İbrahim Kalın

150 Yıllık Türk Devrim’inin Öyküsünü Reddeden Başkalarının Öyküsünde Figüran Olur

Mehmet Ulusoy

isimlik-Mehmet Ulusoy

 

Aydınlık gazetesinde Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın‘ın açıklamaları üzerine açılan tartışmayı çok yararlı buluyorum; Kalın‘ın gerçek fikir ve niyetinin ortaya çıkmasını sağladığı gibi, Vatan Partisi‘nde farklı fikir ve tavırların da netleşmesine ve doğru, gerçekçi bir kavrayışa ulaşılmasına hizmet edebilir. Ne demişti Kalın: “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikayeleri anlatıldı. Artık kendi hikayemizi yazma zamanıdır.” Daha sonra bu sözlerini, AKP sözcülerinin sık sık yaptığı gibi, bazı eleştiri ve uyarılardan sonra, “Sözlerim Cumhuriyete yönelik değil, bize dayatılan Avrupa Merkezci ve oryantalist modernleşme anlayışından bahsediyorum” diyerek düzeltmeye çalıştı. Tartışmada, Doğu Perinçek ve Serhan Bolluk‘un Kalın‘ı, “altına imzamı atarım” diyerek savunan fikir ve tavırlarına, diğer tartışmacıların çoğunun farklı derecelerden eleştiri içeren değerlendirmeleri yer alıyor.

Madem sorun, kuşkusuz her yönüyle, tartışılıyor -ve tartışılmak zorundaydı- farklı fikirler ortaya konuyor, ben de düşüncelerimi açıklayarak katkımı sunuyorum. Ayrıca, bu konuyla ilgili oldukça geniş ve derinlikli bilgi ve değerlendirmeler içeren Hikmet Çiçek ve M. Bedri Gültekin‘in yazılarının da bu tartışmaya eklenmesi doğru ve ilkeli bir tavır olur, bilimsel, gerçekçi sonuçlara ulaşılmasına katkı sağlar.

Tartışmanın çerçevesi çizilirken şöyle deniyor: “’Önce tavır, sonra fikir’in yanlışlığı.” Yani, demek isteniyor ki, ya da ben öyle anlıyorum, önce bir insanın siyasi kimliğine, siyasi mevkiine, akademik vb kariyerine, sınıfına bakılmaksızın fikrin kendisi esas alınmalıdır. Evet, çok doğru! Bunu biraz daha açalım. Peki, fikir ne demek? Kalın‘ın iki cümlelik sosyal medyalık sözü bir fikir edinmek için yeterli mi? Mümkün değil. O halde, o sözün arkasındaki ideolojinin, siyasetin ve bunların dayandığı düşünsel, eylemsel arka planın bilinmesi gerekmez mi? Ben de onu yapmaya çalışacağım.

Nasıl ki, Türk Devrimi ve Atatürk karşıtı İhvancı ideoloji ve stratejisini iyi bildiğimiz Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan‘ın, Ayasofya‘yla ilgili 1934 kararını imzalayanları “tarihe ihanet”le suçlayan açıklamasının bu bilgimizle Atatürk‘ü ihanetle suçlamak anlamına geldiğini hemen anlayabiliyorsak, danışmanı Kalın‘ın da gerçek fikrini, yani ne demek istediğini mevcut ideolojik ve siyasal konumu gereği kestirememek komik olur.

Küreselleşme projesinin ve postmodern kültürün damgasını vurduğu son kırk yılın en önemli gerçeği, aydınlanma ve modernleşme çağının akılcı, bilimsel, estetik bütün kavram ve değerlerinin, gaspçı “guguk kuşu” marifetiyle içeriğinin boşaltılıp sahteleştirilmesi ve yalanlarla ikame edilmesidir. Gerçek ile sahte ve yalanın ayırdedilmesi bugünün en temel ideolojik, kültürel sorunlarından biridir. Bunun da biricik yolu ve yöntemi, devrimciliğin, Atatürkçülüğün, Altı Ok‘un ilkesel özünü, çağın ve günlük hayatın hızlı kirleticiliği ve yozlaştırıcılığı karşısında korumak ve güncelleyerek geliştirmek için kararlı bir mücadeledir. Çünkü medyasıyla, iktidarıyla ve ana muhalefetiyle sahtelik ve yalan üretimi, üretim ekonomisinde bile görülmeyen bir verimlilikle (!) ve hızla sürmektedir.

Bana göre zurnanın zırt dediği yer buradadır. Kalın‘ın “başkalarının hikayesi” dediği 150 yıllık Türk Devrimini, İttihatçılığı ve Kemalizmi kararlıca savunarak mı geleceğe, Avrasya dünyasına ilerleyeceğiz, yoksa bu ideolojik hattı ve ilkelerini eğip bükerek, çarpıtarak, takiyye ve yalanlardan hakikat “üreterek” öznel yanılgılarımızı, beklentilerimizi gerçeğin yerine mi koyacağız? Yukarıda belirttiğimiz, tüketim kültürünün bir ürünü olan yalan ve sahte üretme etkinliğinin son derece meşru, elverişli, kullanışlı bir yöntem olduğu günümüzde bütün bunlar olağan görünebiliyor.

***

Kalın‘ın ne dediği, daha doğrusu ne demek istediği çok açık; ancak nereden bakıldığına ve temsil ettiği siyasi yapıya ilişkin benimsenen ideolojik ve siyasal tutuma göre yorum ve değerlendirme de farklılaşıyor. Bir görüş diyor ki, İstanbul‘dan sonra Tekirdağ gelir; başka bir görüş diyor ki, İstanbul‘dan sonra Kocaeli gelir. Ne yöne gidildiğine bağlıdır. Bunu ne belirler? Nereden gelindiği, hangi yönden hangi yöne gidildiği. Bugün Kalın veya bir başkasının yönünü ve tavrını geçmişten getirdikleri, hangi ideoloji ve kültürün içinden geldiği belirlemektedir. O veya bir başkası fark etmez, açık bir şekilde köklü bir özeleştiri yapıp, topluma bunu ilan edip yönünü değiştirmediği sürece bu böyledir. Bu yapılmadığı sürece, elbette çifte standart, iki yüzlülük, gizli çıkar hesaplarından sözetme hakkına sahibiz.

Bu nedenle, sağduyulu, bilimsel ve gerçekçi düşünebilen herhangi bir Türk vatandaşı için ölçüt olabilecek iki belirleyici etken vardır:  Birincisi, dediğim gibi, Kalın‘ın o güne kadar içinde yer aldığı ve savunduğu gerçek düşünceleri ve tavırlarıdır. Kiraz ağacından armut toplanmaz, öküzden buzağı doğurması beklenmez. Dünkü Kalın bir mucize eseri bugün birden değişmeyecek herhalde. Bunu düşünenler, hurafeye, akıl ve bilimdışı yollara inananlar olabilir. Yoksa, niyet okumayacağız, içinde bulunduğu siyasal bütünün ve kendi düşünsel-siyasal geçmişinin pratiğine bakarak, elbette satır aralarını da okuyarak yorum yapacağız.

İkincisi ise, İbrahin Kalın‘ın bu açıklamasına vesile olan, ve bağlantılı olan, o günlerdeki Tayyip Erdoğan iktidarının, içinden geldiği ve hâlâ içinde bulunduğu tarikatların hepsinin de, en başta Ayasofya kararı olmak üzere, Türk Devrimi‘nin kazanımlarına saldıran, Atatürk‘e hakaret eden tavırları ve konuşmalarıdır. Kalın‘ın açık veya kapalı bu bütünlüğe karşı çıkan ya da farklılık gösteren, buna işaret eden bir tavrı, açıklaması var mı, hayır. Olması da mümkün değil.

Eğer birazcık ideoloji, strateji, siyaset bilgisine sahipsek, şunu tartışmasız kabullenmek zorundayız: Aynı günlerde ve aynı olayla bağlantılı peşpeşe gerçekleşen İbrahim Kalın‘ın açıklaması, Erdoğan‘ın Atatürk‘ü “tarihe ihanet”le suçlaması, Ali Erbaş‘ın Atatürk ve arkadaşlarını lanetlemesi ve beraberinde aynı Ayasofya merkezli hilafet talepleri tam bir bütünlük içindedir. İdeoloji, strateji ve siyaset aynı; tek farklılık, stratejilerinin farklı yüzlerinin, programın farklı maddelerinin değişik üsluplarla ifade edilmesidir.

Sözün anlamının ve içeriğinin alabildiğine çarpıtıldığı, lastikli hale getirilip sağa sola sündürüldüğü, düzenbaz, hokkabaz siyasetçi, yönetici, “aydın”, “porof” vb tipinin bunu işine geldiğinde her anlama kullanılabildiği bir çöküntü döneminde yaşıyoruz. Böyle bir dönemde gerçeklikle hiç ilgisi olmayan, özgün anlamından kopartılıp sahteleştirilmiş “vatanseverlik”, “devrimcilik”, “milliyetçilik” gibi çok temel kavramlar siyaset ve medya düzenbazlarının ağzında sağa sola sündürülüp çarptılıyor, sahteleştiriliyor. Güncel siyasete, fikri tartışmaya neredeyse egemen olan böyle bir iklimde demagojinin, içi boş laf cambazlığının en çok itibar gördüğü de acı bir gerçek.

Mehmet Ulusoy "Çürümenin Estetiği"
Mehmet Ulusoy’un “Çürümenin Estetiği” kitabı

Çürümenin Estetiği” kitabımda vurguladığım gibi, yalanın ve sahteliğin en etkili kılıfı ya da gizlenme biçimi, ustaca kurgulanmış söz ve imge oyunlarıdır. Eskiden böylesi laf oyunlarına “edebiyat yapma!” denirdi. Laf oyunu, palavra dediğimiz demagojinin günümüzde biçimi, postmodernizmin temel şiarıdır: Söz (oyunu), gerçeği belirler.

Peki bu iklimin baş aktörleri kimler? Hepsi de küreselci projeyle dizayn edilen başta AKP ve CHP yöneticileridir. Dün biraz daha samimi Batı karşıtı olan “milli görüş”ten, temelinde maddi çıkar ve iktidar olmak (o da maddi çıkar) yatan 180 derecelik bir dönüşle ABD ve AB işbirlikçisi oldular. Daha sonra aynı ABD projesiyle Kılıçdaroğlu ve neoliberal ekibi de CHP‘nin başına getirildi. Tahterevallinin her iki ucu da, daha önce temsil ettikleri, daha dürüst ve samimi ilkelere dayanan ideoloji ve siyasetleri, gerçekte reddedip ama görünüşte savunur gibi yaparak her türlü yalan ve sahtelikle örülen iki yüzlü, riyakar, yanar döner bir siyaset tarzını karşılıklı geliştirdiler. Bu ikilem, aslında Emperyalizmin bizim gibi ülkelere dayattığı, yazı da gelse tura da gelse kazanmaya göre kurgulanmış, hangisi kazanırsa kazansın kendi güdümünde olacağı ve olduğu bir siyasal yapılanmadır.

O nedenle, bilimi klavuz edinen, gerçeği olgularda arayan 50 yıllık Aydınlık hareketinin dayandığı ve geliştirdiği bilgi teorisi şunu emreder: Görünüş, yani söz, maddi toplumsal gerçekliği yansıttığı ölçüde bir anlama sahiptir ve dikkate alınır. Eğer söz tek başına hakikatı yansıtsaydı, en son Biden‘in Erdoğan‘a ve Türkiye’ye yönelik aşağılayıcı tavrına karşı Kılıçdaroğlu‘nun Atatürk‘ün “Bağımsızlık benim karakterimdir” sözünü sahiplenerek bağımsızlık vurgusu yapmasını alkışlamak gerekirdi. Ama biliyoruz ki Kılıçdroğlu‘nun bu sözü ile eylemi arasında en küçük bir ilişki yoktur. “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”.

Lafın doğruluğu ise, dayandığı gerçeklikle, yani eylemle uyum içinde olmasıyla ölçülür. Bu da, kuşkusuz tek bir eylem ve davranışla değil, belli bir süreçte birbiriyle bağlantılı ve tutarlı bir dizi eylem bütünlüğünde sınanır. Bilimsel ve tarihsel maddeci felsefenin bilgi teorisi bunu gerektirir. Bu konuda en çok kazık yiyen ve fazlasıyla deneyimli Türk milleti de bunu çok iyi bilir.

Ayrıca, söz oyunlarının, “devrim”, “milliyetçilik”, “bağımsızlık”, “antiemperyalizm” başta olmak üzere sahteleşmiş içeriklerinin üretildiği kavramların ortalıkta uçuştuğu koşullarda, “ne dedi”nin hemen yanına “ne demek istedi”yi koymak zorundayız. “Ne demek istedi”, aynı zamanda materyalist, gerçekçi olmanın da temel koşuludur. Soru şudur: Biz, günü kurtaracak, geçici, kafamızda kurguladığımız, gerçekle ilgisiz öznel beklentimize cevap veren, içimize su serpen sözlere mi itibar edip ona sarılacağız, yoksa arkasındaki, bütün siyasal, toplumsal içeriğiyle, gerçek düşünceyi ve niyeti mi ortaya çıkaracağız? Başka deyişle, İbrahim Kalın veya başka siyasi kişiliklerin öncelikle ideolojik ve stratejik görüşlerini ve sonra taktik ve siyasetlerini mi bilmek zorundayız, yoksa günlük siyaset ve medyadaki açıklamalarıyla mı yetineceğiz?

***

Buraya kadar söylenenler, bir yaklaşım, bir yöntem ve tavır sorunu üzerine, bu kadar uzatmaya ne gerek var denebilir. Hiç de öyle düşünmüyorum, aksine sorun tam da yöntem, bakış, yorumlayış, tavır sorunu. Kalın‘ın ne söylediği ya da söylemek istediği çok iyi bilindiği halde, bazı arkadaşlar, onun iki cümlelik açıklamasından derin anlamlar, büyük devrimci, antiemperyalist sonuçlar çıkarmak için kendilerini zorluyorlar. Öznel, hayali yorumlara başvuruluyor, Türkiye‘nin gerçeklerinden, bilimsel yaklaşımdan kopuluyor. Böylece, söz, içerik ve pratik ilişkisini ve Türk Devriminin büyük gerçeğini laf oyunlarıyla çarpıtma gündeme geliyor.

Eğer laf oyunlarıyla, kavramları sağa sola sündürmelerle, kendimizi kandırmayacaksak, “150 yıllık modernleşme adı altında başkalarının hikayesi” ile kastedilen bellidir: “Başkalarının hikayesi” denerek hedefe konan 150 yıllık Türk Devrimi sürecinden başka bir şey değildir. Onun tam bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, akılcı, kamucu ilkeleridir hedefe konan.

Kalın da, temsil ettiği güçler de biliyor ki, 150 yıl, simgeleşmiş bir kavramdır. Dikkat edilirse, 200 yıllık veya 220 yıllık denmiyor; çünkü modernleşme, yenilikçi reformlar 19. yüzyılın başlarında III. Selim‘le başlar, arkasından II. Mahmut ve Tanzimatçılar gelir. Bu nedenle modernleşmeyi tamamen Batı’nın bize dayattığı bir “hikaye” olarak yorumlamak da çok yanlış. Örneğin, III. Selim ve II. Mahmut‘un modernleşme çabaları emperyalist siyasal bir dayatma sonucu değildir henüz; bağımsız ve egemen Osmanlı sultanlarının egemenliklerini, Osmanlı feodal sistemini sürdürebilmek için, Batı‘nın bilim ve teknikte güçlenmesinin getirdiği zorunlulukların dayatmasıyla başlattıkları bir süreçtir. Selim ve Mahmut‘un askeri ve teknik modernleşmeden başlayan bu çabalarında, 18. yüzyılda başlayan modern çağa ayak uydurarak “kendi Osmanlı hikayemizi” yazma amacı vardır. Çünkü ayakta kalmak için başka seçenek yoktur.

Jön Türklere karşı Tanzimatçılığın mirasçısı II. Abdülhamit de, Terakkiperver Fırka ve sık sık Erdoğan‘ın mirasçısı olduğunu söylediği Demokrat Parti de, dolayısıyla bu çizginin mirasçısı olan kendisi de bu “modernleşme”nin içindedir. Demek ki, asıl sorun ve asıl hedeflenen modernleşme değil; nedir, devrimci ve gerici yan olarak ikili bir karaktere sahip olan modernleşmenin aydınlanmacı, bilimci, akılcı ve özgürlükçü yanına karşı çıkmaktır asıl sorun.

150 yıllık Türk Devrimi, Yeni Osmanlılarla başlayan, 1908 Jön Türk Devrimi ve 1920-38 Kemalist Devrimle doruğa çıkan, arada Abdülhamit, Demokrat Parti ve 12 Eylül gibi gerici hamlelere karşın baskın karakterini koruyarak ilerleyen, 27 Mayıs‘tan 1980‘lere kadar devam eden bir süreç. 12 Eylül‘den sonraki küreselci karşıdevrim sürecinde 28 Şubat dönemi boğulmakta olan Türk Devriminin son direnişidir. Buna rağmen günümüze kadar,  Kemalist Devrim birikimi ve yarattığı çağdaşlaşma enerjisi, bütün tasfiye çabalarına rağmen etkisini sürdürmüştür. Sürecin ideolojik, siyasal ve kültürel belirleyicileri Jön Türkler ve Kemalistlerdir.

Dolayısıyla, sonradan “Cumhuriyete karşı değilim” dese de tutarlı ve inandırıcı olmuyor Kalın. Çünkü “150 yıllık modernleşme hikayesi”nin merkezinde 1908 Jön Türk Devrimi ve Kemalist Devrim vardır. Bağımsızlığın, ulusal onurun ve kendi özgün kimliğimizi ve kültürümüzü geliştirmenin ve her şeyi kendi aklımızla çözme özgüveninin ana temalar olduğu bu hikaye, gerici modernizmin dayatıcısı emperyalizme karşı dişe diş mücadeleyle yazılmıştır. Bunlar olmasa ne ulusal devrim ne de aydınlanma ve modernleşme gerçekleşmezdi. Kalın‘ın da savunduğu Abdülhamit siyaseti bir süre devam eder, bir ulusal devletle 20. yüzyıl gerçekliğinde kendini aşıp yenileyemediği için dağılır giderdi. Kalın ve temsil ettiği güçlerin “Cumhuriyetçi”liği, aksini söz ve eylemleri ile kanıtlamadıkları sürece yenemedikleri güçle uzlaşma ve “sureti haktan görünerek” kendini gizleme anlamında bir takiyyedir.

***

Hem Abdülhamitçi hem de Cumhuriyetçi olunamayacağını bildikleri halde Türk milletine ve geleceğine büyük zararlar verme pahasına direniyorlar. Yukarıda vurguladığımız gibi, Cumhuriyet Devrimi ilkeleri öyle sulandırılmış ve yozlaştırılmış ki, Abdülhamitçi bir Cumhuriyetçilik kokteyli yapılarak laf cambazlığı yapılabiliyor. Bu düzenbazlığın en tipik ifadesi, Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlılık arasında bir süreklilik olduğu safsatasıdır. Elbette, kan, soy, coğrafya birliği, geleneksel ve kültürel devamlılık açısından böyle. Tıpkı babanın bir hırsız ya da katil, ama oğlunun/kızının bir bilim adamı, sanatçı ya da büyük saygın bir din bilgini olabildiği gibi. Demek ki Cumhuriyet,  İdeolojisi ve kültürüyle, yönetim biçimiyle, halkçı ve toplumcu toplumsal sistemiyle Osmanlıyı yıkan ve ondan kopan bir sistemdir.

Kalın‘ın ve temsil ettiği anlayışta, modernleşme ile aydınlanma, yani akılcılık, Atatürk‘ün “Hayatta en hakiki mürşit” dediği bilim özünde aynı anlamdadır. O nedenle gerici ve ilerici yanlarının içiçe geçtiği modernleşmeye karşıtlık, aynı şekilde ikili karaktere sahip Batı‘ya karşıtlıkla aynı anlamda kullanılarak, Atatürkçülük de aynı sepete doldurularak, her şey bir söz oyunuyla (retorikle) toptan halledilmiş oluyor.

Batı‘nın 200 yıllık her şeyine karşı çıkar görünmek çok radikal bir algı yaratıyor. Oysa aslında bu, din eksenli, ortaçağ Batısı‘na karşı ortaçağ Doğu‘sunu savunmanın meşrulaştırılıp haklı gösterilme çabasından başka bir şey değildir. Radikallik ise burada olsa olsa, postmodernizmin sahte “radikalliği” gibi Cumhuriyetten ve çağdaşlıktan ortaçağa kaçışın radikalliğidir. Saflaşmayı küreselci-postmodern din, tarikat, etnik kimlik düzlemine geri götüren bu yaklaşımın, bu yapay/sahte Doğu-Batı ikileminin teorisidir işte Kalınların savunduğu. Olağanüstü zengin bu söz manevraları alanında kendini kandırmak isteyenler için malzeme o kadar bol ki.

***

Aklın biricik başvuru mercii olduğu Aydınlanma düşüncesi, 1850‘lere kadar, Fransız Devrimi‘nin bayrağına işlediği eşitlik, özgürlük, kardeşlik ilkeleriyle şiarlaştı ve bütün dünyaya yayıldı. Osmanlı henüz sömürgeleşmemişti, Avrupa ile eşit siyasal koşullardaydı. Aydınlanmayla birlikte başlayan Bilimsel Devrim ve Sanayi Devrimi‘nin yarattığı, ortaçağ ilişklerinin tasfiye edildiği süreç modernleşme sürecidir ve yeni bir çağın, yeni bir insanın ve kültürün yaratıldığı, bilimin ve akılcılığın yol gösterici olduğu bu süreç 19. yüzyılda, Abdülhamit‘in de, Cemalettin Afgani‘nin de kabul ettiği ve etmek zorunda kaldığı devrimci, geri dönülmez bir süreçtir.

Bu modernleşme süreci 1880‘lerden sonra egemen burjuva sınıfının gericileşmesiyle devrimci, ilerici niteliğini yitirdi. Bu kadar basit değil tabii. Kapitalizm yayılmacı, sömürgeci bir siyaseti benimserken, işçi sınıfı ve ilerici, sosyalist aydınlar, entelektüeller, sanatçılar, bu emperyalist siyasetlere karşı çıkan, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ilkelerine sahip çıkan tavırlarını ve mücadelelerini sürdürdüler.

Ziya Gökalp‘in de daha yüzyılın başında vurguladığı gibi, karşımızda iki Batı vardı: Emperyalist, yayılmacı Batı, aydınlanmacı, akılcı, özgürlükçü Batı. Bu iki Batı olgusunu, Kemalistler ve daha sonra özellikle Niyazi Berkes, Attila İlhan ve kuşkusuz Aydınlıkçılar altını çizerek vurguladılar.

Batı‘nın bu ikili karakterine karşı tutum, Türkiye gibi tarihsel ve jeostratejik açıdan çok önemli konuma sahip bir ülkede, her bakımdan tayin edici bir öneme sahiptir. Açarsak; emperyalist yayılmacı ve sömürgeci Batı’ya karşı uzlaşmasız, yalpalamasız ve kararlı bir şekilde ekonomik, siyasal, kültürel her alanda mücadele etmek gerçek bağımsızlıkçı ve özgürleştirici tavırdır. Bunun diğer yüzü ya da bileşeni ise, insanlığın ortak uygarlık mirasını İslam uygarlığından devralıp geliştiren akılcı, bilimci, özgürlükçü ve eşitlikçi Batı’nın birikimini, buna bağlı değerleri, yöntemleri sahiplenmektir. Kemalist Devrim‘in yaptığı da budur.

Bu nedenle “modernleşme adı altında” başkalarının yani Batı‘nın hikayesi diyerek sözde toptan ve “radikal” bir modernleşme karşıtı tavırla kimseyi aldatamazlar. Bu tavırla, ilerici-gerici hepsi modernleşmenin içinde olan her şeye karşı çıkar görünürken aslında bilime, akılcılığa, çağdaş özgürlükler karşı çıkıldığı gibi, modernleşmenin en üst siyasal biçimi ve kurumu olan milletleşme/uluslaşma gerçeğine de karşı çıkılmış oluyor. Millet ve milliyetçilik 19. yüzyılda ortaçağa karşı burjuva demokratik devrimlerin ürünü olarak doğarken, bu modern/çağdaş olguyu Namık Kemaller ve Mustafa Kemaller aynen benimsediler ve Türk ulusal devrimini gerçekleştirdiler. 20. yüzyılın başında biz bu devrimi yaparken Batı’da burjuvazi gericileşiyor, Avrupalı ulusal devletler de başka ulusları ezen, yayılmacı ve sömürgeci emperyalist devletlere dönüşüyordu.

Bu tabloda, Tanzimatçılık emperyalist modernliğin bir uzantısı ise, Tanzimat‘ın mirasçısı Abdülhamit de uluslaşmaya, demokrasi ve özgürlüklere karşı çıkarak, Türkçülüğü ezmek için elinden gelen zulmü yaparak, Batı ile iyi geçinmenin gerektirdiği ölçüde (gerici) bir “modernleşme”yi benimsiyordu. 20. yüzyıl boyunca Türk Devrimi‘nin, merkezinde uluslaşma ve demokratikleşmenin olduğu, bütün atılımlarına karşı, 1909‘da 31 Martçılar, 1924’te Hilafetçiler, 1945‘ler ve sonrasında DP‘yi iktidara getiren Amerikancılar, emperyalist-gerici modernleşmenin kahyalığını, taşeronluğunu yaptılar. İttihatçı-Kemalist güçlerin karşıtı olan “küçük Amerika”cı Demokrat Parti ve Özalcı neoliberal Özalların mirasçısı Kalın’ın bu saflaşmada kimin yanında olduğu bellidir.

Dolayısıyla modernleşmenin, Aydınlanma ideallerinin iki yüzyıllık pratikte, ilerici ve gerici yanlarıyla, ete kemiğe bürünmesini bilmek zorundayız. Atatürk (ve biz) modernleşmeyi değil, kapitalist Batı’yla sınırlı olmayan, sosyalizmi de kucaklayan çağdaş uygarlığı hedefliyordu demek, Siyasal İslamcılar açısından fazla bir anlam taşımıyor. Çünkü sosyalizm de modernleşmenin, modernitenin devimci bir boyutudur. AKP‘nin ve Erdoğan’ın İslamcı ideolojileri gereği, modernleşmenin en üst siyasal biçimi olan millet ve milliyetçilik gerçeğini bile tam olarak benimsemediklerini anımsayalım. Onlar, modernleşmenin bir olgusu olan bilime, akılcılığa ve özgür yurttaşa dayanan milleti sözde kabul ederken bile onu içsel dünyalarında, ideolojik ve kültürel bütünlüklerinde “ümmet” anlamında kullanıyorlar. Batıya sözde toptan karşı olan, ama gerçekte Batının Aydınlanmacı, akılcı, bilimci, özgürlükçü değerlerin reddederlerken “yerli” ve “milli”yi de çağdaş bir uluslaşma değil yeniden ümmetleşme, kullaşma içeriğinde kullanmaktalar.

***

Bu perspektifle bağlantılı olarak, bazı kuraldışılıklar hariç, 20. yüzyılın bütün pratiklerinin gösterdiği gibi, aydınlanmanın, devrimci modernizmin ürünü bütün antiemperyalist, aydınlanmacı ulusal ve demokratik devrimlere karşı ortaçağ güçleri, İslamcılar, tarikatlar emperyalizmle stratejik işbirliğini seçmişlerdir. 21. yüzyıl gerçekliğinde de bu temel kural, yükselen Avrasya’yla birlikte, saflaşmayı ve mevzilenmeyi değiştirecek yeni olgular ortaya çıksa da, bu denklem, bu tunç yasası henüz değişmemiştir.

Son bir belirleme ile bitirelim: İbrahim Kalın ve modern görünümlü diğer İslamcı akademisyen yazar ve araştırmacıların, 1980 sonrası küreselleşme çağında, aydınlanma ve modernleşme karşıtı teorilerinde temel malzeme kaynaklarından biri postmodern teori ve söylemdir. Özellikle akılcılık ve ulusal devlet karşıtlığı, tarikat ve etnisitelere karşı kutsayıcı yaklaşım, söylemlerine liberal, “özgürlükçü” ve “bilimsel” bir hava vermelerine hizmet etmiştir.

Özetin özeti, özün özü şudur: Ezilen ve emperyalizmle savaşan hiç bir dünya ülkesinde, Kemalizm ve Kemalist Devrim ilkelerine karşı çıkarak gerçek milliyetçi, vatansever ve aydınlanmacı olunmaz. Bizim bugüne kadarki ve bundan sonraki gerçek hikayemizin özeti de budur.

Mehmet Ulusoy

Ağustos 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir