“Komünistler Moskova’ya!”

Bazı dönemlerin temel bir suçlama konusu vardır. Bunun sloganı, iktidarın ihtiyaçlarına göre saptanır. Günümüzde, tek adam rejimine karşı demokrasi ve parlamenter sistemi savunanlara “Terörist destekçisi” denmesi gibi. Propaganda makineleri çok baskınsa bu sloganlar her türlü kötülüğün nedenini açıklar ve kitlelerde de taraftar bulur.

İkinci Dünya Savaşı sonrası iki kutup oluşunca ve Türkiye de kapitalist emperyalist paktın korumasına sığınınca “Komünistler Moskova’ya!” diye bir slogan üretildi. Moskova komünizmin merkezi sayılıyordu ve milli bir komünizmin olamayacağı ileri sürülüyordu. Hoş, milli bir komünizm de olsa toprak ağaları, tefeciler bunu makul görecek değillerdi. Fakat “Komünistler Moskova”’ya, doğrudan doğruya ABD emperyalizminin ürettiği ve onun çıkarlarını gözeten bir slogandı. Yalnız komünistler değil, bloksuzluğu savunan, her türlü halkçı akım da Türkiye’yi terk etmeli ve meydan ABD’ye ve işbirlikçilerine kalmalıydı.

Bunun iyi niyetli bir slogan olarak kabul etmek mümkün değildi, çünkü Türkiye’de Amerikan üslerine, Amerikan askeri varlığına, ABD ile gizli ikili anlaşmalara karşı çıkanlar da aynı sözle kınanıyor ve tehdit ediliyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara Hükümeti temsilcilerinin Moskova’dan yardım istediği, Dostluk anlaşmasının yapıldığı yıllar çok gerilerde kalmıştı. “Ne Amerika Ne Rusya Tam Bağımsız Türkiye” görüşünü savunsan da bize Moskova yolunu gösteriyorlardı.

1975 yılının yazında Fatsa’da suyumu ısıtıp Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesinin Uzunlu kasabası Ortaokulu’na postaladılar. Okullar açılıp dersler başladığında okul müdürü Ömer’le okulun yanında bir evde birlikte kalıyorduk.

Bir akşam ortalık karardıktan bir süre sonra evin yakınlarında koro halinde sesler duymaya başladık:

Komünistler Moskova’ya! Komünistler Moskova’ya!”

Bu da nerden çıkmıştı? Daha “Komünistlik” yapacağım bir zaman da geçmemişti! Genç okul müdürü ise henüz bu konuda mimli biri değildi.

Ömer ürktü. Dışarı çıkıp bu gençlerle konuşmayı önerdim. Dışarı çıktık fakat bizi gören protestocular kaçtılar.  Yakındaki kahveye çıkarak köylülere durumu anlattık. Onlar da bu “terbiyesizliği” yapanlara kızdılar.

Biz onların dersini veririz, merak etmeyin” dediler.

Ertesi gün öğrendiğimize göre babaları bu gençleri o gece epey hırpalamışlar. Benim buna da canım sıkıldı. Uzunlu’da eylülden nisan sonlarına kadar bir öğretim yılı çalıştım. Başka olumsuz bir tutumla karşılaşmadım.

Anladığıma göre ortada fol yok yumurta yokken, bu gençlerin bağırtılması, benim arkamdan buraya gönderilen “Rahat bırakmayın!” haberi üzerineydi. Bu işleri örgütleyenler gizli çalışıyorlardı ve elleri kolları uzundu. Bu uygulama on yıllardır sürüyordu ve daha on yıllarca sürecekti. Bana meslek ve yayın hayatında göz açtırmamaya çalışan devlet içinde örgütlü bu gizli kuvvetin olduğunu adım gibi biliyorum.

1990’larda Sovyetler Birliği dağılınca bu slogan da kullanımdan düştü. Dahası yurtseverlere böyle bağıranlar bunun bir Amerikan yapımı olduğunu anladılar. Geçmişte içine itildikleri bu anlayışlarından ötürü pişman olan bir hayli ülkücü ile karşılaştım.

Siyasi tarih böyle pek çok pişmanlıklar mezarlığı içerir. Bugün de rejimi tek bir adamın eline vermeye ikna olmuş yığınlar, bu hatalarını kim bilir kaç yıl sonra anlayacak ve pişmanlık itirafında bulunacak. Zeki Sarıhan

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: