Ahilik

AHİLİKTEKİ ANADOLU ÖZGÜNLÜĞÜ (2)

Mehmet Ulusoy
isimlik-Mehmet Ulusoy

Anadolu‘da uygarlık kurmanın, bağımsız ve egemen bir ulus olmanın bedeli büyüktür. Ama böylesi eşsiz bir coğrafyada yaşamak için ödenmeye değer bu bedel, aynı zamanda boyun eğmez bir yurtseverlik ve savaşçılık yeteneği, güçlü bir devlet ve ekonomi yanında, halkı ruhen, gönülden birleştiren yüksek bir kültür ve sanatın yaratılmasının da zembereğini oluşturur. Bu kültür ve sanatın, ona bağlı yaşam felsefesinin kuşkusuz en önemli özelliği, benzersizliği ve özgünlüğüdür. Atatürk‘ün “biz bize benzeriz” sözü rastgele söylenmiş değildir; o Anadolu gerçekliğinden süzülüp çıkarılmıştır. Söz konusu üretim kültürünü ve ulusal egemenliği kesintisiz sürdürmenin temel ögelerini, onlardaki özgünlüğün şifrelerini Ahilikte bulabiliriz.

Ortaçağ koşullarında bir esnaf-zanaatkar örgütlenmesi olan Ahiliğin, bilimsel devrim, sanayileşme ve kapitalist gelişmeye karşı, ortaçağın loncalarda örgütlü esnaf ve zanaatkar tutuculuğuna benzer şekilde, ekonomik gelişmeyi (piyasa oluşumunu) engelleyici bir nitelik taşıdığı ileri sürülebilir. Yani Ahilikten, günümüz gerçekliğinde üretici güçleri geliştirici bir şey kalmadığı iddia edilebilir. Oysa, toplumbilimlerin ve Marksizmin temel bir ilkesidir; hangi toplumsal sistem olursa olsun, her toplum, kültürel ve tarihsel geçmişince belirlenen kendi iç dinamiklerinin gelişmesi sonucu olarak yeni bir toplum biçimine evrilir. Yine, bilim, sanat, ideoloji-siyaset dahil hiç bir evrensel değerin, uygulandığı ulusal coğrafyanın tarihsel-kültürel prizmasından geçmeden başarılı olamayacağı açıktır.

İkinci olarak ise, Batı’da kapitalizm biçiminde gelişen bilim ve sanayi devriminin dinamiklerinin, Doğu‘da, Ezilen ve Gelişen Dünya‘da, onların toplumsal, kültürel özgünlüklerinin damgasını taşıyan farklı bir yol izleyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yolun esasını da, toplumun özgürleşmesini merkeze alan paylaşmacı ve eşitlikçi ilkeler oluşturmaktadır.

AHİLİĞİN ÇAĞDAŞ VE EVRENSEL ÖZÜ
Ahilik

Yakın tarihimize baktığımızda, Ahi örgütlenmesinin Osmanlıdaki son biçimi, esnaf ve zanaatkar localarındaki “gedik” olarak adlandırılan mesleki tekel kurumuydu. Bu lonca tekelinin Abdülmecid fermanıyla 1861‘de kaldırılmasıyla kapitalist serbest piyasanın ve “özgür” girişimciliğin önünün açılacağı umuldu. Ancak, 150 yıllık deneyim sonucu, bunun bir masal olduğu ortaya çıktı.

Günümüzde ise Türkiye, hâlâ bağımsızlığının ve özgürlüğünün temeli olan bağımsız bir sanayi, teknoloji, güçlü bir üretim ekonomisi ve kültürü yaratmanın krizini, sancılarını yaşıyor. Hiç kuşkusuz yaşadığımız bu krizin derin arka planında, şifresi Ahilikte olan, üretim ahlakını, alınteri ile geçinmeyi, kendi yağıyla kavrulmayı, kendisi olmayı ve ekonomik dayanışmayı ilke edinen kültürün, özellikle 1980‘lerden sonra tamamen terkedilmesi yatmaktadır.

Tanzimatla birlikte yerli sanayinin çökertilmesi, onun da temelini oluşturan, kuruluş ve örgütlenme ilkelerini Ahilikten alan esnaf zanaatkar örgütlenmesindeki ulusal öz/damar kesintiye uğratılmıştır. İşte, Türk Devrimi‘nin 200 yıllık ulusal bir ekonomi ve sanayi, ulusal bir kültür ve sanat yaratma mücadelesinin en kritik sorunlarından biri, kesintiye uğrayan bu süreci tekrar kendi iç dinamiksel eksenine oturtmaktır. Uluslaşma ve aydınlanma-modernleşme zincirimizin geçmişten geleceğe bu kopuk halkasını birleştirirken, hiç kuşkusuz çağdaş bilimsel bir yorumdan geçirerek bunu yapmak zorundayız. Böyle baktığımızda, Ahiliğin temelini oluşturan bir çok ilke ve değer bugün de evrenselliğini ve önemini koruduğunu görürüz.

TÜRKLERİN ANADOLULAŞMASI VE AHİLİK
Ahilik (1)

Bir meslek sahibi olmak, yani üretime katılıp alınteri ile yaşamak; sadece meslekdaşla değil, en başta bütün kent halkıyla dayanışma ve paylaşma içinde olmak; konukseverlik ve savaşçılık gibi çok temel nitelikteki değerleri birleştiren Ahilik, bu nitelikleriyle tamamen Türklere ve Anadolu’ya özgü bir kuruluştur. Bu müthiş bileşimin ya da sentezin yaratılmasında, Türklerin Anadolu’ya geliş koşulları ve bu coğrafyanın özelliklerinin tayin edici bir rolü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Türkler Anadolu‘ya iki büyük dalga halinde geldiler. Malazgirt Savaşı ve öncesinde gelenler daha çok konar-göçer Türkmenlerdi. 1220’lerden itibaren başlayan Moğol saldırısı ve kıyımından kaçarak Anadolu‘ya gelenlerin önemli bir kısmı ise, Semerkant, Taşkent, Buhara, Harezm gibi çağının en önemli kültür, sanayi ve ticaret merkezlerinin esnaf-sanatkarlarından oluşuyordu. Orta Asya‘nın en ileri ekonomik, toplumsal, kültürel temsilcilerinden oluşan bir göç dalgasıydı bu. Bu yeni gelenlerin yerli tüccar ve sanatkarlar karşısında tutunabilmeleri, onlarla yarışabilmeleri ancak aralarında örgütlenerek dayanışma sağlamaları, bu yolla iyi, sağlam ve standart mal üretip satmaları ile mümkün olabilirdi. İşte Ahilikteki özgünlüğü, yüksek kültür, dayanışma ve savaşçılık enerjisini sağlayan bu etkenlerdir.

Böylece, çürümüş Bizans kültürüne karşı, Anadolu‘da, daha eşitlikçi, paylaşımcı ve insani bir model olan Ahilik, giderek sadece Müslüman kitleyi değil, Hıristiyan esnaf ve sanatkarı da etkilemiştir. Hatta, alp-erenlerin (bilge-savaşçıların) temel bir ögesi olan Ahiler, Balkanlara kadar geniş Hıristiyan -özellikle esnaf-zananatkar- kitleleri kazanmada tayin edici bir rol oynamıştır.

AHİLİĞİN İSLAMİ İÇERİKLİ FÜTUVVETTEN FARKLARI

Ahiliğin Anadolu özgünlüğünün en önemli tanığı Tancalı İbni Batuta‘dır. “Onlar, Anadolu’ya yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, (…) gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz” der Seyahatname‘sinde.

Ahı‘ onlara göre ‘sanatının ve zanaatının erbabını toplayan ve işi olmayan genç bekârları da bir araya getiren adam’dır. Onlar ahı’yı başlarına geçirirler. ‘Fütuvvet‘ denen şey de budur. Önder olan adam bir tekke yaptırarak halı, kilim, kandil gibi gerekli eşya ile donatır odayı. Onun arkadaşları geçimlerini sağlayacak kazancı elde etmek için gün içinde çalışırlar. Kazandıkları parayı ikindiden sonra topluca getirip başkana verirler. Bu parayla tekkenin ihtiyaçları karşılanır, beraber yaşama için gerekli yiyecekler ve meyveler satın alınır. Mesela o sırada beldeye bir misafir gelmişse hemen tekkede misafir edilir. Alınan yiyeceklerden ikram edilir. Bu iş yolcunun ayrılışına kadar sürer. Bir yabancı ve misafir olmasa bile yemek zamanında yine hepsi bir araya gelip beraber yemek yerler, türkü söylerler, raks ederler. (…) Ben onlardan daha ahlaklı ve erdemlisini görmedim dünyada.” (1)

Ahiliğin, kökeni ile ilgili Arapça “kardeşlik” anlamına gelen “ahı” ve Türkçe kökenli “eli açık, cömert, yiğit” anlamına gelen “akı” (Divanı Lugat it-Türk) arasındaki tartışma süredursun, biz gerçekte onun hangi toplumsal anlama ve içeriğe sahip olduğuna bakalım. Böyle bir yapının oluşması, Anadolu‘dan önce Halifeliğin merkezi Bağdat‘ta ve bizzat Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah‘ın tüzüğünü ve ilkelerini belirlediği, kendisinin de üye olduğu “fütuvvet” [eli açıklık, gözü tokluk, yardımseverlik, yiğitlik] örgütlenmesine dayanmaktadır. Teorisini ve kurallarını ise ünlü tasavvufçu Sühreverdi geliştirmiştir. Arapça dürüst, yardımsever, cömert, yiğit anlamına gelen “feta”dan türeyen “fütuvvet”, İslamın başından itibaren yüceltilen örnek bir davranış ve kavram olarak vardır. İslam dünyasında bununla ilgili bir çok fütuvvetname yazılmıştır.

Ama gene de Anadolu Ahiliğinin “fütuvvet”ten önemli farkları vardır. Bu fark, tıpkı özünde tamamen Türk karakteri taşıyan Anadolu Aleviliği ve Hanefi sünniliğinin diğer Şii ve Sünni inançlardan farkına benzer. Sözkonusu fark, Anadolu Türklerinin kültürel genetiğiyle olduğu gibi, o günkü üretim, örgütlenme, sanat/zanaat ihtiyaçlarıyla da bağlantılıdır. En önemlisi de, Orta Asya‘dan getirdikleri eşitlikçilik, dürüstlük, paylaşmacılık ve yiğitlik erdemleriyle belirlenen bir özgünlüğe sahiptir.

Kısacası, mesleki-ahlaki bir niteliğe sahip Ahilik, Arapça sözcük anlamı “kardeşlik”i çok çok aşan, Orta Asya Türk kökenli “akı”nın da güçlü bir şekilde bu İslami kabuğun içeriğini belirlediği tamamen Anadolu’ya özgü bir kuruluş ve kavrama dönüşmüştür. Örneğin Ahilikte meslek ve sanat sahibi olma koşulu vardır, ama fütuvvetçilikte yoktur. Yiğitlik, eli açıklık, eşitlikçilik, paylaşmacılık ve konukseverlik ise daha çok Türklere özgü bir içeriği yansıtır. (2)

AHİLİĞİN DÖRT ANA KOLONU
Ahilik03

Ahi Evren, ahlak, sanat, yiğitlik ve konukseverliğin uyumlu bir bileşimi olan Ahiliği kurarak o denli saygın bir duruma getirmiştir ki bu kurum, yüz yıllarca bütün esnaf ve sanatkârlara yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiştir. Yeniçeriliğin kuruluşunda, Hacıbektaş törenleriyle birlikte önemli rol oynamış ve devlet adamları bu kuruluşa girmeyi onur saymışlardır. Orhan Gazi ve oğlu Sultan I. Murad Ahidirler.

Ahilik, yukarıda belirttiğimiz gibi dört kolon üzerine kurulmuştur. Bu kolonlardan birisi eksik olursa Ahilik olmaz. Oysa Batı‘da, meslek çıkarları ile sınırlı bir ahlaklılık ve dayanışma dışında, konukseverlik, paylaşma ve yiğitlik gibi ilkeler yoktur. Ayrıca Ahilikteki yiğitliğin toplumsal bir karşılığı vardır: Şavaşçılık ve vatanseverlik. Moğol işgaline karşı kentlerini savunmada bunu kanıtladıkları gibi, daha sonra, Osmanlılar döneminde de savaş zamanında mesleğini bırakıp savaşa katılmışlardır. Çünkü Ahilik, kentleri ya da vatanları bir dış müdahaleye uğradığında, direnmeyi en önemli ahlaki ilke edinen bir kültürdür.

Yukarıdaki dört temel kolonun birleşmesiyle oluşan Ahilik ilkeleri, kuşkusuz Ahi Evren gibi bilge, sanatkâr, örgütçü bir kurucu lideri gerektiriyordu. Ama aynı zamanda bu ilkeler, Anadolu‘ya kitleler halinde gelen Türkmenlerin bu toprakları yurt edinmek ve burada bir uygarlık yaratarak kalıcılaşmak zorunluluğunun dayattığı bir ihtiyacı yansıtıyordu. Orta Asya‘nın en uygar Türk şehirlerinden gelen çok sayıdaki sanatkâra iş bulmak, ihtiyaç sahibi olanlara her alanda yardım etmek, yabancı saldırılara karşı devletin silahlı kuvvetlerinin yanında savaşmak, Türklük bilincini ve dayanışma ruhunu sanatta, dilde, edebiyatta güçlendirmek, hayati önemde ahlaki yükümlülüklerdi.

Ahilik, 1940‘lara, 50‘lere kadar kentlerde esnaf ve zanaat kültüründe ve köylerde “yarenlik” örgütlenmesi olarak varlığını sürdürdü. Bugün Ahi geleneği, emperyalizm güdümlü piyasacı kapitalizme karşı KOBİ örgütlenmesi olarak kentlerde varlığını sürdürmektedir. Köylerde ise, yakın zamana kadar, Kemal Tahir‘in Çankırı yöresini konu alan romanlarında işlediği daha çok bir gençlik dayanışması, meslek edinme ve konuk ağırlama örgütlenmesi olarak yaşamıştır. Yaren (dost, arkadaş) örgütlenmesinin başındaki kişi, yani Ahi Anadolu köylerinde “yiğitbaşı” olmuştur.

Bugün Türk ulusu, -hem risk, hem fırsat içeren- “feleğin çemberi” denen bir krizin ateş çemberinden geçiyor. Bu çemberden kimliği ve onuru koruyarak, başı dik geçmenin sihirli anahtarı, yaşayan Ahi ruhundadır. Kapitalizm, modernleşme, kentleşme, modern iletişim teknolojileri vb… Bütün bunlar yaşam tarzımızda, değerlerimizde önemli değişikliklere yol açtı. Ancak, yaşadığımız kriz koşullarının da acı bir şekilde öğrettiği gibi, Ahilik geleneğinde bütünleşen ilke ve değerler, hâlâ temel yol gösterici kültürel ve ahlaki değerlerdir. İster köylü, tarımcı, ister kentli esnaf, sanayici, bilimci ve aydın olsun… Önemli olan o ruhu, o özü günün gerçekliğinde yeni biçimlerde hayata geçirebilmektir.

Dipnotlar

(1) İbn Batuta Seyahatnamesi, 1. cilt, YKY, 2. baskı, İstanbul, 2004, s. 403-404.

(2) Daha geniş bilgi için bkz. Prof. Dr. Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu olan Ahilik, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir