürünü, “necip Arap ırkı”nı yücelterek İslamın koruyucusu, “İslamın kılıcı” olma adına İmparatorluğun ideolojisi haline getirdi.

Bu kültür artık bilimi, akılcılığı, hoşgörüyü ve sanatı dışlayan, ona düşman bir kültürdü. En son Kadızadeliller (Fakılar) çetesi ile, Sünnü, Alevi farklı inançlara karşı eylemli saldılara başvuran bu Vehhabi yobaz anlayışın düşüncelerini kitaptan biraz somutlaştırmaya çalışalım.

Özellikle 17. yüzyılda, Katip Çelebi‘nin de Kadızadeliler ile o dönemdeki diğer resmi tarikatler ve tekkeler arasında çetin bir fikir mücadelesi vardır. Bu mücadelede Kadızadeliler akıl ve bilimdışı, o güne kadarki yerleşik Osmanlı töre ve geleneklerine karşı Vehhabi-selefi düşünceleri ile açıkça karşı çıkarak, İslami kılıflı yobaz bir inanç ve kültürün oluşmasına öncülük etmişlerdir. Kitaptan seçerek aktaracağımız savundukları şu görüşler özellikle dini bağnazlığın ve yobazlığın boyutlarını anlamak açısından öğreticidir:

“- Müspet ilimler (matematik, kimya, coğrafta, tıp, astronomi vb) öğrenmek ve öğretmek dine aykırıdır.

“- Ezan, Kur’an vb’nin makamla okunması dine aykırıdır.

“- Sofilerin (sufilerin) devran (dönme) ve semaları şeriatı çiğnemek olur.

“- Peygamberin babası ve anası kafir olarak ölmüştür.

“- Büyük şeyh Muhiddini Arabi hakkında hürmet göstermek yanlıştır.

“- İmam Hüseyin’i şehit ettiren Yezid’e lanet edilmesi dince doğru değildir.

“- Peygamber zamanından sonra ortaya çıkan bütün uygulamalar kaldırılmalıdır (Camilerdeki ikinci, üçüncü minareler bile yıkılmalıdır. Yemek elle yenmeli. İpekli giysi giyilmemelidir).

“- Mezarlar ziyaret edilmemelidir.

“- Büyüklerin karşısında eğilmek doğru değildir.

“- Rüşvet duruma göre meşrudur.”(4)

Sonuç olarak, çağdaş aydınlanmacı ve halkçı ulusal kültürümüz, 1980‘lerden sonraki son 40 yılda bir yandan küreselci postmodern kültürün, diğer yandan yine emperyalizm güdümlü Vehhabi-İhvancı İslamın saldırıları ve yıkımıyla karşıkarşıya kalmıştır. Bu saldırıya karşı mücadele de, hiç kuşkusuz, kökleri tarihimizin derinliklerinde ve halkın ruhunda, yaşamında olan ulusal kültürümüzün özgün dinamikleri ve evrensel değerleriyle verilecektir.

Devam edecek…

Dipnotlar

(1) Rıza Zelyut, Muaviye’den Erdoğan’a Din ve Siyaset, geliştirilmiş ikinci basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2015.

(2) Bu konuda bkz: Yaşar Nuri Öztürk, Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü: İmamı Azam Ebu Hanife, Yeni Boyut Yayınları, 18. baskı, İstanbul, 2009.

(3) Zelyut, age, s. 101.

(4) Zelyut, age, s. 112.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın