Ilıcak-Altan

Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’a açık mektup

Nevzat Yılmaz

Tepeden tırnağa, A‘dan Z‘ye size, yazdıklarınıza karşıyım. Karşı olmama, Ergenekon ve Balyoz Tertibi sırasında yazdıklarınıza öfke eklenince hiddetimin sınırını çizecek, sözcük, tümce bulamıyorum. Ben genelde elleri bağlı insana sesimi çıkarmam. Ancak sizler, Gladio‘nun temsilcisi ve Fethullah’ın kılıcı olarak bizi uyduruk davalarla yok etmek istediniz.
O günlerde kaleminizi, manşetlerinizi kara propaganda aracı olarak kullandınız. Gladio‘ya karşı savaşmış bizlere Gladio anlamında Ergenekon Terör Örgütü diye uyduruk yafta taktınız.
Size öfkelenmenin nedeni kendi beyinsel, bedensel acılarımdan dolayı değil.

Kuudusi Okkır
Kuudusi Okkır

Örneğin Kuddusi Okkır, Ergenekon’un Kasası dediniz. Cenazesini Edirne Belediyesi kaldırdı. Daha başkaları da var; ölen, hastalanan, sakat kalan… 21 Mart 2008, Ulusal Kanal‘ın önüne geldiğimizde öğrendik, Fethullahçı çetenin şaha kalktığını. O dönem Ulusal Kanal‘ın Program Müdürü’ydüm. 21 Mart’ta Fethullahçı Çetenin üyesi polislerle diğer polislerin atışması sırasında öğrendim “piyon” bağlamında ilerde benim de tutuklanacağımı. Kasetleri, DVD’leri birer teker kontrol ederken Yılmaz Gruda‘nın Fettoş tiplemesini merak eden bir polisin yüzünü buruşturması ile öğrendik sizin Allaha değil Fethullah‘a Amerika üzerinden bağlı kullar olduğunuzu. O polis “Ne demek Fettoş, öyle .öttoş der gibi” sözünü duyunca polislerin özel görevli olduğunu öğrenmiş olduk.
Benim kişisel serüvenim de burada başladı işte, sıkıntı, eş-dosttun yüz çevirmesi, görmezden gelinme, sokakta karşılaşınca sokak değiştirmek olağan işlerden oldu. Kaçak yaşamak zorunda kaldım. Asla beni polisleriniz yakalayamayacaktı. Arnavutköy‘de balık tuttum. Tuttuğum o balıkları restorantlara sattım. Çoluğun çocuğun ekmeğini öyle çıkardım. Bu balık tutma serüvenimde ilginç insanlarla karşılaştım. Vali Yardımcısı, Emniyet Başmüfettişi vb. Ne çok insanı sürmüştünüz.
İşte o günlerde başta sizler olmak üzere “1 Numara” arama çabası görülüyordu basında. Bir gün balık tutarken Arnavutköy‘de “1 Numara kim?” diye bir dosya mı ne denizde yüzmeye başlamaz mı?
Avazım çıktığı kadar bağırdım. Oltalar 1 Numara’yı yakalamaya çalıştı. Sonunda bir balıkçı arkadaş yakaladı. Bu bir dershane reklamıydı ve bu reklâm da Fethullahın dershanelerinden birinindi, iyi mi?
Ey Altan, Sudaki İz ve diğer romanlarınızdaki gibi, Vatan’ı kadın memesine satacak denli kıvrak değil kalemim. Ey Ilıcak, Boğaz Yalılarında dindar görünüp aç aç partisi düzenleyecek denli uç noktalara savrulmadık elbet.
Baktım bir gün evde ekmek yok, atladım bisiklete doğru Kemerburgaz‘a kuşburnu topladım. Yanında bira şişesi… Üstelik içenleri sevmeye başlamıştım artık. Bir kaç ay ekmek parası böyle çıktı. Ha eş, dost, akraba, düşman her kim olursa olsun arayıp halin nicedir diye soran olmadı. Bize açtığınız psikolojik savaşı kazanmıştınız. Eş-dost, kandaş, düşman aynı türküyü seslendirdi: Birşeyleri olmasa, devletin savcıları, polisi peşlerine düşer miydi?
Neyse, öneririm kuşburnu marmelatı çok iyi oluyor. Eğer bir gün toplarsanız eksost kokusunun etkisi olan yerlerden değil, daha yukarılardan, daha içerden toplayın. Marmelatı, reçeli vb. çok güzel oluyor, bizim çocuklar öyle söylüyordu. Bizim çocuklar kalender çocuklar, bir gün yememezlik etmediler. Balıkdan bıksalar da büyük iştahla yediler.
Ey Ilıcak, Ey Altan… Elbet ben sizin yanınızda testi kırığı bile sayılmam. Elbet zor gelir Boğaz Yalılarında seks partisi yapmak yerine kodeste yemek terbiye etmek.
Yanlış anlamayın kendime acındırmıyorum. Diğerlerinin düştüğü durumu anlayın diye karalıyorum bu satırları. Ben ucuz kurtuldum, ölenler ve yılları içeride paslı su içmekle geçirenler için ne demeli? Vicdanınızın sesi ne diyor Ey yaşlı Ilıcak? Ey romancı, genel yayın yönetmeni Altan… İlerleme var mı?
Yoksa hoş gelir safa gelir zulüm düzeninizin zulmü. Sizi Amerikan gülleri. Yoksa Japon gülü mü demek daha doğru olur.

Bir sürü Majestelerinin Muhalefeti Partisi‘nden solumsular size sahip çıkıyor. Mahkemede Ahmet Altan’ın diklenmesini destanlaştırıyorlar. Şaşırmadım.

En güçlü olduğunuz o günlerde, Taraf‘ın manşetleri müzekkereydi ya…

Nazlı Ilıcak, Zekeriya Öz‘e liseli aşıklar gibi kartopu atıyordu ya… Çevremdeki herkese ama herkese bu çetenin, Fethullahçı Çete‘nin gün gelip içeri tıkılacağını söylerdim. Gülüp geçerlerdi. Çünkü, hukukun kırıntısı varsa, sizler şimdi suçlusunuz. Çünkü, yazı yazmanız, sizi kurtarmaz. Uyduruk suçlamalarla insanları içeri tıktırmadınız mı? Bakın Ey Amerika’nın gülleri, diyelim komşunun altınları çalındı. Siz de alt komşuyu yok yere, göz göre göre suçladınız. İftira attınız, attığınız iftirayı kanıtlayamadınız.

Bu arada hırsızın başkası olduğu ortaya çıktı. Ancak sizin tutumuz daha değişik, çalınan bir nesne ortada yok. Bunu sizler uydurdunuz.  Suçsuz musunuz yani?

Çok kötü işler yaptınız. Kötü, uydurma, şerefsizce işler yaptınız. İlhan Selçuk, Türkan Saylan, Kuddusi Okkır, Fatih Hilmioğlu say say bitmez. Hepsinin ölümünde, hastalanmasında payınız var.

İlle de siz Ilıcak, ununuzu elemiş, eleğinizi asmış ne işiniz vardı, ömrünüzün son günlerinde “duayen” hanım abla gazeteci olarak anılmak varken, bu kahpe faklarında.

Ey Ilıcak, Ey Altan,

Size acıyor muyum? Anam avradım olsun acıyorsam. Daha beter olun, kötü yollara düşün, sürüm sürüm sürünün. Kanser olun, paratifo olun, bişeyler olsun size.

Ölmeyin sürünün, çekin. Yoksa çektirdiğiniz insanlara neler çektirdiğinizi anlayamazsınız…

Size acıyan karikarüst eskilerine, solcu solumsulara da selâm olsun, onlar da sizden bin beter olsunlar…

 

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir